UÇAN OTOMOBİL SEVDASI

EN ÇOK UÇAN YA DA YÜZEN OTOMOBİLİ BİZ ÜRETTİK


İnsanın eski fantezilerindendir uçan otomobil. Yüzen otomobil de öyledir…

Ve sayısız başarısız girişimlere rağmen uçabilenleri de yapılmıştır... Oysa uçan otomobil yapmak değil, onları güvenli şekilde havada tutabilmektir asıl mesele. Diğer deyişle, patır patır insanların kafasına çakılmayacak otomobiller yapabilmek önemlidir ki, şu anki teknolojiyle bu imkansız.

Medyada sıkça karşılaşırız uçan otomobile dair yeni gelişmelerin haberleriyle. Hepsinin bir ortak noktası vardır; yakında işten eve, evden işe uçan otomobilimizle gideceğiz denir.

Bir ortak noktası daha vardır bu tür haberlerin; tepesinde binlerce uçan otomobil dolaşan şehirlerdeki insanların can güvenliğinin nasıl sağlanacağına hiç kafa yorulmaması.

Bunca çarpıcı teknolojik gelişmeye rağmen uçak ve helikopterler bile havada kalmakla ilgili sorunlar yaşarken, uçma yetenekleri bunlara göre çok çok sınırlı olan uçan otomobiller nasıl güvenle uçurulabilecektir insanların tepesinde!

Daha çok bir eğlence ve macera aracı olabilir uçan otomobil. Tıpkı yüzen otomobil gibi…

Şort tişört veya mayo tamam da, kim temiz pak büro kıyafetiyle suya dalar arabasıyla? Hem de üstü açık yüzen otomobiliyle? Azıcık çırpıntılı bir suda bile işe gidinceye kadar sudan çıkmış sıçana dönmek pek eğlenceli olmasa gerek.

Uçan ya da yüzen otomobil bir eğlence aracından, bir oyuncaktan öteye gidemez. Bunu satın alabilecek insanların tekne ya da uçak alacak parası, bağlayacak ya da indirip kaldıracak yeri veya imkanları vardır zaten.

Arabasıyla gider teknesinin yanına, biner tekne gibi teknesine veya gider normal ya da dikine havalanabilen uçağının ya da helikopterinin yanına, biner uçak gibi uçağına.

Eğlenceye, maceraya, gösterişe meraklıysa sürüverir ikoncanların yakınından denize, yapar en fiyakalısından dönüşlerini, toplar ikoncanlara kilitlenmişinden kilitlenmemişine bütün bakışların hepsini üstüne, ardından en görünür yerden çıkar yola, yanaşır bu kez karadan iskeleye, atar biraz daha havasını. Sıkı mı gitsin Altıyol’daki evinden Maslak’taki işyerine ya da Yeşilköy Havaalanına? İnmeyi başardığı denizin kaçıncı yüz metresinde dehşeti yaşamaya başlar kestirmek zor değildir.

Evet, eğlenceli pahalı bir oyuncaktır yüzen otomobil, hepsi bu.

Uçan otomobil ise pahalı bir oyuncaktan çok daha fazlasıdır. Çuvalla parayla bitmez iş, gözü karalık ölçüsünde cesaret de ister bu oyuncağı kullanabilmek için. Bununla da bitmez, bir yığın izin gerekir dolaşılacak hava sahası için. Öyle atlayayım Şahin'ime Doğan'ıma çıkayım gökyüzüne diyemez kimse. Bilinen sistemler söz konusu olduğu sürece de niteliği değişmeyecektir uçan otomobilden kast edilenin.

Kısacası bu türden araçlar ancak özel alanlarda veya boş arazilerde gözü kara maceraperestlerce kullanılabilir.

Sırtına taktığı minik jet motorlarıyla Manş’ı geçen adam uçan adam olmamıştır. Sadece imkansız sınırlarındaki bir işi başarmıştır. Şu anki uçan otomobiller, jet adamın ekipmanından, yani küçük jet motorlarından, küçücük kanatlarından farklı değil zaten.

Zar zor havalanıp zar zor belli mesafeleri kat edebilmektedirler ama kolayca havalanabilip uzun mesafelere gidecek özelliklere kavuşturulsalar bile uçan otomobil olarak kullanılamazlar. Çünkü işin bir de havacılık kuralları kısmı var. Yaptım uçan otomobili, çıkıp fink atayım Beyoğlu semalarında diyemezsin. Çünkü havada başıboşluğa ve karmaşaya izin verilemez, çünkü bedeli çok çok ağırdır.

Meteoroloji balonlarına bağladığı bahçe sandalyesiyle dörtbin metreye çıkan çılgın Amerikalının uçmasından pek de farklı değildir şu anki uçan otomobiller. Uçmaksa uçmak işte, kelle koltukta çık yukarıya, durabiliyorsan dur bakalım orada.

Güvenli uçuş sistemli uçan otomobiller yapılsa bile yeterli değil. Güvenli uçuş koridorları sistemlerinin de hayata geçirilmesi gerekiyor. Binlerce hatta milyonlarca aracın havada dolaştığını düşünmek bile insanı ürpertmeye yeterken, bunları birbirine çarpıştırmadan uçurmanın başlı başına önemli bir konu olduğunu fark ediverir insan. Güvenle uçurulacak ve güvenle dolaştırabilecekse ancak o zaman hayata geçirilebilir uçan otomobiller. Bunun dışında gider Konya ovasında dolanır, yulaflarla şalgamlara atarsın havanı ancak.

Neredeyse ilk uçaklarla birlikte hayali kurulmaya başlayan uçan otomobillerle dolu şehirler çok uzaktır insanlığa. Bilinen uçuş sistemleriyle bu hayali gerçekleştirmek hemen hemen imkansızdır. Tahtakale’nin veya Nişantaşı’nın üzerindeyken motoru durursa paraşütle indirilir, balonla kondurulur bile denemez. Çünkü ne şekilde kondurursan kondur, nasıl indirirsen indir inecektir insanların tepesine. Metrekareye üç beş kişinin düştüğü büyük şehirlerin üzerinde dolaşmayı aklından bile geçiremez kimse.

Asıl mesele uçan araba yapıp nasıl uçurulacağının yollarını bulmak değil, uçan arabaların patır patır insanların kafasına çakılmasına engel olmanın yolunu bulmakken, zar zor havalanıp bir karış mesafe denilecek uzaklıklara gidebilen uçan otomobiller anca geliştirilebildi, kolay mı evden işe, işten eve mantığındakiler yapılabilsin.

Aslında uçan otomobiller tıpkı araştırma geliştirme çalışmalarına uzun yıllar önce son verilen nükleer uçaklara benziyor:

Yakın zamanda açıklanmasa kimsenin haberi olmayacaktı nükleer uçaklardan. Meğer soğuk savaşın hararetli yıllarında hem Amerika hem de Sovyetler nükleer uçak geliştirmek için çok çalışmış. Amaç nükleer denizaltılar gibi ikmal yapmaksızın haftalarca hatta aylarca havada kalabilecek uçaklara sahip olmakmış. Malum, U2 ve SR 71 gibi casus uçaklar belli süre havada kalabilirken, pilotları bir başlarına saatlerce daracık kokpite tıkılıp kalıyordu. Nükleer güç sayesinde çok daha büyük uçaklar sınırsızca havada kalabilir ve fazla sayıdaki personeline daha rahat ortamlar sunarken pek çok aleti de taşıyabilirdi.

Personelin radyasyondan korunması meselesi tam halledilememişse de nükleer motorlarla ilgili epeyce mesafe kat edilmiş. Hatta Sovyetler deneme uçuşları yapacak kadar ileri aşamaya getirmişse de projesini, iki taraf da durdurmuş çalışmaları.

Bu kararın alınmasındaki asıl neden, artık uzaya gönderilen casus uyduları yüzünden birbirlerinin faaliyetlerini izleme, gözetleme işleri için uçaklara ihtiyaç kalmaması.

Diğer önemli neden ise, nükleer denizaltılar battığında okyanusun dibini boylarken, nükleer uçaklar bozulduğunda insanların tepesine çakılacağı gerçeği.

Ne güzel işte, atom bombası yerine nükleer uçak patlayacak kafanda, daha ne istersin. Nükleer uçak ne ki, o yıllarda nükleer bombalar maytap gibi kullanılmış her yerde. Dev bir liman yapmayı planlayan Amerikalılar biraz daha çekingen davranırken Sovyetler büyük nehir yatakları açmak için dinamit niyetine gümletmiş epeycesini. Aynen günümüzdeki vitamin tabletleri gibi her derde deva sayılmış nükleer patlayıcılar. Küçük patlamalarla tırmanan Roket bile yapmaya çalıştıklarına bakılırsa bir tek ekmeğe sürülüp yenmediği kalmış.

Bütün araçlar insan yaşamını kolaylaştırmak için geliştirilmiştir. En ölümcül, en dehşet verici silahlar bile…

Eğer bir araç işe yaramaktan çok zorluk çıkartıyorsa terk edilir, yaşamın dışına atılır.

Sovyetler ile ABD elde edeceklerini umdukları üstünlükler ve kazançlar için katlanıyorlardı bütün bunlara, göze alıyorlardı ölümcül tehlikeleri, bu nedenle harcıyorlardı onca parayı ve emeği.

Gerekiyorsa katlanır insan belli eziyetlere, hatta ölüm tehditlerine. Ya ödülü değerli, ya da çocuklarım iyi yaşasın der katlanır ateşlerde kavrulmaya, sularda çırpınmaya fakat geçerli hiçbir neden yokken iyi yaşamak yerine anlamsız bir şekilde cezalandırılıyorsa katlanmaz kimse. Katlansa bile katlanmaz, sindirse bile sindirmez, illa haykırır, illa patlar bir noktadan itibaren.

Tencere tava, çekiç testere, kalem kaağıt, radyo TV telefon gibi kentler de insan yaşamını kolaylaştıran araçlardır, insanlara eziyet merkezleri değil...

Kentler insanlar içindir, binalar ve otomobiller için değil.

Kentler yaşamı kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyorsa yanlış kullanılıyorlar demektir.

Tıpkı bütün araçlar gibi...

Arabalar da yaşamı kolaylaştırmak içindir. Tıpkı binalar yollar gibi...

Eğer binalar otomobiller yollar yaşamı işkenceye çevirmeye başlamışsa bunun suçlusu binalar otomobiller yollar değil, bunları yanlış kullanan bizlerizdir. Çünkü yaşamı kolaylaştırıp iyileştirdikleri denenerek kanıtlanmış araçlardır bunlar. Başkalarının yaşamını kolaylaştırıp güzelleştirirken bizim yaşamımızı cehenneme çeviriyorlarsa, biz yanlış kullandığımız içindir.

Bu yanlışı yaratanlar ise aklını doğru kullanamayan insanlardır.

Yanlışı görüp düzeltmek yerine yanlış kullanımı artırmaya devam etmenin çöküntüyü getirmesi kaçınılmazdır. Bunun bedelinin ağır olduğunu belirtmeye gerek yok. Zira zarar vermeye başladığında terk edilen diğer bütün araçlar gibi kentler de terk edilir.

Bütün bu araçlar tamamen kullanılmaz hale gelmeden, bütün bu araçlar yaşamı yaşanmaz hale getirmeden ve büyük çöküntü yaşanmadan, zorluk çıkartan bütün araçlar amaçlarına uygun şekilde kullanılır hale getirilmelidir. Akıl bunu emreder.

Bu yalın gerçek ısrarla görmezden geliniyor.

Trafik, araçları taşıyarak değil, insanları taşıyarak çözülür.

Böyle diyor akıl, bilim ve deneyim. İstenildiği kadar tünel, köprü, yol, viyadük yapılsın işe yaramaz, her yapılan, trafiği daha da artıracak yeni yükleri yaratır diyor akıl, bilim ve deneyim.

Ama böyle demiyor bizdeki hallediciler ve her zamanki gibi hep bildikleri telden çalıyorlar.

Bu çok bilenler ve hep bilenler ve ziftin pekini yiyesiceler “Ben otoyol yapar, köprü diker, tüneller oyar, viyadükler kondururum, tarihi gömer, ormanı dümdüz eder, denizi kara eyler işi hallederim. Zaten hep bir güzel hallettim...” demeyi sürdürerek biz kullarını gütme lütfunda bulunmaya devam ederlerse, ne edelim, yine güdülür gideriz.

Karadeniz uçan veya yüzen otomobillerle doldu… Kimisi uçup konmuş bir evin çatısına, kimisi çakılmış kafadan çamura, çoğunluğu göle ve nehre dönmüş yollarda yüzüyor, bir kısmı ise almış soluğu denizde, epeycesi de köstebeğe dönüp görünmez olmuş toprakta.

Oysa ne uçan ne de yüzen otomobil teknolojisi geliştirdi yurdum milleti. Sadece asfalt ve betona kurban edildi hepsi.

“Sahil yoluyla sadece doğa katledilmiyor, asıl yaşamlar mahvedilmekte, çirkinleştirilmektedir...” diye haykıranların sesi duyulmadı, duyulmaması için her şey yapıldı. Doğa kendisinden çalınanların bedelini her fırsatta “Bana ters, yapıma aykırı iş yapmayı göstereceğim size...” diye haykırarak ödetiyor.

"Çevrecinin daniskasıyım" nutukları atmak yerine Karadeniz'in çok iyi bilinen doğasına uygun işler yapması gerekiyor bizi gütme lütfunda bulunanın. Ve bugün haalaa savunmaya çalışıyorlar Karadeniz otoyolu denen garabeti, bu acayip katmerli belayı.

Karadenizliler, bilgisizliğin, aldırmazlığın, ilgisizliğin, umursamazlığın ve düşüncesizliğin bedelini canıyla malıyla ödüyor. Diğer pek çok yerdeki yurdum milleti gibi. Oysa yaşamlarını şekillendiren etkili yetkililere karışmalı, yaptıklarını sorgulamalı, fikirlerinin sorulmasını sağlamalıydılar.

Yapmadılar…

Yapmak yerine nutuklarını dinleyip geçtiler.

Hizmet denilenleri kurcalamadılar, incelemediler.

Bunun yerine "Büyüklerimiz bilir" ninnisiyle yetindiler.

Peki, ne yapmak gerekir? Çok basit, akıl, bilim ve deneyim ne diyorsa ona uymak gerekir.

Mühendislikle uzaktan yakından ilgisi olmayan herhangi biri bile bu bent gibi kıyı yollarının yapılmaması gerektiğini anlamakta zorlanmıyor, kıyıdan geçen ille de gerekiyorduysa, bu dolgulular yerine ayaklar üstünde ilerleyen yollar yapılmalıydı diye düşünebiliyor.

Vatan gazetesindeki bu fotoğraf her şeyi açıklamıyor mu?



Haalaa "Dere yatağındaki yerleşimler…" diye başlayan nutuklarla bahane üretmeye çalışıyor bizi gütme lütfunda bulunan etkili yetkililerimiz. Daracık köprüleri, bent görevi yapan bu yolları kim yaptı, dere yatağına ev yapanlar mı?

Bizi gütme lütfunda bulunan etkili yetkililerimiz bahaneler üretmekle, nutuklar patlatmakla bir yere varamayacaklarını, sele boğulanların dertlerine derman olamayacaklarını düşünürler mi bilinmez ama Karadenizliler ödeyecekleri bedellerin büyük olduğunu ve bitmek bilmeyeceğini artık iyi bilmektedirler.

Ne diyelim, “Yaşasın asfalt ve beton manyaklığı" mı?

Yoksa "Yaşasın bu manyaklıktan beslenenler ” mi diyelim?

Ve aynen devam edelim.

Nasılsa elden gelmiyor başkası.



Eyüp Şeker
28-30 Temmuz - 01 Ağustos 2009
.

BUYURAN HANGİ TANRIDIR?

YARATTIĞINA ZULMEDİLMESİNE, HAPSEDİLMESİNE İZİN VERİR Mİ TANRI?



Hangi tanrı, ne zaman, nerede, kime bildirmiştir, kadının teninin saçının görünmez kılınmasının şart olduğunu?

Hangi tanrı, ne zaman, nerede, kime söylemiştir, kadınlara zulmetme iznini erkeklere verdiğini?

Hangi tanrı, ne zaman, nerede, kime emretmiştir, kadınların hayatın içinde gözükmemesinin sağlanması gerektiğini?

Bizimki değil…

O zaman yapanlar açıklamalıdırlar bunları buyuran tanrılarını.

Ya da en küçük kuşkuya yer vermeyecek açıklıkta ortaya koymalıdırlar anladıkları şekilde buyurduğunu Tanrı'nın.


Hz. Muhammed'in bilmediğini bilmek, söylemediğini söylemek, uygulamadığını uygulamak kimin ne haddine?

Ellerinden gelse binecekler zaman makinesine, gidip İslam'ı öğretecekler Hz. Muhammed'e.

Yorum hakkının anlaşılabilir tarafı vardır ama yorumunu dayatma, özellikle de aslına uygun olmayan, hatta ters olan yorumunu dayatma hakkı olabilir mi hiç kimsenin?




Eyüp ŞEKER

26 -27 Temmuz 2009


.

İLK GEMİYİ BEN GÖTÜRMÜŞTÜM ESKİŞEHİR'E

ÖĞRENCİLİK ANILARININ KİMİLERİ HİÇ UNUTULMAZ



Eskişehir'de gemi ilk değil benim için.

72 yılıydı sanırım… Emin olamıyorum şimdi, 69-70 döneminde girdiğim ve her sınıfı 2 kere okuduğuma göre, ya 72 ya da 73 yılında girmiş olmalı yaşamıma ilk gemi.

İşte o ilk gemiyle emekli etmiştim tarihçi Saliha hanımı. Bir de M(m)ısır'ın iki hali ve yemek tarifi vardı işin içinde.

Bilmiyorum hayatta mıdırlar, denk gelip de bu satırları okurlar mı? Pek sanmıyorum... Okurlarsa kemiklerimi kırmaya dair duyguları tırmanışa geçer mi? Onu da bilmiyorum!

Her sene çaktığım dersler arasında iki banko vardı. Bunlardan biri tarih, diğeri İngilizceydi. İngilizceyi anladık da tarihten kalınır mı, ben kalırdım.

Sabahlara kadar hesap makinesi şeritlerine ince Rapido kalemle kopya hazırlar ama ders çalışmazdım. İşin tuhaf tarafı o kopyaları hazırlarken tek satır öğrenemiyor oluşumdur.

Gördüğünüz gibi sonradan embesil olunmuyor, doğuştan geliyor bu meziyet.

Tarihten kopya hazırlanır mı, ben hazırlardım. Hazırlanırsa satır satır yazılır mı, ben yazardım. En çoğu, yer, kişiler ve tarihler not edilir, bunları görmek yeterlidir, kalanını döşenirsin, hepsi bu. Ben hiçbir şey hatırlamayı beceremediğimden kitabı neredeyse aynen geçerdim daracık şeritlere. Sonradan işi pratikleştirip kitap sayfalarının fotoğraflarını çekip kontak tabla minnacık basmaya başladım ama bu eşsiz yöntemim Bakırköy lisesinden tamamen şutlandıktan sonra sınavlara girdiğim İhsan Mermerci lisesindeki dönemdeydi. Pek hayrını görememiştim bu fikrin.

Kontak tabla 2.5x3.5 cm kartlar halinde hazırladığım sayfa kopyalarında yazılanları çok rahat okuduğumu iyi hatırlıyorum, şu anda iki gözlük kullandığıma bakılırsa gözler müthişmiş o zaman.

Çoktan emekliliği gelmesine rağmen öğretmenliğe devam eden Saliha hanım yazılı kağıtlarını okumazdı. 10'luk döşenene de, 3'lük bir şeyler yazana da 5-6 falan verirdi. Bu huyu bilindiğinden kimse konuları hatim etmek için yırtınmaz, herkes ortalama bir şeyler yazar, geçer notu alırdı. Taktik şöyleydi; soruyla ilgili önemli unsurlar gayet belirgin yazılır, ondan sonrası sallanırdı.

Örneğin: Sınav sırasında sağdakinden soldakinden öğrenilen "Yavuz Sultan Selim, Memlükler, 1516 yılında Mercidabık Muharebesi" kelimeleri göze batacak şekilde yazılır, ondan sonra "Yavuz çok kızmıştı, kafa kola almaya kararlıydı. Rakibi kaçak güreşiyordu…" gibilerden artık akıla ne gelirse kolay okunmaz şekilde döşenilirdi.

Bu durumun öğrenciler arasında müthiş eğlence konusu olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.

Tabii ben abartıp işi tam bir kepazeliğe çevirinceye kadar...

Zavallı Saliha hanım Eskişehir'deki gemiyle tanışır tanışmaz apar topar emekliliğini istemişti. Ve çok aramıştı öğrenciler Saliha hanımı. Çünkü gerçekten tarih çalışmak gerçeğiyle yüz yüze gelinmişti. Aslında onun öğrencilerinin hepsini yakmış, kazıkçı hocalara mahkum etmiştim. Kısacası hergeleliğimin bedelini arkadaşlara ödetmiştim...

Yazılı yapıyor; sorulardan biri Mısır'la ilgili, ikincisini şimdi hatırlamıyorum, sonuncusu da Cumhuriyet Tarihi'ndendi ve Atatürk'ün Ankara'ya gidişini sormuştu...

Cevaplarım şunlardı:

Üç çeşit Mısır vardır. Sütlü Mısır, sütsüz Mısır ve patlamış Mısır.

Şimdi hatırlamadığım soruya bir şey denk düşüremeyince yemek tarifi yazmıştım.

Sonuncu soru en dehşetlisiydi: Atatürk Ankara'ya gemiyle gitti, gemi Eskişehir açıklarında battı…

Tabii bu kadar yalın değillerdi, bir yığın laf kalabalığıyla doldurmuştum kağıdı.

Sonuçları öğreneceğimiz gün geldi çattı, notları okuyor zavallı kadıncağız. Bilmem kim 5, bilmem şu 6, öbürü 4 falan, böyle giderken "Eyüp Şeker sıfır" der demez ayağa fırlayıp "İtiraz ediyorum hocam, benim notum sıfır olamaz" dememle "Çabuk buraya gel" diye haykırdı.

Beni disipline veremeyeceğini, işi cezalandırmaya götürürse kağıtları okumadığının ortaya çıkacağını düşünmenin pişkinliğiyle iyice azıtmıştım.

Akıl almaz bir durumdu, kürsüye giderken ve yanında yüksek perdeden itirazlarımı sürdürünce "Çabuk yerine otur" diyen kadıncağız not defterini, kağıtları falan toparlayıp apar topar sınıfı terk ederken çocuklardan bazıları da beni yerime oturtmuştu.

Ve nihayet kafama dank etmeye başlamıştı bir şeyler.

Yaptıklarımı şoke olmuş vaziyette izleyen bütün sınıfın önünde "Ulan ben ne yaptım, şimdi yandım. Mahvoldum, bittim… Evde de kemiklerim kırılacak… Eyvah ki ne eyvah… Mahvoldum ben…" diye dövünmeye başladım. Korkudan mıçarken gözüm kapıda müdürle birlikte her an içeri girecekler diye bekliyorum. O gün bir şey olmadı… Ertesi gün de… Sonunda haber geldi, Saliha hanım emekliye ayrılmıştı.

Zaten yılsonuna birkaç hafta kalmıştı, bu rezaleti kapatmayı ve uzaklaşmayı yeğlemişti. Sanırım beni de yakmak istememişti.

Ölçüyü nasıl o kadar kaçırmıştım şaşıyorum şimdi. Okumaz değildi, tabii ki okuyordu kağıtları ama üstünkörü. Uzun yıllar boyunca sayısını hatırlaması mümkün olmayacak kadar çok sorup durmuştu aynı soruları, artık şöyle bir göz atmak yetiyordu kadıncağıza. İnceden inceye okumadığı için de 10'luk cevapla 3'lük cevabın ayırtına varamıyor, ortalama notlar vererek geçiştiriyordu. Hiç cevap veremeyenlere 1-2 veriyordu tabii ama çok çok nadirdi bu... Görülmemiş şekilde hiç olmayacak kadar sapıtan benim gibi birine sıfır vermesinden doğal ne olabilirdi! O da verdi…

Şimdi olsa çıkartır Eskişehir'deki denizin ve geminin resmini gösterir "İşte kanıtı hocam…" derdim.

Kader utansın, erken gelmişim dünyaya.

Eğitim öğrenimle ilişkimin tamamen kesildiği yıllardı. Karnede sekiz kırık çok normaldi. Beden eğitimiyle resim olmasa geçecek ders bulamayacaktım. Diğerlerinin tamamından güm... İlk yarı altıdan aşağı düşmezdi ve çoğunlukla da sekiz dokuz zayıf getirirdim. İkinci dönem epeycesini kurtarmam yetmez, ikisinden üçünden ikmale kalır, kızgın yaz günlerini hocayla, kursla, ikmal sınavlarına girmekle geçirirdim.

Sahte karne hazırlayıp sekiz dokuz zayıfı dörde falan indirerek kurtarırdım hesapta ilk dönemi ama yılsonunda sınıfta kalınca sahte karne göstermenin bir yararı olmayacağının farkındalığı ve kemiklerin uygun kırılması umudunu taşıyarak eve yollanırdım.

Eğitimle ilişkimiz kalmayınca hergeleliği ve fırlamalığı en uç noktalara taşımaya başlamıştık artık. Başlamıştık diyorum, çünkü aynı kaderi paylaştığım bir sıra arkadaşım olmuştu. Ceyhun... Onunla müthiş ikiliye dönüşmemiz çok sürmemişti… Hele de o kopya bölmeli sıra olayı tam bir efsane halini almıştı ama şimdi ona girersem çıkamam. Belki başka zaman…

Ceyhun’la eşsiz hergeleliklere imza atmıştık. Kaçınılmaz olarak sınıfı da azdırıyorduk tabii, fakat diğerlerinin azgınlıkları hep bir yere kadar gelebiliyor, biz iki kafadarın yaptıklarını akıllarından bile geçirmiyorlardı...

Bir de dolduruşçular vardı. "Şunu yapsana… Hocaya şunu söylesene"lerle kanımıza girip durulardı. Bunlar en küçük haylazlığı bile akıllarından geçiremeyen ama hergelelikleri seyretmekten büyük zevk alan ineklerdi genellikle. Bunlardan bir tanesi sürekli beni doldurup dururdu. Okulla ilgisi olmayan, semtteki bir hergelelik yüzünden karakolda topluca yenilen bir dayaktan sonra bir daha aklından bile geçirmedi kimseyi doldurmayı. Aylaklık yaptığımız köşeye gitmekte birkaç dakika gecikmek yüzünden derdest edilenler arasına giremeyince, karakolda ağırlanmaktan ve dayak resitalinden mahrum kalmıştım. Dolduruşçuluk yapmaktan başka dahili olmayan dolduruşçum da esaslı şekilde ıslatılmış, toplu dayak resitalinden nasibini fazlasıyla almıştı. Ve tövbekar olmuştu tabii… Hem de öyle tövbe etmişti ki, geçtik dolduruşu, yanımıza gelmeye bile çekinmeye başlamıştı…

Yandaki 2 Fen-A’yı çok kıskanırdık. Çünkü o sınıf ismine yakışmayacak kadar akıllı usluydu. Bizim 2 Fen-E ismi ise bize gitmiyordu. Biz azgınlar sınıfının olmalıydı 2 Fen-A ismi diye ciddi ciddi konuşur tartışırdık sınıfça. Değiştirmemiz mümkün değildi tabii, yakışan o isme kavuşamadık.

İkinci emekli etme vakaasını Ceyhun’la birlikte tezgahlamıştık. Kurbanımız tarihçi Fikriye Hanımdı. Ne tesadüf yine bir tarihçi ve yine emekliliği erteleyip göreve devam eden bir bahtı kara! Rastlantı mıydı? Bilmiyorum…

Ama önce tarihçi Fikriye hanımı, namı diğer Deli Fikriye'yi tanıtmalıyım sizlere. Tam bir belaydı Fikriye hanım... Ne kopyaya göz yumar, ne de kolayından not verirdi. Sınıfta tam anlamıyla terör estirirdi. Hele de kızmaya görsün, eline ne geçirirse onunla vururdu. Oturduğu yerde kıpırdayan veya konuşan, gülüşen olursa hemen sözlüye kaldırır, kazık sorularla iflahını sökerdi.

Yılsonu yaklaşıyordu. Bahçelerde çiçekler açmaya başlamıştı. Denk geldiğimiz çiçekleri, özellikle de gülleri yolup hocalara götürmek gibi bir adet edinmiştik. Kimden çıkmıştı kim başlatmıştı hiç hatırlamıyorum. Sevdiğimiz hocalara zaten götürüyorduk… Tuttum bahçenin birinden yürüttüğüm bir demet gülü verdim tarihçi Fikriye’ye. İyi hatırlıyorum, yaprakları çabuk dökülen dayanıksız beyaz güllerdendi… Ne kaşınırsın, otur oturduğun yerde işte. Hesapta yaptığım jestle “Hocam bakın yılsonu geldi, güle eğlene girelim tatile...” mesajları vereceğim yedi bela Fikriye’ye. Meğer fena halde belamı ararmışım...

Bu elimden aldı “Hangi mezarlıktan çaldın bu solmuş şeyleri...” diye kafama geçirmeye başladı gülleri. "Hocam ne mezarlığı, canım çıktı bunları bulana kadar" türünden itiraz etmelerim bir işe yaramıyor, vura vura gülleri parçalıyor kafamda. Birden ayağa fırladım “Ben gamlı hazan, sense bahar...” şarkısını söylemeye başladım. İşin daha dehşet verici tarafı, bildiğimin bundan ibaret olması ve sürekli şarkının bu bölümünü tekrarlayıp durmamdı. Bu neye uğradığını şaşırdı, koşar adımlarla uzaklaştı, çocuklarda beni yaka paça oturttular. Şarkı nereden geldi aklıma, neden söyleyeme başladım en küçük fikrim yok. İşin tuhafı, şarkı söylemek kavramıyla uzaktan yakından en küçük ilgimin olmaması ve bir tane bile şarkı bilmememdir. Bir şey yapmam gerektiği güdüsüyle ayağa fırlayıp söylemeye başlamıştım. Hepsi bu...

Haksız sayılmazdı; hırlı rüya görmeyeceğime, işin içinde bir bit yeniği veya hergelelik olduğuna dair inancı öyle sarsılmazdı ki, hiç düşünmeksizin kafamda paralamıştı gülleri. Kim bilir neler düşündü o anda; “Ya karabiber ya da hapşırık tozu dökmüştür içlerine... Vardır muhakkak bir pislik bunlarda” demiş, geçirmiştir kafama.

Ama intikamımız çok acı olacaktı.

Fikir Ceyhun’dan çıkmıştı. “Şimdi beni sözlüye kaldırması için patırtı yapacağım, oraya gidince de damarına basıp bana tokat atmasını sağlarım, sen de fotoğrafları çekersin” dedi ve hiç duraksamadan uygulamaya geçti.

Fikriye hanım kazık sorular sordukça Ceyhun ters cevaplar veriyor, çıldırtıyordu. Sonunda pata küte girişmeye başlayınca ben de basmaya başladım deklanşöre. Ne yaptığımı gördü ve Ceyhun’u bırakıp koşar adımlarla bana doğru gelmeye başladı. En arkadan ikinci sırada oturmama rağmen ne makineyi saklamaya, ne de filmi çıkartıp almaya fırsat bulamadan yanımda bitti, “Çabuk ver o makineyi bana” diye çınladı. Hocam yok bir şey falan kıvırmalarının yararı yoktu, uzattım...

Aldı, kurcalamaya başladı. Açıp filmi çıkartacak ama beceremiyor. Makine de Canon F1, bizim gibiler için tam bir servet. Ceyhun gözü gibi bakıyor yepyeni makinesine. Aldırabilmek için aylarca ne diller dökmüştü babasına. Alınış sürecini iyi bildiğimden makineye bir şey olacak diye ödüm kopuyor. “Hocam bozacaksınız, verin ben çıkartıp vereyim size” deyince çaresizce uzattı makineyi. Filmi geri sarmaktı, şuydu buydu derken karambola getirip cebimdeki kullanılmamış yeni bir film makarasını verdim bizimkine.

Suç kanıtını ele geçirdiğini düşünen Fikriye hanım rahatlamıştı, aldığı filmle yüzünde güller açarak uzaklaştı.

Asıl şenlik bir sonraki dersinde kopacaktı. Derse girer girmez “Niye bu filmde bir şey yok? Boş çıktı...” diye fırça atmaya başlamıştı. “Hocam kime yıkattınız! Yakmışsınız filmi. Yazık ettiniz güzelim filme, başka pozlar da vardı içinde, onları da yaktınız. Bize bıraksaydınız banyosunu güzelce yapar, sizinkileri de size verirdik...” gerekçelerimizi yemekten başka çaresi yoktu. Kapattı konuyu ama bizim kapatmadığımızdan haberi yoktu... Olacaktı…

Bir sonraki derse geldiğinde kürsünün üstünde bulmasını sağlamıştık o pozları sanırım. Tam net hatırlamıyorum suç kanıtlarını nasıl sunduğumuzu. Neyse, gidiş o gidiş, Fikriye hanımı bir daha görmedik. Emekliye ayrılmıştı... Yerine genç bir stajyer geldi yılın son birkaç haftasında. Doğal olarak kakara kikiri geçirildi o günler...

Tarihçi Saliha hanım olayında Ceyhun'la aynı sınıfta değildik. Önce hangi tarihçiyle ilgili olanı gerçekleşmişti şimdi onu da hatırlamıyorum aslında. Yanılmıyorsam ilk emeklilik Fikriye Hanımınkiydi. Galiba Ceyhun benden bir yıl önce almıştı eline belgesini, ben bir sene daha sürtüp öyle elveda demiştim sevgili okuluma. Büyük ihtimalle Saliha hanımı Ceyhun'la kafadarlık yapamadığımız son senemde emekli etmiştim.

Aslında geçirdiklerimiz şutlanmaya dair günlerdi. Ceyhun’la o kadar iyi anlaşıyorduk ki, dört yılı aynı sınıflarda geçirmememize rağmen eğitim hayatımız birbirinin kopyasıydı. Bunun en iyi kanıtı da, ikimizin de aynı şekilde belge almasıydı lise 2’den. İki sınıfı dört sene okuyup geçmeyi başaramayan kaç kafadar vardır ki Bakırköy Lisesi’nde? Fazla olduğunu sanmıyorum.

Aslında ikimiz de güzel güzel hazırlanıyorduk kapı dışarı edilmeye.

Ceyhun çok zeki biriydi. O günlerde eski bir dürbün parçasından yararlanarak tahta ve alüminyumdan sinema makinesi yapmıştı. Bir o kadar müthiş yetenekli bir ressamdı. Akademiye gidebilseydi eğer bugün resimlerinden çok konuşulan biri olacağından zerre kuşkum yok. Kaçınılmaz şekilde ve aslında arkasına hiç bakmadan okuldan kalan zamanlarda çalıştığı babasının küçücük dükkanına tamamen yerleşip iyi bir tabelacı oldu… Anladığım kadarıyla işi epey büyütmüş, dev kuruluşların ışıklı panolarına falan imza atan büyük bir firma haline getirmiş tabelacılığını.

Onun gibi ben de azmetmiştim okumamaya. Şutlanmama dair sayısız işaretlerden biri matematikçi Ali beyle ilgili olandır.

Ben elli kilo civarında tüy sıkletim, Ceyhun ise benim iki katım, tam bir patates çuvalı kıvamındaydı. Ali bey arkası sınıfa dönük formülleri tahtaya yazıp çözerken anlatmakta… Sınıf sessiz, çıt çıkmıyor. Artık nereden estiyse, Ceyhun bana bir omuz koydu ben kendimi sıralar arasındaki koridorda yerde buldum.

Halimi görenler ve patates çuvalı kıvamındaki Ceyhun geberiyor gülmekten. Morarmışım, kuduruyorum, altında kalamam, bir şeyler yapmam kaçınılmaz.

Olabildiğince gerilip bir omuz yerleştirdim Ceyhun’a. Bu en küçük kayma belirtisi göstermeden, bedeninde en ufak kıvrılma veya eğilme olmaksızın kütle halinde yana devrilince bacakları sıranın altına gümbür diye çarptı. Sınıfın o sessizliğinde çıkan ses müthişti. Herkes dönmüş bize bakıyordu. Hoca da…

Ali bey hiç tereddüt etmeden bakışlarını bana dikip “Eyüp Şeeekeeer kapıyı dışarıdan kapa...” diye gürledi. “Ama hocam kendi düştü. Kaydı...” gibi bahaneleri yemesi mümkün değildi cin gibi Ali beyin. “Şeeekeeer kapıyı dışarıdan kapa…” diye gürleyince üçüncüyü söyletmemem gerektiğinin fazlasıyla farkında olarak sınıftan dışarı çıkmıştım.

Sınıftan şutlanmam ilk değildi, son da olmayacaktı. Sadece okuldan tamamen şutlanmaya hazırlıyordum kendimi, hepsi bu…

Eskişehir'e ilk gemiyi kimin götürdüğünü gördünüz işte.

Fikir yeni değildir ve de tamamen bana aittir yani.

Gemiyi ben götürmüştüm, ben…

Çok esaslı öğrenciydim, çok…



Eyüp ŞEKER

22-23-24 Temmuz 2009
.

BİR BECERİKSİZİN MARİFETLERİ

BAŞKANIN İŞ BİLMEZİ BOZKIRA DENİZ GÖTÜRÜR


İnsan dahilikten nasibini almamış beceriksiz olmaya görsün, tutar Eskişehir’e deniz götürür, yetmez deyip kenarına da kalyon kondurur.

Beceriksiz işte, yapamıyor kurnametro, gömemiyor LCD, ağacı kesip dikemiyor demirleri, gidiyor plaj peydahlıyor, yemyeşil parklar yapıyor, kenarına da kalyon konduruyor, sağı solu heykelle doldurup şehri kültür sanata boğuyor.

Be hey beceriksiz, be hey cahil, neden eski köye, o Eskişehir’e yeni adet getirirsin? Yok mudur başka işin. Git LCD göm, ormana villacıklar dik, milyonları iki gün ömürlü lalelere akıt, ağaçları kes demir dik, her yeri beton kapla, asfaltsız karış bırakma, şehri gökdelen ve AVM manyağı yap.

Seni gidi kendini bilmez, işten anlamaz işgüzar, nereden akıl edip yaparsın bu tuhaf işleri? Bozkırda plaj nerede görülmüş? Başka işin yok mudur? Hele o kalyon nedir öyle? Gondollar falan ne demek oluyor? Deli misin be hey cahil?




Kalyon dediğin betondan yapılır, içi de dükkanla mağazayla dolu olur. Bu nedir böyle? İnsanlar görecek de ne olacak bu garabeti?

Her tarafı yemyeşil yapıp neden rahatsızlık yaratırsın! Gidip ormanları yok etsene! Her yeri betonla kaplasana! İnsanları neden börtü böceğe yem edersin? O yeşillikler böcek demek, kuş demek, vahşi hayvan demek. Hemen kapla oraları betonla, donat yüzme havuzlu villalarla, pembe yahut siyah mermerle/granitle kaplanmış heyula binalarla.

Ne biçim belediye başkanısın!

Belediye başkanı dediğin her tarafı betonla kaplar, apartmanla villayla doldurur, şehri asfalt manyağı yapar.

Bilmez misin yurdum milletinin yeşilden rahatsız olduğunu, söylemedi mi kimse sana ağaçlardan haz etmediğini?

Nedir o her taraf yemyeşil, ortasındaki su da masmavi. Su dediğin açık kahverengi olur, siyah olur, şehrin ortasında mavi su olduğu nerede görülmüş!


Be hey kendini bilmez, belediyecilikten anlamaz cahil, hemen git o yeşillikleri betonla kapla, o çirkin kalyonu da sobalık odun yap, garip gurebayı sevindir. Hem de derhal. Beceremiyorsan gel yurdum İstanbul’una, git daha da bahtı kara Ankara'ya, öğretsinler iki dakikada işin inceliklerini.

Ne demişti büyük devlet ve hükümet adamı Beydağlarını kaplayan ormanları göstererek? "Bunların ne faydası var" demişti değil mi? Der demez gazyağı tenekesiyle kibriti kapan dalmıştı gözüne kestirdiği ormana. İşte o zaman çağ atlatılmıştı memlekete. Sana kimse söylemedi mi büyük devlet ve hükümet adamının bu eşsiz fikriyatını!

Be hey cahil, be hey kendini bilmez, be hey dünyadan habersiz beceriksiz, ne yapmaya çalışırsın? Hemen o yeşillikleri, o çirkinlik abidesi plajı yok ederek tez elden çağ atlat başında bulunduğun Eskişehir'e.

İnsanları hasta edip yataklara düşürmek mi istersin? Nedir derdin? Bilmez misin yurdum milletinin yeşile maviye doğaya alışkın olmadığını? Amacın nedir, toptan yok etmek mi istersin yurdum Eskişehirlisini? Orada kalsa iyi, bir de bu yeşillik mavilik salgını tutar bütün memlekete yayılırsa ne yapar yurdum etkili yetkilileri? Nasıl engel olurlar bu dehşet verici salgına?

Be hey kendini bilmez, işten anlamaz cahil, amacın nedir? Neden gecekonduyla kaplamazsın çirkinleştirip durduğun Eskişehir'i? Bu ne biçim şehircilik anlayışıdır? Her karışına binalar dikip sokaklarından lağımlar akıtmak yerine neden böyle tuhaf şeyler yaparsın?

Be hey haddini bilmez cahil, neden ahlak zabıtalığı yapmaz, gençlerin küpesiyle saçıyla eteğiyle bluzuyla uğraşmaz da gider böyle acayiplikler peydahlamaya çalışırsın? Senin işin din iman faaliyetlerine kafa yormaktan ibaret değil midir? Belediyeci dediğin din iman ahret işleriyle uğraşır, kaçak Kuran kursu yapılacak yer gösterir, imar planlarının ve yasaların arkasından nasıl dolaşılacağına kafa yorar. Ya sen ne yaparsın? Ha babam de babam kaldırım, yol, park, soluk alınacak yer, dinlenilecek alan... Aklından zorun mu vardır be adam. Ne demek oluyor bu bozkırın ortasındaki plaj, yeşil parklar ve başka başka tuhaflıklar, her adımda heykeller? Amacın nedir, milletin canına neden kast edersin?

Yurdum milleti asfalt üstünde yapar pikniğini, seyreder uzaktan denizini, helallikler alıp görür şehrin göbeğindeki otoyolların karşı tarafını.

Sen şimdi yürünebilir kaldırımlar falan da yapıyorsundur. Beklenir senden böyle akılsızlıklar. Kaldırım ne demektir efendi; her şey her yer otomobiller için değil midir? Kaldırım ne işe yarar, karın mı doyurur? Be hey cahil, yoksa yürünebilir kaldırımlarda mı yaptın yurdum Eskişehir'ine? Korkarım sen şimdi bisiklet yollarıyla da donatmışsındır her tarafı! Be hey cahil otomobil denen medeniyet aracından haberin yok mudur? Şehirler onlar için değil midir? Nedir bu düşmanlığın güzelim bozkırın Eskişehir'ine? Bu kadar mı nefret kaplamıştır içini, neden yaparsın bunca kötülüğü şehrine?

Beton denen şeyi bilmez misin?

Asfaltın ne işe yaradığından haberin yok mudur?

Kimse söz etmemiş midir yağmur duasından sana?

Hal böyleyken o yeşiller neyin nesidir öyle, mavi su da ne demek oluyor?

İki damla yağmur yağdığında sel de götürmüyordur senin şehrini!

Bu nasıl iştir, bu ne biçim kafadır?

Be hey servet düşmanı, ne faydası vardır o parkların, tuhaflık abidesi plajın, sağdaki soldaki heykellerin, bal döküp yalanacak sokakların?

Satsana şehrin en iyi yerlerini petrodolarlarıyla dolanıp duranlara, diktirsene her yere gökdelenler, çoktan iflas etmiş altyapıya yüklesene kat be kat fazlasını. Karın mı doyurur senin bu yaptıkların?

Paran kadar konuş demedi mi kimse sana? Denmediyse bilesin an meselesidir, dikilecektir karşına durmak yok diyenler, çağ atlayıcılar, paraya tapılması gerektiğini öğretecek iş bitiriciler.

Otur hemen hazırla sit alanlarının imar izinlerini, haritalarda kaydır fay hatlarını, derhal attır su havzalarına kooperatiflerin temellerini, tarihi kalıntıların üzerinde yükselt lüks otelleri, bina yapılamaz denen heyelan bölgelerine doldur gökdelen kılıklı siteleri.

Paran kadar konuş derler sonra, morarır kalakalırsın.

Bak söylemedi deme…

Ben de söylemeyecektim ama cahil iş bilmezin biri olduğunu görünce acıdım söyleyeyim dedim.

Hemen düzelt o şehri. Nasıl yapılacağını bilmiyorsan git göstersin sana Başkentin başına yapışıp kalmış olan, kaldırmazsa miden gel yurdum İstanbul'una, buna da dayanamazsan git gidebildiğin dört bir yana, o saniye yardımcı olacaklardır sana.

Çünkü yurdum aittir artık bu iş bitirici çağ atlatıcılara.



Eyüp Şeker
19 Temmuz 2009
.

ZİBİL GİBİ EŞSİZ FİKİR ÜRETİŞLERİM KİMLERE TOSLADI?

BİZİ GÜTME LÜTFUNDA BULUNANLARIMIZINKİ KADAR DAHİYANEMSİ FİKİRLER


Sağda solda sürtüp serserilik yaramazlık yapmasınlar diye öğrencileri gün boyu kapalı bir mekanda tutmaktan başka işe yaramaz hale getirildi okullar.

Dershanelerde sınav kazanmayı öğreniyor, nasılsa mezun olacakları okullarda sıkıntıdan geberiyor çocuklar.

Nasılsa dershanelere bağlandı eğitim öğrenim: Ya kapatılsın bütün okullar ve de çocuklar dört duvar arasında telef olacaklarına daha en başta kafadan girsinler hayata, kaportacıya tornacıya çırak olsunlar, yemek pişirip temizlik yaparak tez elden kocaya verilmeye uygun hale gelsinler, ya da tıkıştırıldıkları okullarda elişi, dikiş nakış, yontmacılık, tesfiyecilik, overlokçuluk, yağcılık, yalayıcılık gibi işe yarar işler öğretilsin hepsine.

Bahtı karalar iş güç sahibi olur, para kazanırlar, fena mı!

Bunlar yapılamıyor mu, o zaman başka çareler üretilmeli di mi?

Yazık oluyor onca gencin enerjisine.

Boşu boşuna kapalı kapılar ardında nefes tüketeceklerine işe yaramaları sağlanabilir gençlerin.

Mesela örneğin: Elektrik üretiminde kullanılabilirler.

Nasıl mı?

Şöyle: Tersi mantıkla çalışan yürüyen merdivenler yerleştirilir okullara. Yani yürüyen değil döndürülen merdiven. Basıldıkça aşağı inecek basamaklarlardan, indikçe jeneratörü çevirecek merdivenlerden bahsediyorum.

Al sana dönüşümlü enerjinin kralı. Tek atık nefesleri, arada bir pırtlarlarsa idare edilir artık. O kadar kusur olsun di mi! Kurudan, lahanadan uzak tutulabilirler veya pırtlamaların eseri metan gazı ifrazatı enerji üretimine yönlendirilebilir. Sonuna kadar üretim, dibine kadar üretim… Durmak yok pırtlayarak da üretmeye devam.

Hele de verilirse birer öğün hamburger patates kola, tut tutabilirsen artık. Döndürür de döndürürler merdivene bağlı jeneratörü.

Etraf ışıl ışıl olmakla kalmaz, fazlasını da satarız artık. Şunlara bak hele, peşin parayı görenlerin nasıl da ağzı kulaklarına erdi.

Üst katlara çıkmak yerine merdivenin basmaklarına bastıkça döndürecekler jeneratörü. Döndürdükçe de sistemin elektrik üretmesini sağlayacaklar.

Yok öyle haybeye in çık di mi? Merdivene adımını attımı ağırlığıyla aşağı itecek basamağı. Bir değil iki değil, ortalık zibil gibi öğrenci dolu; doluştularmı merdivene, görün bakın nasıl çeviriyorlar jeneratörü. Çuvalla elektrik üretmezlerse ben bu işi bilmiyorum demektir. Yakarlar o jeneratörü be, kavururlar bobinlerini... Hele de hergelelikleri tutarsa, ne jeneratör dayanır onlara, ne de döner basamak sistemi. On dakikada haşatını çıkartıp darmaduman ederler...

Bu fikir tamamen bana aittir tamam mı? Siz bakmayın çekemeyenlerin “Edison’un kapı fikrini araklamış, bize kakalamaya çalışıyor” dediğine. Yalan, tamamen iftira. Bir kere fikri ben vermiştim Edison’a.

Anlatayım:

Baktım geleni gideni çok Edison’un. Misafirler öyle kolayından gitmiyor, atölyenin her yerini görmek istiyorlar. Yahu kardeşim sen bu misafirlerin enerjisinden yaralansana dedim. Avel avel (Aval değil avel tamam mı… Düzeltme kardeşim, nesini düzeltcen, neresi düzgün ki?) yüzüme bakarken “Yine ne yumurtlayacak, kaçırmayayım, not alsam...” telaşıyla kaağıt kalem aranıyor sağda solda.

Baktım telef edecek kendini, telaşını yatıştırmak için devam ettim.

Senin şu bahçeye çıkan kapı yok mu, işte onu döner kapı yap, kollar dişliler kayışlar marifetiyle bağla kuyudaki tulumbaya. Ondan sonra gezdirirken misafirleri illa bahçeye de çıkartırsın, kapı da her dönüşte yukarıdaki depoya su pompalar. Çaktın mı köfteyi dedim. Bu yapıştı ellerime, “Aklınla bin yaşa. Bu ne müthiş fikirdir. Sağ olasın, var olasın” diye, bırakmıyor şap şup öpüyor. Zor kurtardım elimi...

Sonra gitti ödül üstüne ödül, paye üstüne paye aldı, paraya para demedi, o gasteci senin bu radyocu benim röportaj üzerine röportaj verdi. Benden hiç söz etmedi, tek kuruş koklatmadı namıssız. Yattı fikrin üzerine. Ben de ilişmeyeyim dedim, sevinsin garip.

İşte böyle olmuştur. Sanırsam artık mesele açıklığa kavuşmuştur.

Şimdi durum meydanda: Sıfır alıcı haybeciler olarak yetiştirilen öğrencilerin mecburi olarak kapalı tutulduğu binalar haline getirildi okullar.

Yeni gelenlere yer açılsın diye, sıfır alanı almayanı mecburen mezun edilip ortalığa salınıyor. Hiçbir şeyden çakmadıkları için de “Ne iş olsa yaparım abey...” divaneliğiyle işsiz güçsüz dolaşarak telef olup gidiyorlar.

Okullara doldurulmuş milyonlarca öğrencinin enerjisi havaya gitmesin, okulların hepsi elektrik santraline dönüşsün di mi. Zebahtan akşama kadar yürüt hepsini döner merdivende, enerjilerini boşaltarak semtin aküleri şarj etsinler. Böylece hem hergelelik yapacak güçleri kalmaz, hem de semtteki evlerin işyerlerinin elektrik ihtiyacını karşılayarak vatana millete hayırlı evlatlar olduklarını hissederler.

Tamam tamam, abartmayın. Bu kadar alkış kıyamet yeter. Önemli değil yani, bende fikirden bol ne var? Yeter ki ihtiyaç olsun, yine salıveririm ortalığa.

Gelelim diğer müthiş eşsiz fikrime:

Nabucco madem gaz falan taşıyamayacak, insan kaçakçılığında kullanılabilir.

Sorarsın kaçaklara bir bir “Hemşerim nerden gelir nereye gitmek istersin?”, isteklerine göre postalarsın gariban kaçakları. Yerleştirirsin doğudaki uçtan, basarsın basınçlı havayı, şıppadanak bulur garibanlar kendilerini Sofya’da Viyana'da...

Bundan daha iyi hizmet mi olur? Ortalığa boşa hava basacağına bu iş kaçaklara yarasın, doldur doldur gönder di mi? Garibanlar hem yollarda telef olmaktan kurtulurlar, hem de boş boru bir işe yarar.

Daha sonra bu hizmet genişletilir, isteğe göre büyükbaş veya küçükbaş hayvanlar postalanır. Doldur gönder, doldur gönder… Bundan kral hizmet mi olur?

İnsan kaçakçılarının aldığının yarı parasını alsan yeter... Hazine de iki günde ihya olur, fena mı!

Mal mı gönderilecek, koy gönder. Kaçak mı gönderilecek, yerleştir postala.

Büyükbaşlar mı gidecek Avrupa'ya, yerleştir buradaki uçtan, bas havayı çıksın taaaa çıktığı yerden. Yerleştir gönder, yerleştir gönder…

Müdahale etme hakkını yabancı güçlere vermek dışında bir işe yaramayacak Nabucco borusu için madem nutuk üstüne nutuk patlatılıp destan üstüne destan yazılıyor ve de boyuna gaz üzerine gaz veriliyor, heba olmasın koca boru, kapağı Avrupa’ya atmaya çalışan garibanları ve de her türlü malı taşımakta kullanılsın.

Ayrıyetten yol boyu hoparlörlerden verilir Verdi’nin Nabucco’su, varıncaya kadar arya manyağı olup çıkar kaçakların her biri. Eminim varır varmaz soluğu opera binasının önünde alır, hemen kurulurlar artık ne temsili varsa onun salonuna.

Tabii bu arada pek çok fikir geliştirilecek ve de borudan Nabucco’nun ne müthiş bir iş olduğu cümle aaleme gösterilecek ve de çekemeyen beceriksiz kıskançlar morartıldıkça morartılacaktır.

Zırıldayıp durmayın, gaz bulunursa gaz da taşınır, taşınmasın diyen mi var?

Bu dahiyanemsi fikri Bond’dan arakladığımı söyleyenlerin alnını karışlarım. Bir kerem onlar benden yürüttüler. İnanmayan gitsin Ian Fleming’e sorsun.

Karayipler’deydim, oturmuş kafa çekiyorum, bir yandan da etraftaki fıstıklara kesik atıp “Toprağından suyundan herhal bu güzelliğin, memleket nere hemşerim?” etkili girizgahıyla muhabbet başlatarak fikirlerime fikir katma fırsatını kolluyorum.

Üstat geldi elime yapıştı, “Konu sıkıntısı çekiyorum, ne olur bir fikir ver, bir türlü senaryo yazamıyorum” diye iki gözü iki çeşme zırlıyor. Duymuş şöhretimi, ne esaslı yazılar yazdığımı, bir türlü bırakmıyor yakamı. Dayanamadım, daha fazla üzülmesin dedim, işte o filmin hikaayesini anlattım. Gitti yazdı senaryoyu, çuvalla para götürdü filmden, tek kuruş koklatmadı. Olsun, sevinsin garip dedim geçtim.

Kim o, ne diyo ne diyo? O film çevrildiğinde çoktan terki diyar eylemişti adam diyen kim bakiiim! Nereden çıkartır, nereden uydururlar böyle şeyleri akıl sır ermez yav. Yalan, külliyen yalan… Geldi yapıştı ellerime diyorum. Benden iyi mi bilecekler, daha ne konuşurlar! Hadi bakiiiim, naaş, ense tıraşlarını göreyim... Rahmetliymiş... Hadi be, resmen sizi yiyor ne zamandır. Keyif yapıyor Karayipler’de, keyif... Numaradan öldüm demese yakasını bırakırlar mı hiç! Hem bir eli bir fıstıkta diğeri ötekinde yan gelip yatıyor, hem de boyuna senaryo yazıyor. Onca Bond filmi nasıl yapılıyor sanıyorsunuz? Fleming üstat hem fıstıklarla keyif yapıp hem de ikide bir benden fikir alarak yazmasa nah yapılırdı...

Zaten zırt pırt aramadan edemez. Alıştım artık, ses etmiyorum, eşsiz fikirlerimden boyuna yararlandırıyorum garibi. Çok yaşlandı zaten, iki fıstık koluna girmese yürüyemiyor, neredeyse adını bile unutacak, nereden bulsun yeni fikirleri.

Böylece her şey açıklığa kavuşmuş ve de mesele iyice anlaşılmıştır sanırım.

Gördünüz işte bende dahiyanemsi fikirden bol şey yok. Yerde zibil bende fikir...

Bir tek yurdum İstanbul’unun dahi etkili yetkilileriyle aşık atamıyorum. Aşık atmak ne kelime yanlarına bile yaklaşmam mümkün değil. Çünkü acayip dahiler. Ben kim o dahilere fikir vermek kim.

Şimdi bu dahiler hepi topu 16 km metro inşa ettiler, üç parça halinde çalıştırmayı başardılar.

İnsanlık tarihinde kaç kere görülebilir böyle başarı? Mümkün mü? Mümkün değil kardeşim, mümkün değil. Kimse bu dahilerin eline su dökemez.

Bence bütün üniversiteler araştırma konularının en başına koymalıdırlar bu eşsiz başarının nasıl başarıldığı konusunu. Hemi de derhal...

Yaptıkları hepi topu 16 km uzunluktaki metroyu üç parça halinde çalıştırabilen dahi etkili yetkilerimize akıl fikir vermek hangi yiğidin harcı olabilir?

Ve de tüm dünyada metro olarak bilinen ulaşım aracını kurnametro haline getirdikleri için derhal ödüle boğulmalıdır dahi etkili yetkililer.

Hepi topu 16 km.lik metroyu 3 bölüm halinde çalıştırmak çok özel, hatta özelden de özel bir başarıdır.

İzahı şudur, açıklaması budur diye başlamaları durumu daha dahiyanemtrak yapmaktan başka işe yaramaz. Böyle bir şeye imza atmış olmak bile başlı başına çok özel bir başarıdır.

Bölümlerin yapımları arasına çok uzun yıllar girmesi bir gerekçe olabilir.

Teknolojinin çok önemli bir sıçrama yaparak değişmesi bir bahane sayılabilir.

Öncekilerle sonraki vagonlar arasındaki fiyat farkı muazzamdır dense belki yatar gibi olur insanın aklı.

Ama yapımını sürdürdükleri ve her şeyiyle kendilerinden sorulan bir metro hattında birkaç yıl arayla farklı sinyalizasyonlu trenler çalıştırmaya başlamak, işte buradaki müthiş başarı mümkünatı yok açıklanamaz.

Ne oldu, oto sanayideki bilmem kim ustanın işi çoktu da gelemedi mi? E birader, usta gelemiyorsa sen götür vagonları sanayiye. "Biz bunları uydurur, çalıştırırız. Önemli değil alalım…" diyen o kafanın kafası basmadı mı işin bu kadarına?

O kafanın kafasından hep geçen "Götürürüz sanayiye, uydurur, hallederiz… Olmazsa Kayseri'deki, o da olmadı Antepli falanca ustayı çağırırız…" eşsiz fikri nerededir, izne mi çıkmıştır? Derhal haber gönderilmeli, izne çıkan eşsiz fikirlerin üreticisinin izni yarım bırakıp işin başına geçmesi sağlanmalıdır. Çünkü biliyor işi, o yüzden alıyor farklı sinyalizasyonlu vagonları, almakla kalmıyor, düzenlemeyi/uyarlamayı yapmadan raylara indiriyor, yolcu taşımaya başlıyor.

Ve işte eşsiz başarıların eşsiz ürünü eşsiz şaheser kurnametro karşımızdadır.

Aynı hatta aktarmalı gidilebilen üç parça 16 (Yazıyla: on altı) kilometre.

Boru mu be, 16 kilometre. Buraya dikkat, metre değil kilometre.

Bu müthiş eşsiz başarı alkışlanmazsa çok ayıp olur.

Herkesi bir dakikalık alkışa davet ediyorum.

Bu yüzden diyorum ki, zibil gibi olsalar da dahilerimizi sevelim, sevdikçe sevelim.

Onları biz çıkarttık tepemize, ne kadar sevsek azdır.



Eyüp ŞEKER
18 Temmuz 2009

.

TÜKENME AÇMAZI

SATMA MÜPTELASI OLMAK


Tükendikçe satar, sattıkça tükenir malı götürme müptelaları.


Eyüp ŞEKER

17 Temmuz 2009

.

AÇMAZ

BARBİE'YE SULANMAK

Tam bir açmazdır; kapattıkça sapıtır, sapıttıkça kapatır Barbie'ya sapıkça bakan kafa.


Eyüp Şeker


17 Temmuz 2009


.

TEHLİKENİN FARKINDA MIYIZ?

IP DEĞİŞTİREREK SİTELERE GİREBİLMEK, ÇİKOLATA KAPLANMIŞ UYKU HAPIDIR


YouTube'a girebiliyorum diye sevinme, kazdırıyorsun kuyunu, aç gözünü uyuma.

Kurnaz bir tuzağa çekilmiş durumdayız aslında.

DNS’de IP değişikliği yaparak mahkeme kararıyla engellenen sitelere ulaşabildiğimiz için dert etmiyoruz. Nasılsa girebiliyoruz YouTube'a, diğerlerine falan, yasaklasınlar istedikleri kadar deyip umursamazlık ediyoruz.

Kurnazız ya, bulduk dolanmanın yolunu ya, umurumuzda mı dünya.

Aslında yuttuğumuzun çikolata kaplanmış uyku hapı olduğunu göremiyoruz.

Tabii DNS değişikliğinden sonra artık mahkeme kararı uyarılarıyla karşılaşmadığımız için de ne kadar çok sitenin yasaklandığından haberimiz olamıyor.

Ve böylece çoktan kanıksamış olduk site yasaklamalarını.

Ve sonunda bir gün gelecek tek tek IP'leri engelleyecekler. İşte o zaman dünyamızın nasıl karartıldığını anlayıp "Nasıl da tuzağa düşürdüler, nasıl uyuttular bizi…" diyerek kafamızı duvarlara vuracağız.

DNS’deki IP’leri değiştirmenin sorunu çözdüğünü sanmak müthiş bir aldatmacadır. Çok güçlü bir uyku hapıdır.

Ve bir gün, o günün geldiğine karar verildiği o gün bir de bakmışız ki girebildiğimiz pek çok yere artık giremiyor, sadece etkili yetkili büyüklerimizin bize uygun gördükleriyle yetiniyoruz.

IP değiştirmenin artık işe yaramadığını, çok daha detaylı teknik çözümler gerektiğini gördüğümüzde iş işten çoktan geçmiş olacaktır. Bize de birbirimize “Geçmiş olsun” demek kalacaktır.

Her geçen gün dünü şiddetle arayacağımızı fark etmeksizin belirsiz bir geleceğe adım adım götürülürken, “Ossun yasaklasınlar istedikleri kadar, DNS’deki IP’leri değiştirip giriyoruz ya...” ninnisiyle kendimizi kandırmayı sürdürüyoruz.

Tehlikenin farkında mıyız? Kesinlikle değiliz, uyumakla meşgulüz, uyku hapımızı yutmakla meşgulüz.

O günün geldiğine karar verildiği o gün "Zararlı içerik bulunduran bu sitelere erişim zaten mahkeme kararıyla engellenmişti. Buna rağmen birtakım kişiler birtakım bilgisayar hileleriyle bu sitelere girmeyi sürdürüyorlardı. Bundan böyle hilelerin işlemeyeceği hale getirdik. Mahkeme kararları gereken şekilde uygulanacaktır" dendiğinde ne demeye hakkın olacaktır ey yurdum internet kullanıcısı? Hiç…

Zaten şimdi ne diyebilirsin ki! Hiç…

IP'ni değiştir devam et.

Atatürk'ü çok seviyorlar ya, tek laf eden olursa anında geliyor yasak.

Atatürk sevgisine dayanan bu yasaklamalar fazlaca kuşkulu.

Yasaklama için tezgahlar kurulabileceği, danışıklı dövüşler sahnelenebileceği göz ardı edilebilir mi?

Ezelden Türkiye ve Atatürk düşmanlarının özellikle damarına basıp hasta kafalarından rezillikler peydahlanması sağlandığını duysam hiç şaşırmam.

Hatta birilerine "Şurada bir sayfa aç, Atatürk'e hakaret et. Sen de Atatürk'e küfredilen bir film gönder şuraya " dendiği ortaya çıkarsa daha daha şaşırmam.

Google'ı yasaklamanın girizgahları yapılmaya başlandı bile.

Bloglara elveda demeye gün sayıyor olabiliriz ey yurdum internetçileri.

Mantar gibi bitmeye başlarsa bloglarda Atatürk'e hakaret ve küfürler, haşırt diye dayanacaktır burunlarına mahkeme kararları.

Ne yapsınlar, Atatürk'ü çok seviyor(!) etkili yetkililerimiz.

Ufaktan bir alıştırmayla tanıştık geçen gün. Pek kimsenin farkında olduğunu sanmadığım "Google Sites" servisine yasak geldi. Sessiz sedasız bir haşırt.

Alışıyoruz Google'a da, birazcık alıştın di mi yurdum internetçisi!

Aman boş ver, IP hilesiyle giriyorsun sen nasılsa, yasaklasınlar istedikleri kadar ne olacak.

Sevdin sen kaplama çikolatasını, alışıp alışmaman fark etmez.

Dertlenenler de alışır… Nelere alıştık, Bloglara girememeye de alışırız.

Ben asıl şeyi çok merak ediyorum, Microsoft bloglarını.

Windows Live'deki Space'e de dayayacaklar mı haşırt diye?

Ne işimiz var el aalemin bloglarında di mi!

Etkili yetkili büyüklerimizin uygun ve layık gördüğü, yurdum örf ve adetlerine uygun, dini bütün ve de vatana millete hayırlı ve de faideli yerli malı yurdum malı bloglarda dolanırız artık di mi!

Bilirler işlerini etkili yetkililerimiz, el aaleme ham ettirmezler biz cahil kulları.

Haşırt dendiğinde el aalemin Space'lerinde dolaşmamaya da alışırız.

Çünkü çok sevdik kaplama çikolatalarını.

Bunlarla kalsa iyi!

İkinci tür bir engellemenin kaç kişi farkında acaba?

Fazla olduğunu sanmıyorum...

Ne bir mahkeme kararı uyarısı, ne de en küçük gerekçe çıkmaya başladı artık bazı sitelere girmeye çalıştığımızda karşımıza. Bomboş, bembeyaz bir sayfa... Sadece Explorer’ın “Sayfa yüklenemiyor” mesajı. İstediğin kadar IP değiştir, IP değiştirici program çalıştır nafiledir. Çünkü açmaya çalıştığımız sayfanın IP’si doğrudan engellenmektedir.

Hiçbir mahkeme kararı, hiçbir gerekçe, hiçbir uyarı yok karşında, sadece bomboş bir sayfa var. Sunucuda sorun var herhalde ondan yüklenmiyor sayfa falan deyip geçiyor, birkaç gün veya hafta sonra bir nedenle aynı linki tıkladığında değişen bir şey olmadığını görüyorsun. Yine uyanmıyorsun... Sadece son günlerde bu yüklenemeyen sayfalarla daha sık karşılaştığına dair bir kuşku oluşmaya başlıyor kafanda. Hepsi bu.

Son günlerde o kadar arttı ki bu tür engellemeli sayfalar, kaygılanmamak mümkün değil.

Bu durumu ilk fark edişim ttnet’ten Uydunet’e geçtiğimde oldu. Ttnet'teyken girebildiğim bazı siteler hiçbir şekilde açılmaz olmuşlardı. Mahkeme kararıyla kapatılanlardan farklıydı bu açılmayanlar. Ne bir uyarı ne de başka açıklama, sadece yüklenmeyen sayfalar. Oysa ttnet kullanıcıları aynı sayfalara girebilmekteler.

Aralarındaki fark ne midir? Uydunet’in efendisidir “Ne işiniz var el aalemin sitesinde” deyici etkili yetkilimiz. Özelleşmiştir ya ttnet, biraz daha özgür takılır ve de sadece mahkeme kararlılara “Haşırt” demekle yetinir gibidir.

Kim karar vermiştir, ne zaman karar alınmıştır, gerekçeleri nedir diye bakınmak yararsızdır. Etkili ve yetkili büyüklerimiz böyle uygun görmüş, layık ve uygun gördüklerini biz kullarına yaşatma kararı vermişlerdir.

“Ne işin var el aalemin sayfasında” demektedir yurdum etkili yetkilisi.

Daha ne aranırsın, ne işin var el aalemin sitelerinde.

Hele de ahlaka mugayir yerlerde hiç dolanmaman gerekir. Ne zamandır sen cahil aklı ermezini korumaktadır kötülüklerden etkili yetkili büyüklerin.

Anladın mı yurdum milleti?

Çaktın mı!

Kol kanat geriyor yurdum etkili yetkilileri.

Uyandın mı yurdum internetçisi?

Korunup kollanıyorsun.

Yoksa uyanmadın mı!

Çok mu sevdin çikolatalı hapı?

Eee o zaman afiyet olsun.



Eyüp Şeker
27 Haziran / 9 Temmuz 2009

.

KURU FASULYENİN AALAASI NASIL YAPILIR?

PATATES ÇUVALLIĞINA HAREKET GETİRMENİN ESASLARI

Ne zamandır kuru fasulye nasıl yapılır bir güzel tarif edeyim de herkesler mutlu mesut olsun diye geçiriyordum aklımdan. Ne mümkün... Ne fırsat çıkıyor ne de beklenmeyen hesapta olmayan işler eksik kalıyor, ne de kafama takılanlar rahat veriyor.

İşte böylesi engelleyicilerden birini, yani çok uzun süredir hesapta olan, yani aklıma takılan bir işi hallettim sonunda.

Çıkarın kağıdı kalemi yazılı yapıcam. Şey pardon, 24 saatin 16 saatinde ders ve kurs cenderesine alınıp 365 günün 221 günü sınava sokulmak yüzünden zombilere dönüştürülen bahtı kara gençlere gitti aklım. Konuya dalarsak çıkamayız… Neyse, herkes not alsın bakiiim:


GEREKLİ MALZEMELER:
1 adet 35-40 cm boyunda sert plastikten çatı oluğu parçası.
1 adet eskiyip tedavülden kaldırılmış kadife gömlek.
1 adet lastiği pörsümeye yüz tutmuş don.
Mutfak dolaplarından artmış 20x25 cm sunta parçası.
2 adet 8 cm cıvata.
Sunta ölçüsünde 1 tabaka ince sünger.
Yapıştırıcı.
10 kadar büyük başlı ayakkabı çivisi.


Tren değilim, bakmayın öyle.

"Bunlar da neyin nesi!" diye sual eylemek yerden göğe kadar hakkınızdır. İzah edeceğim efendim, izin verin iki soluk.

Neden mi söz ediyorum?

Gidilemeyen Yürüyüşlerin Yapıldığı Alette ter dökerken kitap okuyabilme sorunsalını aylar önce uyduruk şekilde de olsa halletmiştim, fakat bilgisayar kullanamama sorunsalım tüm görkemiyle karşımda durmaya devam ediyordu. Sonunda o esaslı kararı verdim ve de yapmaya giriştim Gidilemeyen Yürüyüşlerin Yapıldığı Alette Bilgisayar Kullanma Aparatını.

İsim bile acayip di mi! Duyan şey falan zanneder sanırsam; CERN laboratuarındaki parçacık hızlandırıcısının ekipmanlarından biri. Yanicime acayip bir aparat icat etmiş durumdayım. Buluş böylesine acayip önemli olunca yazının başlığı da bilimselliğe yakışır olmalıdır diye düşündüm. Fazlasıyla haklıyım di mi! Şekilde görüldüğü gibi insanlık bir daha eskisi gibi olmayacak. Ehem, ehem... Kasılmayı sevmem aslında ama müthiş bir buluş yaptığımdan bir kereliğine tevazuuyu bir kenara bırakabilirim herhalde diyorum.

Ve de gerçekten işe yaradığını kanıtlayan bu üçüncü yazıyı yazmaktayım şu anda. Okumak zaten sorun değildi, 5-6 km hızda Dostoyevski bile rahatça hatmedilebildiğinden, Gidilemeyen Yürüyüşlerin Yapıldığı Alette aylardır epeyce kitap devirdim zaten. Hatta başka yerde kitap okuyamaz hale geldim neredeyse.

Bilgisayar kullanma boyutumsusuna geçtiğimde okumaktan yana hiç sorun yaşamadım. Ancak dizüstü bilgisayarın faresiyle bırakın işlem yapmayı, TouchPad denen zımbırtıya alışmanın bile çok zor olduğunu görür görmez hemen bir fare tablası yapmaya giriştim. Zaten farklı sistemli IBM ThinkPad’ler sonrasında kendimi bildim bileli dizüstüleri harici fareyle kullandığımdan üzerlerindeki fare sistemine alışamadım bir türlü, nerede kaldı yürürken kullanabilmek.

Döktüğüm terler, harcadığım emekler sonucunda fare kullanamama sorunsalını da tarihe gömdüm. Ve de artık keyiflerim acayip kekaa.

Gidilemeyen yürüyüşlerimi, hatta koşularımı, kültürlerden kültür edinerek, düşüncelerden düşünce sebeplenerek, yontulmalardan yontulmaya maruz kalarak ve de eşsiz fikriyatlarımı siz kıymetli okurlarımla paylaşmak için yazarak yapabiliyorum artık.

Bütün yaşasınlar, bütün bravolar, bütün alkışlar bana olmasın da kime olsun di mi?

Yazma hızım biraz düşük, 3-3,5 kilometre falan... Büyük ihtimalle şimdilik... Azmedersem kısa sürede 4’e 5’e çıkartacağımdan eminim. Flash bellek gibiyim amma ve de lakin onlar gibi sabit sanılmasın hızım, tez zamanda birbiri ardına kıracağım rekorlarımı. Birkaç haftaya kalmaz bana dayanamayan makinenin motorunu bilem yakarım be. Kiminle raks ettiğini sanıyor bu kıtipiyoz gidilemeyen yürüyüşlerimin aleti! Heyt ulaaan, dağıtırım motorunu, parçalarım bandını...

Gelelim sadede. Öyle sanıyorum benim gibi işgüzarlar vardır ve de “Ya bu gidilemeyen koşuları yaparken bilgisayar kullanabilsem ne iyi olurdu” falan diye dertlenip duruyorlardır. İşte onların dertlerine de derman olmak istiyorum. Hasetliğin aalemi yok di mi? Başkaları da yürürken bilgilensin, kültürlensin, yontulsun ve de iş yapabilsin di mi? Tıpkı son günlerde kültüre bilgiye boğulan, yontuldukça yontulan ben gibi.

Entel boyutumsu yanlarım olsun isterken iyiliksever yanlarım neden olmasın diyorum yani.

Geçelim tarife:

Fırını 120 derecede ısıttıktan sonra sert plastikten yağmur oluğu parçasını içine koyup 15-20 dakika yumuşamasını bekleyeceğiz. “Tamamdır, iyice yavşamış pelte gibim yumuşamış...” dediğimizde çıkartıp masanın üzerine yayarak raf tahtası gibi düz bir şeyle soğuyup katılaşıncaya kadar bastırıp düzleştireceğiz. Bunun için ansiklopedi gibi bir şey de kullanılabilir, fırın tepsisi de. Düzleştiriyoruz ki daha sonra amacımıza uygun şekilde kıvırabilelim, kesip biçebilelim.

Yağmur oluğu da ne ola diyenleriniz hemen karşılarındaki binanın çatı kenarlarına bakarlarsa anlayacaklardır neden söz ettiğimi. Herkes nereden bulacak çatı onarımından artmış oluk parçasını diye itiraz edenlere kim ne diyebilir! Ben de 50x60’lık fotoğraf kağıtlarının banyosunu yapmak için birkaç yıl önce gidip bir tesisatçıdan almıştım bu çatı oluğu parçalarını.

Çiçek saksısı yapacağımı zanneden tesisatçı, neden gidip çiçekçiden almadığımı sormuştu. Saksı iyi fikirdi aslında ve hiç aklıma gelmemişti. Deliğini tıkamak yeterdi, uçlarını kapaklarla yapıştırarak kapatma derdi yoktu. Gelmişken alayım demiştim, bir de çiçekçi çiçekçi saksı aramakla mı uğraşacaktım. Demek ki kader ağlarını daha o günden örmekteymiş ve de günü geldiğinde ne yapacağımı belirlemekteymiş amma Gidilemeyen Yürüyüşlerin Yapıldığı Alette Bilgisayar Kullanma Aparatı yapacağımı kesinlikle açık etmemekteymiş.

Kader bu, belli mi olur sağı solu… Kavunu da boldur keleği de icabında…

Koca fotoğraf kağıtlarını rulo halinde sürekli çevirerek banyo etmek çok zahmetli ve kaliteli sonuç elde edebilmek de çok zor ama hem az solüsyonla iş halledilebildiğinden, hem de kırk yılda bir bu boyda baskı yapmaya kalkıştığımdan katlandım. Belki de bir daha hiç kullanma durumu çıkmayacak bu uyduruk banyo kaplarını. Sirkeci’ye gidip koca küvetlerden almayı gözüm kesmemişti, "Şuralardan bir yerden oluk bulayım, yeter bana" demiştim demesine de yine tabakhane yönteminin kurbanı olduğumu anladığımda çok geçti artık. Hep olduğu gibi çektiğim eziyetler yanıma kalmıştı.

Hepi topu bir kez kullanmıştım. İki taneydiler birini doğrayıp işte bu dizüstü aparatını yaptım.

Yağmur oluklarını tercih etmemin nedeni, evde bulunabilecek leğen tepsi gibi eşyalara kıyasla daha sağlam ve katı olması, ısıtıldığında şekil verilebilmesi.

Neyse, dizüstünün ölçülerine uygun şekilde bükmek için denk kalınlıkta çıtalar tahtalar gerekiyordu, arayıp buldum. Uygun ölçülerde tahta falan bulamayınca bir Ana Britannica cildini kullanmak zorunda kaldım. Görüyorsunuz işte, daha imalat aşamasında bilim kültür atomlarına işledi aparatın, bilgilenip kültürlenmemi sağlamasın da ne yapsın?

Çıtaları tahtaları, artık ne olursa hazır edip geçtik mutfak ocağının başına. Ölçülerimi güzelce alıp en uygun şekilde kıvırmaya başlayabilirdim artık.

Meret plastik kolayca yanabildiğinden gezdire gezdire evire çevire ısıttıktan sonra gereken yerden büküp tahtalarla çıtalarla sıkıştırarak soğuyup katılaşıncaya kadar bekledik. Geçtik, başka tarafını ısıtıp büktük...

Düzgün olmadı, ölçüsünde bükülmedi diye tekrar tekrar ısıtıp yeniden şekil vermek gerekti, yaptık. Hem koşu bandında hem de hem de dizüstünde prova ettik, eh artık tamamdır dedikten sonra da geçtik kesip biçme faslına. Dizüstünün fiş girecek kısımlarına denk gelen veya düğmelerin yerlerini kestik, deldik falan.

Ayrıca iki de ayak yaptık ki, yukarıda dursun, hem dizüstü kullanıma uygun açıda olsun, hem de koşu bandının gösterge panosunu eğilerek de olsa görebilelim, uzanıp tuşlarını kullanabilelim.

Ayakları yapıştırıcı ve vida marifetiyle monte ettikten sonra eğe ve zımparayla giriştik. Artık ne denk gelirse; elektrikli zımpara makinesi, el frezesi, taşlama motoru, eğe, törpü, kağıt zımpara... Şekle şemaile girdiğini düşündüğümüzde dizüstünün oturduğu bazı yerlerine keçe veya sünger falan yapıştırdık ki, hırpalamasın...

Bu mudur, kabaca budur ve de acayip işe yaramaktadır.






Alttan görünüşü de şudur. Koşu bandına vidayla bilmem neyle tutturulmasına gerek yoktur, kolayca çıkartılıp takılabilmektedir.





Arada bir, 13.3” değil de 15” dizüstü daha mı kullanışlı olurdu diye düşünmüyor değilim. Tuşların biraz daha büyüğü sanki daha hatasız yazılar çıkartmaya yarar diye geçiyor aklımdan. Sanırım alışınca yandaki tuşa dokunma sorunsalı da tarih olacaktır. Zaten en sonunda oturup nihai haline getirerek tamam ediyorum yazıyı.

Eski kadife gömlek, pörsümüş don, sunta parçası neyin nesiydi diyenler kesinlikle haklı. Zaten ben de tam onu anlatmak üzereydim. Fare tablası yapılacak bunlarla.

Fare tablası yapacağımız sunta parçasını yürüme bandının koluna gerektiğinde çıkartılabilecek şekilde vidalarla tutturma işini halledip ince bir tabaka sünger koyduktan sonra kadifeyle kapladık.

“Ya pörsümeye yüz tutmuş don” diye sual edip duranlar, patlamadınız ya, anlatıcaz işte. Lastik kısmını kesip aldık donun, kadifeyle kaplayıp fare tablasının çevresine yapıştırıcı ve çivi marifetiyle tutturup esnek bir bariyer yaptık ki faremiz zırt pırt yeri boylamasın.

Tablanın üst kısmından 1 santim kadar bir yükseklik fareyi kesinlikle tablada tutuyor. Esnekliği sayesinde ele kola engel de olmuyor, eziliyor, ele kola batmıyor. Yani demem o ki, pörsümeye yüz tutmuş don lastiğinin faydası muhteşem oldu, ne farenin uçmasına izin veriyor ne de bariyerlik yaparken ele kola batıyor.


Gidilemeyen Yürüyüşlerin Yapıldığı Alete çıkıntılık olsun diye bağlamadım bilgisayarı.

Sorun günlük işlere yetişememek… Çoğunlukla hangi birini yapacağımı şaşırıyor, kimi zaman bazı ev işlerini ihmal ederken çok kere de egzersiz yapmaya fırsat bulamıyorum. Kilo vermem de gerekiyor, patates çuvalı hareketliliği kıvamında yaşamaktan kaynaklanan ufak tefek sağlık sorunlarından kurtulmam da gerekiyor. Malum, bütün günü evde en fazla bir sandalyeden diğerine yürümekten ibaret bir hareketlilikle geçirmenin getirileri öpülüp başa konulacak şeyler değil.

Günümün en önemli kısmı bilgisayar başında geçtiğinden egzersizle birleştirebileceğimi düşündüm aylar önce.

Diğer yandan yürüme bandında sıkılmak gibi önemli bir sorunsalım var. TV çoğunlukla sarmamakta, benim gibi bir kafaya sahipsen eğer öyle her kitap da çekilmemekte, zorlanarak ve de mecburi hizmet duygusallığında yapılmaktadır kilometreler. Bu yüzden de çoğunlukla kaytarılmaktadır...

Yapılacak tek şey vardı onu yaptım ve de önce kitapla, ardından da bilgisayarla egzersizi birleştirdim. Ve gerçekten çok iyi oldu.

Şimdi de fazla kilometre yapmak gibi bir sorunsalım var, yakındır haşatımın çıkması. Farkına bile varmıyorum ne kadar tepindiğimin.

“İmdat, biri beni indirsin bu aletten” diyebilirim yakında.

Egzersiz sorununu halletmek çok iyi oldu olmasına da diğer bir sorunsalımsı/sorunumtırakımsı aynen olduğu gibi durmaktadır ve de tabakhane yöntemi tutsaklığım yüzünden çözülmemekte direnmektedir.

Ne midir?

Şudur...

Kitap okumakta işe yarayan aparatın daha eli yüzü düzgün, daha kullanışlı hale getirilmesi gerekmektedir. Bugüne kadar yaptığım üç girişim başarısızlıkla sonuçlandı ve de bu yüzden alelacele idare etsin diye yaptığım ilk aparat egemenliğini sürdürmeye devam etmektedir. Çünkü yenisini baştan tasarlayıp yapmak yerine eskisine yaylı kol sistemleri eklemeye çalışıp durdum.





Neden mi bu kadar üzerinde durdum? Yürürken elde okunmuyor kitap. Sabit zeminde durduğunda sorun halloluyor.

Kitabı bir yere koymak da yetmiyor. Kitap okumakta karşılaşılan en önemli mesele, sayfaların sallanması... Çünkü sarsıntılardan daha fazla etkilenip kitaba göre çok fazla sallanıyor sayfalar. Çözüm çok basit; sayfalara bastıran küçük yaylı kollar. Alt kısımdan bastıranlara daha kolay çözüm getirdim fakat sayfanın üst tarafına bastıranlara pratik bir çözüm üretemedim. Bir kağıt mandalını sayfayı çevirirken çıkarttıktan sonra tekrar takarak idare edip duruyorum.

Oysa epeyce pratik çözüm getirilebilir buna. Çıkartılıp takılan mandalı fırlatıp atmam şart...

Sayfaların üst kısmına basan kollar alt taraftan kontrol edilmeli. Alt tarafta basılan minik bir manivela sayfanın üst tarafındaki yaylı küçük kolların kalkmasını sağlayabilir. Sayfayı çevirdikten sonra bırakırız, yaylı kollar iner sayfaya bastırırlar. İşlem tamamdır...

Sayfalara alttan bastıran yaylı kollara hiç ilişmeye gerek yok; sayfa çekilip çevrildikten sonra öbür tarafa sürülerek yerleştiriliyor. Bir de yeni kitaplarda açılmamış sayfalar yapışık kaldığından üstten bastırılması gerekmiyor. Bu yüzden sadece sol üste yapılacak bir yaylı kol bile yetecektir. Kitabın dayandığı aşağıdaki yükselti kısmına yumuşak sünger (Pencere bandı) yapıştırınca sayfaların sallanması engelliyor.



Seksen çuval lafı neden mi ediyorum? Bir işgüzar çıksın kitap okuma aparatını yapsın, biz de satın alıp kullanalım. Çünkü benden hayır yok, 20-30 yıl sonra bile yapamam aparatı, bu uyduruk şeyi kullanmaya devam ederim.






Haklısınız, kuru fasulyenin aalaasının tarifini verecektim.

Şöyle yapacaksınız:

Gidip bir yerden İspir fasulyesi bulacaksınız ama hakikisinden, mümkünse hakikisinin de iyisinden. Hepsi bu.

Afiyet olsun.

Ne var, ne bakıyorsun? Neyini tarif edeceğim?

Pişirmesinde ne var! Herkes bilir nasıl kuru fasulye pişirileceğini. Marifet fasulyede...

Ne sandın, budur işte.

Bulamazsan iyisinden hakiki İspir fasulyesini, pişirdiğin takır tukur bir şey olur, karnını doyurur ama tat vermez.

Tıpkı benim aparatlar gibi.



Eyüp Şeker
2-5 Temmuz 2009

.

RASTLANTISAL TESADÜFLER, TESADÜFSEL RASTLANTILAR

KİMİN BABASININ BAVULU?

Şair-yazar Osman Namdar,1973 doğumlu öykü yazarı Cem Uçan’ın 2006 Eylül ayında yayımlanan “Boşluğun İzinde” adlı kitabında yer alan “Bir Sürü Kadınlı Yıllar” adlı öyküsünün “Bugün babam öldü” tümcesiyle başladığını aktarıyor:

“Kahramanı Murat’ın babası, Murat daha dokuz yaşındayken evden ayrılmıştır. Bir gün telefonla babasının öldüğü ve bir kutu-valiz bıraktığı söylenir Murat’a. Babasını en son otuz iki yıl önce görmüştür ve öykü de, kırk bir yaşındaki kahramanımızın valizden çıkan mektupları okuması ve okurken sık sık çocukluğuna dönmesiyle sürer.”

Osman Namdar, Orhan Pamuk’un 2006 Aralık ayında Stockholm’de yaptığı Nobel konuşmasının başlığının da “Babamın Bavulu” olduğunu anımsatıp diyor ki:

“Orhan Pamuk’un babasının bavulu ile Cem Uçan’ın öyküsündeki Murat’ın babasının valizi hemen hemen aynı metindir.”

İnanmayan, Osman Namdar’ın “Sincan İstasyonu” dergisinin temmuz sayısında yayımlanan yazısına bakar.


TARAF

“Taraf” adını, şimdiki ortalık karıştırıcı Taraf gazetesinden önce kim mi kullanıyordu?

İBDA-C kullanıyordu.

İBDA-C’nin 90’lı yıllarda çıkardığı haftalık derginin de adı Taraf’tı...

Taraf’ın tarafı epeydir belli yani.


Işık KANSU
http://www.cumhuriyet.com.tr/?PHPSESSID=c00f29e2b241bd016c09d99e712591b1&im=em&xl=empopup&em=cu/cumhuriyet/w/c1805.html





İlhan SELÇUK

RTE'NİN ÖNGÖRÜSÜ !..

Türkçede ‘laf’ var, bir de söz var, bu ikisi hem birbirine çok yakın, hem birbirinden çok uzak...

Dün Ahmet Tan’ın köşesinde okudum, Başbakan RTE 25 Haziran 2004’te demiş ki:

“- Genelevleri kapatmak gerekiyor; ben arkamdan kimseye ‘karı sattırıyor’ dedirtmem...” (Cumhuriyet, 3 Temmuz 2009)

Şimdi bu laf mı söz mü?..

Laf...

Çünkü söz olsaydı bugün Türkiye’de resmen ‘karı satılmazdı’.

RTE’nin başka lafları da var, en meşhurunu çok iyi biliyorsunuz, bir kez daha yineliyorum:

“Camiler kışlamız..

Kubbeler miğferimiz..

Müminler askerimiz..

Minareler süngümüz...”

Ancak Başbakan’ın bir başka deyişi daha var ki artık sözden lafa dönüştü...

Nedir o?..

*
Başbakan tüm dünyayı altüst eden ekonomik kriz için ne demişti:

“- Bize teğet geçecek...”

Çevreden uyarmışlardı:

- Yapma, etme, gerekli tedbirleri alalım, sonra çok kötü olur...

RTE lafını yineledi:

- Bize teğet geçecek...

Başbakan’ın söylediği laf değildi, RTE “Dediğim dedik, öttürdüğüm düdük” diyordu...

Aklı başında olan zevat-ı kiram elbirliğiyle RTE’yi uyarmaya çalıştılar; ama, nafile; bizimki yineliyordu:

- Kriz bize teğet geçecek...

Herkes bu kez düşünmeye başladı:

- Canım koskoca Başbakan atıp tutar mı?.. Elbette bir bildiği vardır...

- Peki, kriz Türkiye’ye teğet mi geçecek?..

- Geçebilir...

*
Başbakan RTE söylediği sözün arkasında duruyordu...

Söylediğine inanıyor muydu?..

İnansa bir türlü...

İnanmasa bir türlü...

Ülke ve ahval-i âlem karşısında kendisini bağlamıştı...

*
Sonra ne oldu?..

Türkiye dünya ekonomisinde birdenbire kriz rekoru kırdı...

Bu yılın ilk üç ayında ekonomimiz yüzde 13.8 oranında küçüldü... Sonucu öteki göstergelerle birlikte ele alınca ortaya bir felaket tablosu çıkıyordu...

RTE şimdi ne yapacaktı?..

Peştamalı beline sarıp göbek mi atacaktı:

- Teğet de teğet.. Teğet de teğet...

Zıpkını yemiştik...

Ama herkesten ve her şeyden önce RTE ve AKP’nin ileriyi ne kadar gördüğü ortaya çıkmıştı...

*
AKP ekonomide foslamıştı...

Siyasette ne olacaktı?..

Ekonomide gümbür gümbür gelen krizi göremeyen RTE, siyasette neyin olup biteceğini önceden görebilir miydi?.. Siyasetteki öngörüleri de yıkılacak mıydı?..

Sorunun yanıtını siz verin...

Siyasette krizi bizzat RTE-AKP-FETO ortaklaşa yaratıyorlar...

Ekonomide kriz teğet geçecekti...

Siyasette de teğet mi geçecek?..

Yoksa bu krizi yaratıp pompalayanları ezip mi geçecek?..