KAZANMA HIRSI KAYBETTİRİR, KAZANDIRAN BAŞARMA İSTEĞİDİR
Yapacak daha iyi bir şey akıl edemeyip gidecek bir yer bulamadığım için damlamıştım Hilton Oteli’nin kumarhanesine. Birkaç kadeh viski içer vakit öldürürüm diye geçiriyordum aklımdan. Girişte mecburen alınan miktardaki jetonla poker makinelerinden birine yerleştim. Kazanmak için değil vakit geçirmek için oynuyordum. Beş on jeton kazanırsam bir süre sonra kaybediyordum. Az miktarda kazanıyor az miktarda kaybediyor ve viskimi yudumluyordum… Hemen hiç kaybım yok gibiydi… Kazanmıyordum, çünkü riske girmiyordum… Kaybetmiyordum, çünkü riske girmiyordum… Ne kazanmak ne de kaybetmekti derdim… Birkaç duble viskiyi ucuza getirip vakit öldürmekti bütün amacım.
Geçmiş zaman, yanılmıyorsam üçüncü viskiyi içiyordum ki yanımdaki makineye bir adam oturdu ama daha yerleşirken “Makineyi çözdün galiba…” deyince düşünmeye başladım. Kaç saattir oynuyordum ve jetonlarım eksilmemişti bile… Makineyi çözdüğümün farkında olduğum söylenemezdi… Ne makineyi çözmeyi aklımdan geçirmiştim ne de kazanmaya çalışmıştım… Viski içip çerez atıştırıyor, sadece vakit öldürüyordum… Hepsi bu… Eğer bir sır çözdüğümden söz edilecekse, bu kazanma hırsına kapılmamaktan ibaretti.
Yanıma gelip “Makineyi çözdün galiba…” diye soran adamın tavırlarından güvenlik şefi gibi bir konumu olduğunu anlamak zor değildi. Evet kumarhane yöneticilerinin bakışıyla makineyi çözmüştüm ama bana göre sadece içtiğim viskileri ucuza getirip vakit öldürmenin yolunu bulmuştum. Aslında makineyi çözmüşlüğüm falan yoktu, sadece, ayarları kazanma hırsına göre yapılmış makinelerde kazanma hırsına kapılmadan oynanırsa kaybedilmeyeceğini keşfetmiştim. Makine “Ya iki katı ya da hiç” dediğinde “Hadi oradan ver 4 jetonumu” deyip viskimden bir yudum alıyordum. Ancak kesine yakın kazanma fırsatını yakaladığımda “Ya iki katı ya da hiç” restini görüyor “Bastır bakalım 20 jetonu” falan diyordum kazanma hırsına göre programlanmış makineye.
Azıcık jetonla makinenin başında saatlerce oturmamın kumarhane sorumlularının dikkatini çekmemesi mümkün değildi. Merak etmişlerdi ve uzaktan bakmakla meraklarını gideremediklerini görünce de lacilerinin içindeki kilolu bir yetkili yanımda almıştı soluğu. Hile mi yapıyor, makineyi mi soyuyor gibi şüphelerle hareket ettikleri açıktı. Kırk yıl düşünseler kazanmak istemeyen biri gelmezdi akıllarına.
Makinelerin ayarlarının değiştiğini sanmıyorum, muhtemelen bugün de aynıdır. Çünkü kumarhaneleri kazanma hırsıyla dolu olanlar doldurur, makinelere “Para para para” diyenler saldırır. İşletmecilerin dolayısıyla da makine üreticilerinin alıştığı da istediği de işin normali de budur. Bunun aksi durumlar garip karşılanır, şüphe uyandırır. Benim gibi… Akıllarına hiç getirmemişlerdir hangi düşünceyle oynadığımı. Nasıl akıl edebilirlerdi ki? Benim gibi kazanmak istemeden oynayan birine denk gelmek kolay olmasa gerek.
Yeterince içtiğime karar verip kalkmaya hazırlanırken “Bu jetonları kaybetsem iyi olur. Neme lazım, bir dahaki gelişimde gıcıklık mıcıklık yaparlar…” deyip jetonları 10’ar 20’şer atıp kaybetmiş, öyle çıkmıştım kumarhaneden.
Ne yazık ki bir daha gitmek kısmet olmamıştı, çünkü bir süre sonra kapatılmıştı kumarhaneler… Şirinlik yapayım, sempatik görüneyim derken hemen hemen giriştekine denk jetonlarım boşu boşuna gitmişti…
İlk kez gitmiyordum kumarhaneye ama öncekilerin hepsinde hırsla saldırmış kısa sürede kaybetmiştim bütün jetonlarımı. Değişmez bir kuraldı bu… Tabii sonuncusuna kadar…
Toksinsel Birikimlerin Karaciğere Neler Ettiği sorunsalında ve de Göbek Şişirmenin Kilosal Artışlarla Bağlantısı mevzuunda ve de bu ikisinin birbiriyle ilişkisi konusunda müthiş bir buluş yapmış durumdayım. Oscar’ı, Nobel’i, Pulitzer’i, Erik Festivali Birinci Erikliğini, En Sorunsal Değindirmeli Durumsallarla Bakarken Kiraz Tatma Birinciliğini, Altın Portakalı, Altın Kozayı, Karpuz Kabuğu Denize Düştü mü Düşmedi mi Karar Verme Merkezi Karar Vericiliği Onursal Karar Verici Ödülünü, Altın Palmiye’yi, Altın Ayı’yı, Bar Taburesine En Güzel Tüneyen Kelaynaklığı, Martılara En Güzel Simit Atma Ödülünü (Yolun Yarısını Geride Bırakalı Çok Olanlar kategorisindekini) falan, hatta bir söylentiye göre ödülümü vermek için Mars’ın Dünyaya yakın konuma gelmesini bekleyen yeşil adamların takdim edeceği Kızıl Mars Kumu ödülünü bile, yani ne var ne yok bütün ödüllerin tamamını garantilemiş durumdayım. Hidayete erdiğimden midir nedir “Terleyeceksin kardeşim…” dedim kendi kendime. Yaptığım keşif bu… Ne keşif ama… Toksinleri atmak, yağları eriyik kıvamına getirip kurtulmak için terlemeyi keşfettim ve de bütün her bir ödülü garantilemiş oldum di mi?.!
Hemen atladım üzerine ama kondisyon bisikletinde pedal çevirmeyi anlamsız hatta şavalakça bulmaya başlamam çok sürmedi. Ha babam de babam çevir dur… Garip bir durum… Pedallara yüklenirken kitap okumaya çalışıyorum, o da sarmıyor… Belli ki çiklet çiğnerken yürüyemez denilenlerdenim, ya okumaya dalıp pedal çevirmeyi bırakıyorum, ya da pedal çevirirken hülyalara gömülüyor kendimi türkuaz suların yaladığı kumsallarda ya da kızılağaçlarla kaplı ürperten esintili Karadeniz yamaçlarında falan buluyor ve de tek satır okuyamıyorum. Neyse ki bu bisikletten düşmek mümkün değil ama ben yine de bunu başaracağıma dair kesin kanılara sahip olmaya başladım. Azmedersem başaracağımdan eminim… Hem George Bush’tan ne eksiğim var, di mi? Baktım benden bisikletçi falan olması mümkün değil, ben aleti değil, alet beni zorlamalı dedim ve de gidilemeyen yürüyüşlerin yapıldığı malum aleti satın aldım. Şekilde görüldüğü gibi böylece ikinci kez her bir ödülü garantilemiş oldum. Di mi?
Gidilemeyen yürüyüşlerin yapıldığı aleti aldığımdan beri hep gözümün önünde beliriveriyor liseden bir arkadaşın köpeğine antrenman yaptırışı. Honda 125 motosikleti vardı bizimkinin, bir de yavruluk aşamasından henüz kurtulamamış Alman Kurdu. “Bu iti öyle bir hale getireceğim ki, ne uçan ne de kaçan kurtulabilecek elinden. Müthiş bir köpeğim olmalı, peşine düştüğünü kesin haklamalı…” diyen bizimkisi, garibim kurdu motorunun arkasına bağlar gaza yüklenmeye başlardı. Arada döner arkaya bakar hızlanıp hızlanmayacağına karar verirdi. Yeterli bulup durduğunda, üzerinde tavada yumurta yapacak kızgınlığa erişmiş olurdu garibim Alman Kurdu. Geçmiş zaman, Kurt mu elinden alındı yoksa motoru mu sattı tam hatırlayamıyorum. Şurası açık ki, bu, motor+sahip+köpek bileşimi bir şekilde bozulmayacak olsaydı ya motorun ya köpeğin ya da kendisinin ilişiği kesilecekti yaşamla. Ya da üçü birden çıkacaktı ıskartaya… İşte ne zaman yürüyüş bandının üzerine çıksam bu olay geliyor aklıma. Dilim bir karış uzamış şekilde nefes nefese makineye ayak uydurmaya çalışırken “Bu kadar hırs yapmasam iyi olacak. Yığılıp kalacağım…” demeden edemiyorum.
Aslında bunca hırs yaptım, ne zamandır tepiniyorum, ne göbekte küçülme ne de kantarın ibresinde düşme oldu. Nasıl olsun ki… Sonrasında bir tencere pilavı indirirsem mideye, “Az oldu, kuru fasulyeyi bundan böyle kazanda yapsam iyi olur” dersem mümkün mü? Her şeye rağmen kafam biraz çalışır, şeytana uymaya son verip bütün tavuğu yarıma, kızarmış patatesi de bir kiloya indirdim. Henüz etkisini görmesem de öğünlerdeki eski miktarlara çıkmamaya kesin kararlıyım.
Dolandırıcıların en sevdiği şeydir hırs ama onlar başkalarının hırslarıyla ilgilenirler. Karşılarındaki kişi ne kadar hırslıysa salladıkları zokayı o kadar kolay yutacağını iyi bilirler. Yeteneklerini fazla zorlamalarına gerek kalmaz hırslıları avlayabilmek için. Hırslıların en belirgin özelliğinin, elde edeceklerini düşündükleri şeye kilitlenip kalmaları ve bunun dışındaki hiçbir şeyi görmez hale gelmeleri olduğunu iyi bilirler. Bilmiyorum yine yapılıyor mu “Tebrikler, tatil kazandınız…” halleriyle sokaktaki insanları tuzağa düşürme üzerine kurulu pazarlamalar, daha doğru deyimle kazıklamalar. Bu hamleleri, “Benim ne özelliğim var, neden kazanıyorum?” diye karşılamayan zokayı yutuyor demektir. Tuzağa düşüp imzayı basanlar çok olmuş, epey kurbandan söz edilmişti yayın organlarında. Hatta aralarında ünlüler bile vardı… Aslında pazarlamacıların uyguladıkları yöntem illüzyonistlerin numaralarını gizlerken yaptıklarıyla aynı. Karşılarındakinin dikkatini numaralarından uzak bir noktaya çekerek aldatmacalarının fark edilmemesini sağlıyorlar. Malum eski numaradır, “Cambaza bak…” diyen cepçiler de aynı taktiği uygular, politikacılar da… Hırslı kumarbazlar ise bu kurnaz gözbağcıların en iyi müşterileridir.
Fabrika çıkışlı otomobillerde birkaç hafta sıra beklendiği günlerdi. Doğal olarak serbest piyasada epeyce fark konularak satılıyorlardı. Çevremden biri “Bir arkadaşımın babası galericilik yapıyor, o bana fabrika fiyatından Renault 11 verecek… Parayı verirsem bir hafta sonra alacağım arabayı…” dediğinde “Neden veriyor? Kimin nesidir, ne kadar tanıyorsun? Kolayca satacağı arabadan kazanabileceği paradan niye vazgeçsin?” şaşkınlığıyla tepki göstermiştim. Aslında neredeyse hiç tanımadığı insanlardı ve kaarsız araba vermeleri için en küçük sebep yoktu. Piyasaya yeni çıkan spor görünüşlü Renault 11’e çarpılmıştı ve gözü başka şey görmüyordu. Ne kadar, yapma etme parayı verme dediysem de dinletemedim. Kafaya takmıştı bir kere, gözü hiçbir şey görmüyordu, parayı kaptırdı… Tabii ne araba vardı ortalıkta, ne de olacağına dair tek işaret. Para kurtarılıncaya kadar az uğraşılmadı. Halen daha şaşırırım o paranın nasıl geri geldiğine…
Marmara Ereğlisi’ne gidiyordum… Bir Opel Manta’yla kapıştık… Hırs yapmam için yeterli sebepti bu… Çünkü rallilerde sözü edilen arabaydı Manta… Bende Flash vardı… Bir o geçiyor bir ben… Kelle koltukta kaptırmış ölümüne gidiyorduk ikimiz de… Kendime gelmek için Tekirdağ’a bir iki kilometre kaldı yazılı tabelayı görmem gerekmişti. Öyle hırslanmıştım ki Marmara Ereğlisi’ni geçtiğimi onlarca kilometre sonra ancak fark edebilmiştim. Kazanma hırsı çok fazla kör eder insanı, kilitlendiği hedeften başkasını görmez hale getirir tutsak ettiğini…
Birkaç gün önce gazetede gördüğüm erkeklerin tek elle araba kullanmasıyla ilgili araştırma ilginçti fakat sanki eksik kalmış gibiydi. Erkeklerin tek elle araba kullanmasının kalıtımsal bir nedeni de olamaz mı sorusu takıldı aklıma. Yüzyıllar boyunca at üstünde savaşan avlanan atalarımızdan bize miras kalmış olabilir mi bu davranış? Bir el atın koşumlarında diğeri silaha yapışmış halde dolaşan atalarımızı göz önünde bulundurmak gerekmez mi? At üzerinde olmadıklarında da muhakkak farklı araçlar vardır her bir elde. Kılıç kalkan gibi… Çalışırken de benzeri durum vardır ve çoğunlukla iki el farklı işlevlidir erkeklerde… Tarlada bir el koşumlarda bir el sabanda, örste demir döverken bir elde çekiç bir elde kısaç gibi… Oysa kadınlarda çoğunlukla iki el de aynı işi yapmıştır ve kadınlar için at üstünde olmak, savaşmak pek söz konusu değildi. Erkeklerdeki bu tetikte bulunma hali, diğeri direksiyondayken bir elin viteste durması, silahı tutmaya benzetilebilir mi? Bir el atta, diğeri silahta…
Doğaları gereği, erkek kazanmanın, kadın başarmanın peşindedir… Erkek kazanıp hükümdarlığını sürdürmek, kadın ise başarıp soyu devam ettirmeyi ister… Kazanmakla başarmak arasındaki temel fark budur. İstek yerine hırsı seçmenin yıkıcılığı getireceği de kesin gibidir. Hırsın tutsağı olmuş birinin ya kendine ya da başkalarına zarar vermesi kesin gibidir ve bunun sayısız örneğini görmek için geçmişe öylesine göz atmak bile yeterlidir.
Ve bizler avcıyız… Öne dönüktür gözlerimiz… Doğadaki avcılarda, burun da gözler gibi kulaklar gibi ileri bakar… Tek amacı avlamak olan avcılar, bütün duyularını seferber eder avı için. Oysa bizler zekamız sayesinde bütün duyularımıza ihtiyaç duymayız pek çok şey için. Aşağı dönüktür burun deliklerimiz… Çünkü av için kullanmayız burnumuzu, yiyeceğimize yöneliktir bu duyumuz. Başta gözler olmak üzere burun ve kulakların ne kadar öne dönük olduğu avcılıktaki yeteneğin göstergesidir.
Dört bir yandan gelebilecek avcı tehlikesi yüzünden yandadır av olanların gözleri. Her an avlanabileceklerini bildiklerinden etrafı kolaçan edip dururlar. Oysa avcıların meziyeti hedefe kilitlenmektir. O kadar ki, aynı türde en göze batan farklılıklar, aynı zamanda ne kadar avcı olduğunun da göstergesidir. Avcı olmanın göstergesi sayılan gözlerin ve kulakların daha fazla öne dönüklüğü, en iyi köpeklerde görülür. Kimi köpeklerde gözler ve kulaklar yanlara dönükken, kimilerinde öne bakar. Gözleri kulakları öne bakan köpekten sakınmak gerektiğinin çok kişi farkındadır. Tabii böyle olmayanlardan korkmamak gerektiğinin de…
Yani biz avcıyız, yani saldırganız, yani hırslıyız… Bildiğimiz en yok edici canlı olduğumuzu iyi biliriz… Kazanma hırsına kapılmayıp başarma isteğiyle hareket edenlerimiz olmasaydı çoktan yok etmiştik soyumuzu…
Hırs her düzeydeki insanda, dolayısıyla dahilerde de vardır. “Deha uzun bir sabırdır” diyen Thomas Edison ve çılgın bilim adamı tiplemesine tam anlamıyla uyan Nikola Tesla arasındaki fark buna iyi bir örnektir. Edison buluşlarını pazarlamak için her şeyi yaparken N.Tesla kazanıp kazanmamaya kafa bile yormuyordu. Tek amacı başarmak olan Tesla’nın dehasına o kadar çok şey borçludur ki insanlık… Elektrik ve elektroniğin temelleri onun bulduğu sistemler üzerinde kuruldu geliştirildi ve geliştirilmeye devam ediyor. Oysa T.Edison hep kazanmak istiyordu, kazandı ve buluşlarının hemen hepsi dönemleriyle birlikte bitip kapandı.
Edison’un kazanma hırsını anlatan güzel bir olay vardır ki günümüz hayvanseverlerinin tüylerini diken diken etmeye yeter. Şehir şebekesi için Tesla’nın bulduğu alternatif akımın seçilmesine engel olmak istiyor, doğru akımla işlettiği kendi sistemini kabul ettirmeye çalışıyordu. Bunun için direkler dikip kablolar döşeyerek birkaç sokağı aydınlatması yetmemiş olmalıydı. Alternatif akımın çok tehlikeli olduğunu gösterirse seçilmesine engel olabileceğini düşünüp yakaladığı sokak köpeklerine alternatif akım vererek terki diyar eyletti. Kazanamadı ama bunun nedeni köpekleri kızartmasının tepki görmesi değil, yerleştirmeye çalıştığı doğru akımın olumsuz yanları çokken, Tesla’nın alternatif akımının epeyce üstün özelliğinin bulunmasıydı. T.Edison kendi şebeke sistemini kabul ettirmek için bunları yaparken N.Tesla’nın umurunda bile olmadığından hiç kuşku duymam. Bir zamanlar ücretli elemanı olan Tesla dönüp bakmamıştır bile bu kabul ettirme kapışmasına… Eminim ki, O, çoktan yeni fikirlerinin peşine takılmıştı, yeni yeni “Nasıl başarırım…”larına cevap arıyordu.
Edison kazanıyor, Tesla başarıyordu ve bunu çok güzel belgeleyen bir fotoğraf bıraktı arkasında.
Sandalyeye oturmuş bacak bacak üstüne atmıştır… Etrafından birkaç metre uzunluğunda elektrik şerareleri akmaktadır… Yüzünde ise müthiş bir gülümseme vardır Nikola Tesla’nın.
Akio Morita 2. Dünya savaşının yıkımıyla dümdüz olmuş bir yerden, küllerin yıkıntıların arasından Sony’yi nasıl çıkarttığını anlatır bir solukta okuduğum Made In Sony adlı kitapta.
Geçmiş zaman, doğru hatırlamıyor olabilirim ama yanılmıyorsam yolculuğunun başlangıcı şöyleydi: Çalıştığı fabrika kapanmış işsiz kalmıştır. Evde oturup durmasına daha fazla dayanamayan karısının “Ne oturuyorsun öyle miskin miskin, yapacak şey bulamıyorsan git fabrikanın kapısını süpür…” diye paylamasıyla silkinip savaşın küllerini atar üstünden ve başarmaya başlar.
Sony böyle doğdu diye anlatır Akio Morita…
Başarmıştır ve ödülü de kazanmak olmuştur Bay Sony’nin. Ne oluyor nesli mi tükendi Bay Sony gibilerin? Artık kimseden duyulmuyor başarmak, herkes kazanmak diye tutturmuş, paralanıp duruyor.
Birkaç ay önce Teknoloji TV’de giyilebilir bilgisayarlar üzerinde çalışan firmanın yetkilisiyle konuşan muhabiri görünce pür dikkat kesildim. Şu fondan bu kadar para aldık, bilmem ne kadar kredi kullandık, şu kadar hızlı büyüyoruz diyen firma yetkilisine de, finans dışında ilgi alanı olmadığı izlenimi veren muhabire de fazla katlanamamıştım. Kazanmaktan söz eden sürüyle finans kanalı var, siz adınıza uygun olandan yani konunun teknolojik boyutundan söz edin, yani başardıklarınızı anlatın diye yakınarak değiştirmiştim kanalı. Tüm hevesimin kaçması için birkaç saniye yetmişti. Açtığım kanal Teknoloji TV, konu ise en yeni teknolojilerden biriydi ama işin finansal boyutunu konuşuyorlardı karşımdakiler. Yani başarmaktan değil kazanmaktan söz ediyorlardı…
Dünya öyle bir hale geldi ki kazanmak her şey sayılıyor artık… Bizim Mucitler programının bir bölümüne katılan büyük bir ABD teknoloji firmasının temsilcisi, tanıtımını tamamlamış yarışmacıya “Kaç yıl garanti veriyorsunuz?” diye sorduğunda salonu kaplayan sessizlik hiç gözümün önünden gitmiyor. Allahtan sunucu devreye girip konuyu asıl düzlemine çekmişti yeniden. En başarılı mucidin arandığı programda bir mucit icadından söz ediyor, dev bir firmanın ilgilisi icattaki Dolarizasyonun derdinde. Şaka gibiydi…
Çevresinden şerareler akarken yüzündeki gülümsemeyle sandalyesine kurulmuş Nikola Tesla gibi bir poz veremedikten sonra Dünyayı kazansan ne olacak?
Eyüp Şeker
YA BİLGİN YOKSA
KIRMIZIYI YEŞİLE YEŞİLİ KIRMIZIYA ÇEVİRMEK
Ayar bakan terazinin işe yaramazlığını ortaya çıkartan imalatçı için o tespiti yapması şaşırtıcı sayılmazdı. Zira başka bir nedenle katkı konusuna çok kafa yormuş aylarca çözüm bulmaya çalışmıştı.
İmalat sistemi yüzünden çalıştığı malzemenin üçte birinden fazlası toz ve talaş oluyordu. Bir sonraki sipariş için eritiliyordu bu tozlar ama yeni sipariş aynı ayar ve renkte değilse dönüştürmek sorun yaratıyordu. 14 ayar kırmızı altından kalan talaşlar, yeni sipariş 14 ayar veya 18 ayar yeşil altınsa dönüştürme işinin içinden çıkmanın bilinen bir hesabı yoktu. Zira kırmızı altının %75’i bakır %25’i gümüş… Oysa yeşil altında %75 gümüş %25 bakır olması gerekiyor. Yani tam tersi miktarlar söz konusu ve hurda talaşların içindeki fazla bakır alınamayacağına göre, %25 gümüş miktarını %75 yapmaya yetecek kadar saf altın eklemek gerekiyor. Ne kadar saf altın koyarsam %75 bakırlı alaşımı %75 gümüşlü yapabilirim sorusuna kafa patlatıp durmuştu. İmalatçıların kullandığı ayar yükseltme formülü vardı, fakat katkı oranlarını yükseltmenin değiştirmenin bilinen bir hesabı yoktu…
Çevresinde bu matematik hesabını yapmayı bilen birini bulamadı… Bir liseye veya dershaneye gidip sormayı akıl edememişti… O zamanlar ne internet ne de Google vardı… Üçlü orantıyı bilmiyorsam o zaman ben de tersten hareketle Pi sayısı gibi sabit bir sayı bulurum deyip başladı hesap yapmaya. İçindeki miktarları bildiği alaşımların birbirine oranını bulmaya çalışıyordu. Sabahlara kadar yaptığı hesaplar sonrasında 14 ayar ve 18 ayar için birer sabit sayı bulmayı başardı.
Oturdu Amstrad 128 bilgisayarında bir program yazmaya başladı. Elinde ne program kitabı vardı ne de programlamaya dair en küçük bilgisi… Bilgisayarla tanışmasına vesile olan ve Basic’ten söz edip duran arkadaşından öğreniyordu komutları… Bir de yazılmış programları inceleyerek anlamaya çalışıyordu… Günlerce sabahlara kadar yeşil ekranın karşısında kafa göz yararak ve işinden gücünden edip durduğu arkadaşını zırt pırt telefonla arayarak sonunda yazmayı başardı programı. Eriteceği altınların ayarlarını gümüş bakır oranlarını teker teker girdikten sonra, yapılacak ayarı ve gereken gümüş bakır oranlarını yazıyordu. Eğer katkılarda fazlalık söz konusuysa ne kadar saf altın ilave etmesi ve ne miktarda gümüş ya da bakır eklemesi gerektiğini gösteriyordu bilgisayar.
Bilgisizliğini sabahlara kadar iflahı sökülürcesine hesap yaparak gidermişti. Buna rağmen ortaya çıkardığı yazılım, çektiği eziyetlere fazlasıyla değmişti. Bilgisizliği yüzünden, lise öğrencilerinin kolayca çözebileceği bir matematik probleminin sonucuna çok zor yoldan ulaşabilmişti ve buna benzer durumları program yazarken de yaşamıştı. Bilmediği bir komutla karşılaştığında hep sapa ve uzun yollardan çözüme ulaşmaya çalışıp durmuştu. Sonunda varması gereken yere varıyordu ama canı çıkıyordu. Bilgisiz başın cezasını yine baş çekiyordu. Bir de, bilgisizliğin başarısızlıkta baş etken olduğunu, bilgisiz başın çoğunlukla sonuca ulaşamayacağını çok sağlam şekilde yani yaşayarak öğreniyordu. Bilgisizlikten kaynaklanan çaresizlikleri yaşayıp durmaktan daha iyi ne öğretebilir bilginin değerini?
Çok zor yoldan, kırmızıyı yeşile yeşili kırmızıya çevirmenin kolay yolunu bulmuştu…
İlk kez Amstrad 128 bilgisayarında yazdığı bu programı sonraki Bilgisayarı Atari 512’de yeniden yazdı. Aslında yazdığı programı bugünkü Exell’de hazırlamak birkaç dakikasını almaz insanın. Daha ilginci, ilkel de olsa Exell benzeri bir program vardı Atari’de ama o, formülleri hücrelere yerleştirmek yerine programı yeniden yazmayı yeğlemişti. Başarmanın keyfi her şeye değiyordu.
Hiç farkında bile değildi yaptığının bir ilk olduğunun ve gerçekte ne anlama geldiğinin… Atari’nin temsilciliğindekiler “Bugüne kadar bilgisayarı sizin gibi yoğun kullanan birini görmedik” dediğinde de fazla önemsememişti. Aradan yıllar geçtikten sonra ancak kavrayabildi yaptığının anlamını. Dünyanın en önemli bilgisayarcısının bu programdan çok etkilendiği rivayeti bile ulaşmıştı kendisine.
Onun için önemli olan kırmızıyı yeşil yapmaktı. Bir de bilgisizliğini bilgiye dönüştürmeyi başarmıştı.
Bilgisizlik önemli bir şey daha sağlar: Ne olacak cahil cesaretini… Atari bilgisayarının, disketleri tek taraflı okuyan 360 kilobyte’lık disket sürücüsüne takmıştı kafasını. 360 kilobyte kayıt yapabildiğim disketlerimi 720 kilobyte olarak kullanabilir miyim cinliğine kapılmıştı. Kurnazlıkta zirve yaptığı bir anda “Tıpkı plakların iki yüzünü dinlemek gibi… Neden olmasın? Makine iki yüzü okuyamıyorsa o zaman ben de manyetik bandı plaklar gibi altüst ederim…” deyip girişti… Plastik disket koruyucusunu açıp içindeki yuvarlak manyetik bandı ters çevirme fikrini hemen uygulamaya koymuştu. Plaklarda olduğu gibi diyordu… Açtı disketi ve incelerken jetonu düştü. Sadece disket sürücü iki yüzü de okuyabildiği için kapasite ikiye katlanmıştı. Yani yuvarlak manyetik bant hep aynı yöne dönüyordu. Oysa manyetik bandı alt üst etmek okunma yönünü tersine çevirmek demekti.
Cin fikirliliği gerçeğe toslamış, yanan kırmızıyla durdurulmuştu. Kendisine “Kurnazlığın alemi yok, kırmızıyı yeşil yapmak istiyorsan git 720’lik disket sürücü al…” diyecek kadar aklı vardı.
Hayli enteresan bir konudur disket meselesi. Aradan geçen zamanla PC bilgisayarlar ve 1.44’lük disketler doldurmuştu piyasayı. Herkesin elinde epeyce 720’lik disket vardı ama 1.44’lükler fazlasıyla cazipti. Az şey değildi iki kat kapasite, çaresizce yeni 1.44’lük disketlerden satın alınıyordu. Tanıdık bir bilgisayar programcısı “Ben 720’lik disketleri 1.44’lüğe çevirmenin yolunu buldum. 720’lik disketin sol alt köşesine 4 milimlik bir delik açınca disket okuyucu 1.44’lük kayıt yapıyor” deyince elindeki disketleri incelemeye başladı. Durumu fark etmesi çok sürmedi… Bütün disketlerde sağ dış köşede açılır kapanır kayıt engelleyici delik vardı. 1.44’lük disketin karşı köşesinde sabit bir delik daha varken 720’likte yoktu. Aslında disket sürücüsü bu delik sayesinde takılanın 720’lik mi yoksa 1.44’lük mü olduğunu anlıyordu… İşte bilgisayar programcısı buraya bir delik açmakla 720’likleri 1.44’lük yapmayı keşfetmişti. O zaman dikkatini eski Atari bilgisayarından kalma 360’lık disketleri çekti. 1.44’lükle aralarında hiçbir fiziksel fark olmadığını görünce, Atari’den kalma 360’lıklardan bir taneyi yeni bilgisayarına taktı. Sorunsuzca 1.44’lük olarak kabul edildiğini görmesiyle jetonu düştü… Onca yıldır hep disketlerdeki gelişme olarak sunulanların arasındaki tek fark bir delikten ibaretti. O kadar ki, yeni disket satmak için 360’lıkla 1.44’lük arasında piyasaya sürülen 720’liklerde deliği iptal etmek yetmişti… Aslında yeni nesil disketler değil, okuma hassasiyetleri ikiye katlanmış disket okuyucuları sürüyorlardı piyasaya ama sanki disketlerin kapasitesi artırılmış izlenimi veriyorlardı. Görünüşe bakılırsa içlerindeki manyetik bant aynıydı… Şekilleri şemailleri zaten aynıydı… Sadece disket okuyucular geliştiriliyor, beraberinde disket satabilmek için ya delik açılıyor veya piyasada delikliler varsa yenisinde kapatılıyordu. Tüketim ekonomisine uygundu yapılan… 360’lık delikli, 720’lik deliksiz, 1.44’lük delikli… Belli ki böyle sürüp gidecekti… Allahtan devreye CD’ler girdi de sona erdi bu delikli deliksiz hikayesi…
Disket sürücüler geliştiriliyordu ama zaten yeni sürücü almış olan kullanıcılara disket de satabilmek için halen kullanmakta oldukları disketlere kırmızı yakılıyor ve “İlerlemek istiyorsan yeni disketlerden al” deniyordu. Bir bilgisayar programcısı ise aynı yere delik açmayı akıl ederek kırmızıyı yeşile çevirmişti.
Ataköy 1. Kısım’la 2. Kısım arasındaki büyük göbekli kavşakta sağa dönüşte yayalara yol ver yazılı bir tabela vardır. Bunun nedeni, araçların karşıya geçişine yeşil ışık yandığında trafiği nispeten az olan sağa dönüşe de izin verilip yeşil yanmasıdır ama aynı zamanda sağ yoldaki yaya geçişine de yeşil yanmaktadır. Yerleştirilen o uyarı tabelasıyla sağa dönüş yapan araçların durması ve yayaların geçmesini beklemesi amaçlanmıştır. Yıllardır kullandığım bu yaya geçişinde bugüne kadar durup bekleyen iki ya da üç araca denk geldim. Diğerlerinin hepsi insanların yanından süratle geçip gitmişlerdir. Hem de el kol hareketleri yaparak, sayıp söverek “Ezerim ha…” halleriyle sürtünürcesine… Hiçbir sürücü farkında değildir yayaya yol verin yazılı tabelaların, o yüzden “Kör müsünüz, arabalara yani bize yeşil yanıyor…” halleriyle yayalara köpürmektedirler ve farkında bile değillerdir yayaların karşıya geçmesi için de yeşil yandığının. Başlarını çevirip yaya geçişi ışığına bile bakmazlarken uyarı tabelasını görmeleri mümkün mü? Arabasına kurulmuş ya gözü görmüyor kendisine yanan yeşilden başkasını, ne yayanın yeşilini, ne uyarı tabelasını, ne de kuralları getiriyor aklına. Çünkü geçirmiyor aklının ucundan kendisinden başkasını… Her zaman yayaya yol vermesi gerektiğinin ve “Yayaya yol ver” tabelası olması gerekmediğinin bile farkında değil direksiyona kurulanlar.
Denk geldiğim yol veren o araçlar yabancı plakalıydı. Büyük ihtimalle gurbetçiydiler ve ehliyet alırken öğretilmiş, can yakıcı cezalarla da belletilmişti bu önemli kural. Durup yol vermeleri için Türkçe bilmelerine, o tabelayı okumalarına bile gerek yoktu. Yapması gerekeni yapıyor ve yol veriyorlardı. Bize de öğretiliyor ehliyet alırken ama kimsenin umursadığı yok kuralları, tabelaları, yayaları. Ben kralım diyor direksiyonun başına geçen… Ve hiç aklından geçirmiyor trafik kurallarını… Çünkü ehliyet almaya yarayan bir takım bilgiler sanıyor trafik kurallarını ve unutup gidiyor… O iki üç yabancı aracın sürücüleri dışındakiler, direkte yanan yeşil olsa bile eğer yolda yaya varsa kendilerine hep kırmızı yandığını bilmiyorlardı, ya da bilmek işlerine gelmiyordu.
Bakırköy Taksim dolmuşundayım… Unkapanı Köprüsü’ne yakın bir yerde koşar adımlarla karşıdan karşıya geçmeye çalışan el ele tutuşmuş orta yaşlardaki çifti gören şoför kırık dökük bir dille “Şuraya bak nasıl geçiyorlar… Bunları almayacaksın İstanbul’a…” diye söylenirken hızını bile kesmedi. Sadece “Ezmen mi lazım…” diyebildim. Kuralları hatırlatmanın yarasızlığının farkındaydım, tartışmak da istemiyordum… Sonraları “Belki deli, belki alil, belki geri zekaalı, belki hayattan bıkmış, belki salak, belki çolak, belki can havlinde, belki sağır, belki kör, ezmen mi gerekiyor…” demediğime hep hayıflanmışımdır. Hiç farkında bile değildi yaya karşısında kendisine hep kırmızı yandığının. Nasıl ve ne zaman olursa olsun hak edip hak etmediğine bakmadan hemen şehri sahipleniyor, şehri hak etmeyi, kendisine hep yeşil yakmak sanıyordu. Herkes gibi, hepimiz gibi…
Sekiz on yıl kadar önce “Koyu renk arabalar daha çok kaza yapıyor” diyen Avustralyalı bilginleri duyduğumdan beri kafama takılmıştır “Karşı aracın koyu renk olması bende algılama eksiklikleri yaratabilir, burada sorun yok. Ya benim arabam koyu renkse ve öteye beriye bindirerek çarpışan otoya çevirmişsem? Bunun nasıl bir açıklaması olabilir?” sorusu. Bunun tek açıklaması “Karşıdakiler koyu rengi geç algıladıkları için gelip bana çarpıyorlar” olmamalı diye düşünüyorum. Sahip olduğum arabalara baktığımda üç tane açık renk arabamla hiç kaza yapmamışken, iki koyu rengi yamru yumru yaptığımı görüyorum. Ve bu kazaların tamamı çarpışma değil, duvarlara direklere kapılara sürtmeler hatta çarpmalardı epeyce bir kısmı. Kendime bakarak ortaya koyabildiğim en akla yatkın açıklama: Koyu renk araçlar sadece karşıdakilerin algılamasında sorun yaratmıyor, aynı zamanda kaportalarının koyu bir gölge hissi uyandırması yüzünden kendi sürücülerinin de algılamasında engel oluşturuyorlar. Bir ağaç veya direk siyah arabada daha az dikkat uyandırırken, beyaz kaporta adeta ışıldak veya ayna gibi davranıyor. Kazaya yeşil ışık yakan koyu rengin sırrı bu değilse nedir?
Milyonlarca spermden sadece biri geçiş iznini alabiliyor ve kapağı içeri atar atmaz arkadan gelenlere kırmızı yakılıp hücreye girmelerine izin verilmiyor. Mücadele burada bitmiyor, ardından kromozomların hangi parçalarına yeşil ışık yakılacağına geliyor sıra. Ana babadan gelen kromozomun rastlantısal yarıları birleşip yeni canlıyı oluşturuyor. Yeşil ışığı yakalayan yarılar tamam da, seçimi kaybeden yani kırmızı kartla oyun dışı bırakılan yarılar ne oluyor? Yaşamın özünde yamyamlık mı var? Savaşı kazanıp yeni canlı olması belirlenen, yani yeşil ışık yakılan, daha en başında güçlenmek için kırmızı ışık yakılan diğer yarılarla mı besleniyor?
Eyüp Şeker
NOT: Acılar tazeyken açık olmak zor, ancak yeni acılara ardına kadar açık kapılara katlanmak daha zor. Hep olduğu gibi yine kendimizi kandırmayı seçtik. Hemen bulundu günah keçisi Kara Yolları, irili ufaklı taşlar savrulmaya başladı bir bir ardına. Ardından ortaya çıkartıldı kavşağın şeytanlığı ve başladı şeytan taşlamalar, lanet yağdırmalar… Barış’ın katili kendisidir… Bunu herkes biliyor ama kimsenin işine gelmiyor içindeki suçluyu suçlamak… Kurallara uymayarak kendisiyle birlikte iki kişiyi daha öldürmüştür. Bunu da herkes biliyor fakat kimsenin işine gelmiyor içindeki katili suçlamak. Dürüst olamıyoruz, çünkü dürüst olmamak iliklerimize işlemiş… Ne yapalım ki dürüst olmak yerine suçlu olmayı seçmişiz bir kere. Barış kendisinin ve iki arkadaşının katilidir ama onların katili de bizleriz. Bunu da herkes biliyor… Buna rağmen hiç kimse içindeki katil ortaya çıksın istemiyor. Yetmedi mi, bıkmadık mı katletmekten, yorulmadık mı katilliklerimize bahaneler uydurup durmaktan?
Bu yollar bu kavşaklar birdenbire peydahlanmadı, havadan düşmedi… Mıcırlı hatalı berbat yollar, daha beter kavşaklar bilinmedik şeyler mi? Bütün bunlar bilinmezmiş gibi delicesine araba kullanıldığı yetmiyor sanki bir de hiçbir kural takılmayarak kan gölüne çevriliyor ortalık ve başlıyor olağan şüphelilere giydirmeler, günah keçilerine öfke boşaltmalar, işaret edilen şeytanlara taş yağdırmalar. İçimizdeki ikiyüzlü şeytanı ne zamana kadar böylesine koruyup kollayabileceğiz? Ne olacak yollar düzeltilse, mıcırlar yok edilse, kavşaklara çekidüzen verilse? Yine kan gölüne çevrilemeyecek mi ortalık?
Neyiz biz?
Ayar bakan terazinin işe yaramazlığını ortaya çıkartan imalatçı için o tespiti yapması şaşırtıcı sayılmazdı. Zira başka bir nedenle katkı konusuna çok kafa yormuş aylarca çözüm bulmaya çalışmıştı.
İmalat sistemi yüzünden çalıştığı malzemenin üçte birinden fazlası toz ve talaş oluyordu. Bir sonraki sipariş için eritiliyordu bu tozlar ama yeni sipariş aynı ayar ve renkte değilse dönüştürmek sorun yaratıyordu. 14 ayar kırmızı altından kalan talaşlar, yeni sipariş 14 ayar veya 18 ayar yeşil altınsa dönüştürme işinin içinden çıkmanın bilinen bir hesabı yoktu. Zira kırmızı altının %75’i bakır %25’i gümüş… Oysa yeşil altında %75 gümüş %25 bakır olması gerekiyor. Yani tam tersi miktarlar söz konusu ve hurda talaşların içindeki fazla bakır alınamayacağına göre, %25 gümüş miktarını %75 yapmaya yetecek kadar saf altın eklemek gerekiyor. Ne kadar saf altın koyarsam %75 bakırlı alaşımı %75 gümüşlü yapabilirim sorusuna kafa patlatıp durmuştu. İmalatçıların kullandığı ayar yükseltme formülü vardı, fakat katkı oranlarını yükseltmenin değiştirmenin bilinen bir hesabı yoktu…
Çevresinde bu matematik hesabını yapmayı bilen birini bulamadı… Bir liseye veya dershaneye gidip sormayı akıl edememişti… O zamanlar ne internet ne de Google vardı… Üçlü orantıyı bilmiyorsam o zaman ben de tersten hareketle Pi sayısı gibi sabit bir sayı bulurum deyip başladı hesap yapmaya. İçindeki miktarları bildiği alaşımların birbirine oranını bulmaya çalışıyordu. Sabahlara kadar yaptığı hesaplar sonrasında 14 ayar ve 18 ayar için birer sabit sayı bulmayı başardı.
Oturdu Amstrad 128 bilgisayarında bir program yazmaya başladı. Elinde ne program kitabı vardı ne de programlamaya dair en küçük bilgisi… Bilgisayarla tanışmasına vesile olan ve Basic’ten söz edip duran arkadaşından öğreniyordu komutları… Bir de yazılmış programları inceleyerek anlamaya çalışıyordu… Günlerce sabahlara kadar yeşil ekranın karşısında kafa göz yararak ve işinden gücünden edip durduğu arkadaşını zırt pırt telefonla arayarak sonunda yazmayı başardı programı. Eriteceği altınların ayarlarını gümüş bakır oranlarını teker teker girdikten sonra, yapılacak ayarı ve gereken gümüş bakır oranlarını yazıyordu. Eğer katkılarda fazlalık söz konusuysa ne kadar saf altın ilave etmesi ve ne miktarda gümüş ya da bakır eklemesi gerektiğini gösteriyordu bilgisayar.
Bilgisizliğini sabahlara kadar iflahı sökülürcesine hesap yaparak gidermişti. Buna rağmen ortaya çıkardığı yazılım, çektiği eziyetlere fazlasıyla değmişti. Bilgisizliği yüzünden, lise öğrencilerinin kolayca çözebileceği bir matematik probleminin sonucuna çok zor yoldan ulaşabilmişti ve buna benzer durumları program yazarken de yaşamıştı. Bilmediği bir komutla karşılaştığında hep sapa ve uzun yollardan çözüme ulaşmaya çalışıp durmuştu. Sonunda varması gereken yere varıyordu ama canı çıkıyordu. Bilgisiz başın cezasını yine baş çekiyordu. Bir de, bilgisizliğin başarısızlıkta baş etken olduğunu, bilgisiz başın çoğunlukla sonuca ulaşamayacağını çok sağlam şekilde yani yaşayarak öğreniyordu. Bilgisizlikten kaynaklanan çaresizlikleri yaşayıp durmaktan daha iyi ne öğretebilir bilginin değerini?
Çok zor yoldan, kırmızıyı yeşile yeşili kırmızıya çevirmenin kolay yolunu bulmuştu…
İlk kez Amstrad 128 bilgisayarında yazdığı bu programı sonraki Bilgisayarı Atari 512’de yeniden yazdı. Aslında yazdığı programı bugünkü Exell’de hazırlamak birkaç dakikasını almaz insanın. Daha ilginci, ilkel de olsa Exell benzeri bir program vardı Atari’de ama o, formülleri hücrelere yerleştirmek yerine programı yeniden yazmayı yeğlemişti. Başarmanın keyfi her şeye değiyordu.
Hiç farkında bile değildi yaptığının bir ilk olduğunun ve gerçekte ne anlama geldiğinin… Atari’nin temsilciliğindekiler “Bugüne kadar bilgisayarı sizin gibi yoğun kullanan birini görmedik” dediğinde de fazla önemsememişti. Aradan yıllar geçtikten sonra ancak kavrayabildi yaptığının anlamını. Dünyanın en önemli bilgisayarcısının bu programdan çok etkilendiği rivayeti bile ulaşmıştı kendisine.
Onun için önemli olan kırmızıyı yeşil yapmaktı. Bir de bilgisizliğini bilgiye dönüştürmeyi başarmıştı.
Bilgisizlik önemli bir şey daha sağlar: Ne olacak cahil cesaretini… Atari bilgisayarının, disketleri tek taraflı okuyan 360 kilobyte’lık disket sürücüsüne takmıştı kafasını. 360 kilobyte kayıt yapabildiğim disketlerimi 720 kilobyte olarak kullanabilir miyim cinliğine kapılmıştı. Kurnazlıkta zirve yaptığı bir anda “Tıpkı plakların iki yüzünü dinlemek gibi… Neden olmasın? Makine iki yüzü okuyamıyorsa o zaman ben de manyetik bandı plaklar gibi altüst ederim…” deyip girişti… Plastik disket koruyucusunu açıp içindeki yuvarlak manyetik bandı ters çevirme fikrini hemen uygulamaya koymuştu. Plaklarda olduğu gibi diyordu… Açtı disketi ve incelerken jetonu düştü. Sadece disket sürücü iki yüzü de okuyabildiği için kapasite ikiye katlanmıştı. Yani yuvarlak manyetik bant hep aynı yöne dönüyordu. Oysa manyetik bandı alt üst etmek okunma yönünü tersine çevirmek demekti.
Cin fikirliliği gerçeğe toslamış, yanan kırmızıyla durdurulmuştu. Kendisine “Kurnazlığın alemi yok, kırmızıyı yeşil yapmak istiyorsan git 720’lik disket sürücü al…” diyecek kadar aklı vardı.
Hayli enteresan bir konudur disket meselesi. Aradan geçen zamanla PC bilgisayarlar ve 1.44’lük disketler doldurmuştu piyasayı. Herkesin elinde epeyce 720’lik disket vardı ama 1.44’lükler fazlasıyla cazipti. Az şey değildi iki kat kapasite, çaresizce yeni 1.44’lük disketlerden satın alınıyordu. Tanıdık bir bilgisayar programcısı “Ben 720’lik disketleri 1.44’lüğe çevirmenin yolunu buldum. 720’lik disketin sol alt köşesine 4 milimlik bir delik açınca disket okuyucu 1.44’lük kayıt yapıyor” deyince elindeki disketleri incelemeye başladı. Durumu fark etmesi çok sürmedi… Bütün disketlerde sağ dış köşede açılır kapanır kayıt engelleyici delik vardı. 1.44’lük disketin karşı köşesinde sabit bir delik daha varken 720’likte yoktu. Aslında disket sürücüsü bu delik sayesinde takılanın 720’lik mi yoksa 1.44’lük mü olduğunu anlıyordu… İşte bilgisayar programcısı buraya bir delik açmakla 720’likleri 1.44’lük yapmayı keşfetmişti. O zaman dikkatini eski Atari bilgisayarından kalma 360’lık disketleri çekti. 1.44’lükle aralarında hiçbir fiziksel fark olmadığını görünce, Atari’den kalma 360’lıklardan bir taneyi yeni bilgisayarına taktı. Sorunsuzca 1.44’lük olarak kabul edildiğini görmesiyle jetonu düştü… Onca yıldır hep disketlerdeki gelişme olarak sunulanların arasındaki tek fark bir delikten ibaretti. O kadar ki, yeni disket satmak için 360’lıkla 1.44’lük arasında piyasaya sürülen 720’liklerde deliği iptal etmek yetmişti… Aslında yeni nesil disketler değil, okuma hassasiyetleri ikiye katlanmış disket okuyucuları sürüyorlardı piyasaya ama sanki disketlerin kapasitesi artırılmış izlenimi veriyorlardı. Görünüşe bakılırsa içlerindeki manyetik bant aynıydı… Şekilleri şemailleri zaten aynıydı… Sadece disket okuyucular geliştiriliyor, beraberinde disket satabilmek için ya delik açılıyor veya piyasada delikliler varsa yenisinde kapatılıyordu. Tüketim ekonomisine uygundu yapılan… 360’lık delikli, 720’lik deliksiz, 1.44’lük delikli… Belli ki böyle sürüp gidecekti… Allahtan devreye CD’ler girdi de sona erdi bu delikli deliksiz hikayesi…
Disket sürücüler geliştiriliyordu ama zaten yeni sürücü almış olan kullanıcılara disket de satabilmek için halen kullanmakta oldukları disketlere kırmızı yakılıyor ve “İlerlemek istiyorsan yeni disketlerden al” deniyordu. Bir bilgisayar programcısı ise aynı yere delik açmayı akıl ederek kırmızıyı yeşile çevirmişti.
Ataköy 1. Kısım’la 2. Kısım arasındaki büyük göbekli kavşakta sağa dönüşte yayalara yol ver yazılı bir tabela vardır. Bunun nedeni, araçların karşıya geçişine yeşil ışık yandığında trafiği nispeten az olan sağa dönüşe de izin verilip yeşil yanmasıdır ama aynı zamanda sağ yoldaki yaya geçişine de yeşil yanmaktadır. Yerleştirilen o uyarı tabelasıyla sağa dönüş yapan araçların durması ve yayaların geçmesini beklemesi amaçlanmıştır. Yıllardır kullandığım bu yaya geçişinde bugüne kadar durup bekleyen iki ya da üç araca denk geldim. Diğerlerinin hepsi insanların yanından süratle geçip gitmişlerdir. Hem de el kol hareketleri yaparak, sayıp söverek “Ezerim ha…” halleriyle sürtünürcesine… Hiçbir sürücü farkında değildir yayaya yol verin yazılı tabelaların, o yüzden “Kör müsünüz, arabalara yani bize yeşil yanıyor…” halleriyle yayalara köpürmektedirler ve farkında bile değillerdir yayaların karşıya geçmesi için de yeşil yandığının. Başlarını çevirip yaya geçişi ışığına bile bakmazlarken uyarı tabelasını görmeleri mümkün mü? Arabasına kurulmuş ya gözü görmüyor kendisine yanan yeşilden başkasını, ne yayanın yeşilini, ne uyarı tabelasını, ne de kuralları getiriyor aklına. Çünkü geçirmiyor aklının ucundan kendisinden başkasını… Her zaman yayaya yol vermesi gerektiğinin ve “Yayaya yol ver” tabelası olması gerekmediğinin bile farkında değil direksiyona kurulanlar.
Denk geldiğim yol veren o araçlar yabancı plakalıydı. Büyük ihtimalle gurbetçiydiler ve ehliyet alırken öğretilmiş, can yakıcı cezalarla da belletilmişti bu önemli kural. Durup yol vermeleri için Türkçe bilmelerine, o tabelayı okumalarına bile gerek yoktu. Yapması gerekeni yapıyor ve yol veriyorlardı. Bize de öğretiliyor ehliyet alırken ama kimsenin umursadığı yok kuralları, tabelaları, yayaları. Ben kralım diyor direksiyonun başına geçen… Ve hiç aklından geçirmiyor trafik kurallarını… Çünkü ehliyet almaya yarayan bir takım bilgiler sanıyor trafik kurallarını ve unutup gidiyor… O iki üç yabancı aracın sürücüleri dışındakiler, direkte yanan yeşil olsa bile eğer yolda yaya varsa kendilerine hep kırmızı yandığını bilmiyorlardı, ya da bilmek işlerine gelmiyordu.
Bakırköy Taksim dolmuşundayım… Unkapanı Köprüsü’ne yakın bir yerde koşar adımlarla karşıdan karşıya geçmeye çalışan el ele tutuşmuş orta yaşlardaki çifti gören şoför kırık dökük bir dille “Şuraya bak nasıl geçiyorlar… Bunları almayacaksın İstanbul’a…” diye söylenirken hızını bile kesmedi. Sadece “Ezmen mi lazım…” diyebildim. Kuralları hatırlatmanın yarasızlığının farkındaydım, tartışmak da istemiyordum… Sonraları “Belki deli, belki alil, belki geri zekaalı, belki hayattan bıkmış, belki salak, belki çolak, belki can havlinde, belki sağır, belki kör, ezmen mi gerekiyor…” demediğime hep hayıflanmışımdır. Hiç farkında bile değildi yaya karşısında kendisine hep kırmızı yandığının. Nasıl ve ne zaman olursa olsun hak edip hak etmediğine bakmadan hemen şehri sahipleniyor, şehri hak etmeyi, kendisine hep yeşil yakmak sanıyordu. Herkes gibi, hepimiz gibi…
Sekiz on yıl kadar önce “Koyu renk arabalar daha çok kaza yapıyor” diyen Avustralyalı bilginleri duyduğumdan beri kafama takılmıştır “Karşı aracın koyu renk olması bende algılama eksiklikleri yaratabilir, burada sorun yok. Ya benim arabam koyu renkse ve öteye beriye bindirerek çarpışan otoya çevirmişsem? Bunun nasıl bir açıklaması olabilir?” sorusu. Bunun tek açıklaması “Karşıdakiler koyu rengi geç algıladıkları için gelip bana çarpıyorlar” olmamalı diye düşünüyorum. Sahip olduğum arabalara baktığımda üç tane açık renk arabamla hiç kaza yapmamışken, iki koyu rengi yamru yumru yaptığımı görüyorum. Ve bu kazaların tamamı çarpışma değil, duvarlara direklere kapılara sürtmeler hatta çarpmalardı epeyce bir kısmı. Kendime bakarak ortaya koyabildiğim en akla yatkın açıklama: Koyu renk araçlar sadece karşıdakilerin algılamasında sorun yaratmıyor, aynı zamanda kaportalarının koyu bir gölge hissi uyandırması yüzünden kendi sürücülerinin de algılamasında engel oluşturuyorlar. Bir ağaç veya direk siyah arabada daha az dikkat uyandırırken, beyaz kaporta adeta ışıldak veya ayna gibi davranıyor. Kazaya yeşil ışık yakan koyu rengin sırrı bu değilse nedir?
Milyonlarca spermden sadece biri geçiş iznini alabiliyor ve kapağı içeri atar atmaz arkadan gelenlere kırmızı yakılıp hücreye girmelerine izin verilmiyor. Mücadele burada bitmiyor, ardından kromozomların hangi parçalarına yeşil ışık yakılacağına geliyor sıra. Ana babadan gelen kromozomun rastlantısal yarıları birleşip yeni canlıyı oluşturuyor. Yeşil ışığı yakalayan yarılar tamam da, seçimi kaybeden yani kırmızı kartla oyun dışı bırakılan yarılar ne oluyor? Yaşamın özünde yamyamlık mı var? Savaşı kazanıp yeni canlı olması belirlenen, yani yeşil ışık yakılan, daha en başında güçlenmek için kırmızı ışık yakılan diğer yarılarla mı besleniyor?
Eyüp Şeker
NOT: Acılar tazeyken açık olmak zor, ancak yeni acılara ardına kadar açık kapılara katlanmak daha zor. Hep olduğu gibi yine kendimizi kandırmayı seçtik. Hemen bulundu günah keçisi Kara Yolları, irili ufaklı taşlar savrulmaya başladı bir bir ardına. Ardından ortaya çıkartıldı kavşağın şeytanlığı ve başladı şeytan taşlamalar, lanet yağdırmalar… Barış’ın katili kendisidir… Bunu herkes biliyor ama kimsenin işine gelmiyor içindeki suçluyu suçlamak… Kurallara uymayarak kendisiyle birlikte iki kişiyi daha öldürmüştür. Bunu da herkes biliyor fakat kimsenin işine gelmiyor içindeki katili suçlamak. Dürüst olamıyoruz, çünkü dürüst olmamak iliklerimize işlemiş… Ne yapalım ki dürüst olmak yerine suçlu olmayı seçmişiz bir kere. Barış kendisinin ve iki arkadaşının katilidir ama onların katili de bizleriz. Bunu da herkes biliyor… Buna rağmen hiç kimse içindeki katil ortaya çıksın istemiyor. Yetmedi mi, bıkmadık mı katletmekten, yorulmadık mı katilliklerimize bahaneler uydurup durmaktan?
Bu yollar bu kavşaklar birdenbire peydahlanmadı, havadan düşmedi… Mıcırlı hatalı berbat yollar, daha beter kavşaklar bilinmedik şeyler mi? Bütün bunlar bilinmezmiş gibi delicesine araba kullanıldığı yetmiyor sanki bir de hiçbir kural takılmayarak kan gölüne çevriliyor ortalık ve başlıyor olağan şüphelilere giydirmeler, günah keçilerine öfke boşaltmalar, işaret edilen şeytanlara taş yağdırmalar. İçimizdeki ikiyüzlü şeytanı ne zamana kadar böylesine koruyup kollayabileceğiz? Ne olacak yollar düzeltilse, mıcırlar yok edilse, kavşaklara çekidüzen verilse? Yine kan gölüne çevrilemeyecek mi ortalık?
Neyiz biz?
DOĞRU NASIL DOĞRU OLMAZ
KAVRAMLAR NASIL KAVRAMSIZLAŞTIRILIR
Bilim, ihtiyaçlara cevap vermek için doğrudan veya dolaylı olarak sanayiyi besler. İhtiyaç doğrultusunda yapılan bilimsel araştırma geliştirme çalışmaları doğrudan bilimsel destektir. Dolaylı bilimsel desteklerde ise, bilimsel bir buluş akla hiç getirilmeyen alete dönüşebilir. Böyle hallerde dolaylı destek verilmiş olur sanayiye, yani yaşama… CD çalarlara hayat veren lazer ışınını bulan Fransız bilginlerdi ve akıllarından bile geçirmemişlerdi CD çalarları. Japonlar ise “Yaşam içindir bilim…” deyip Fransız lazerini aldılar, CD çalar olarak yaşama sundular.
Bilginin, özellikle de bilimsel bilginin doğru olması, ondan yararlanılarak ortaya çıkartılanın her zaman doğru olacağı anlamına gelmez.
Kapalıçarşı’nın imalatçı hanlarından birindeki ona yakın insanın toplandığı küçük dükkanda Japon malı elektronik kuyumcu terazisinin tanıtımı yapılıyordu. Tanıtımı yapan firma temsilcisinin ağzı kulaklarındaydı… Terazisinin eşsiz özelliğini heyecanla anlatırken öylesine emindi ki kendinden. “Müthiş bir şey… Dünyada tek… Bundan başka altın ayarı bakan terazi yok…” diye sayıp dökerken ayar bakmanın yöntemini anlatıyordu. Arada bir duruyor çevresini sarmış kuyumcuları süzüyordu… Yüzüne iyice yayılmış gülümseme, ayar bakan terazisine ne kadar güvendiğinin işaretiydi.
Sadece teraziyi tanıtan değil, izleyenler de heyecanlıydı. Bunun için haklı gerekçeleri vardı… Ayar tespit laboratuarlarının en hızlısından yarım günde alınabilen analiz sonucunu bekleme derdine son verecek icat karşılarında duruyordu. Laboratuarların kimyasal işlemlerle yaptığı tespitler artık bu muhteşem teraziyle birkaç saniyede gerçekleştirilecekti. Büyük ilgi ve merakla pür dikkat dinliyorlardı anlatılanları. Temsilci kendinden çok emin olsa bile giriştiği bu sınavda başarısız olmasının kuyumculuk sektörünün kapılarının yüzüne kapanması anlamına geldiğini bilmenin huzursuzluğunu yaşıyordu.
Aslında hassas elektronik kuyumcu terazisiydi tanıtılan… İlave parçaları diğerlerinden farkını yaratıyordu… Üzerine yerleştirilen silindir şeklinde bir su kabı ve kabın içinde de tartı yapmayı sağlayan ilave parçaları vardı. Gerekirse bunlar çıkartılabiliyor, sadece terazi olarak kullanılabiliyordu… Çalışma sistemi çok basit olan terazinin iki katı vardı. Bu katlardan biri terazinin saf su doldurulan su kabının içinde, diğeri ise suya temas etmeyecek şekilde dışarıdaydı. Ürün önce dışarıdaki rafa konulup normal şekilde tartılıyor, ardından saf suyun içindeki rafa yerleştirilerek tartılıyordu. Terazinin mikro işlemcisi suyun kaldırma kuvvetinin yarattığı bu ağırlık farkından yola çıkarak altının ayarını hesaplıyordu.
Özetle, birileri çok parlak bir fikir bulup ayar bakan teraziyi üretmişti..! Birisi de bu parlak fikrin ürününü Japonya’dan alıp getirmişti…
Ağzı kulaklarında olan temsilci, önce 14 ayar bir bileziğin ayarına baktı, hemen hemen dörtte bir ayar yüksek çıktı. Bir başkasına baktı, o da yaklaşık üçte bir ayar düşük çıktı. İzleyenler böyle bir şeye hiç ihtimal vermediğinden şaşkınlıkla birbirine bakıyor, hiçbiri bir şey söyleyemiyordu. “Nasıl olur, bu kadar düşük ayarlı olamaz… O kadar yüksek ayar çıkmaması lazım…” itirazları üzerine firma temsilcisi tekrar baktı bileziklerin ayarlarına. Hayır, hata yoktu… İkisi de 14 ayardı ama birinin ayarı düşüktü, yani ayıplı imalattı, diğerinin ayarı ise yüksekti, yani imalatçı gereksiz yere fazla miktarda altın koyup kendisini zarara sokmuştu. Öylece kalakalmış kuyumcuların hiçbiri bir şey söyleyemiyor, firma temsilcisi ise iyiden iyiye omuzları kabarmış fazlasıyla kendinden emin şekilde onları süzüyordu. Adeta mest olmuştu… Ayıplı malı yakalamış, bir anlamda sahtekaarlığı ortaya çıkartmıştı. Tanıtımı izleyen kuyumcular ise şaşkındılar… Anlayamıyorlardı… Binde iki üç gibi farklılıkların anlaşılabilir tarafı vardı ama dörtte bir üçte bir ayar yanlışlık olabileceğini akılları almıyordu.
İzleyenlerin arasındaki gençten bir imalatçı “Bir saniye, bu terazinin doğru ayar bakması imkaansız. Bileziklerde hata yok, yanlış olan bu terazi…” dediğinde herkes ona döndü. “Bu bileziklerin biri kırmızı, yani ayarı düşük çıkan… Diğeri ise yeşil, onun da ayarı yüksek çıktı. Bu çok normal, çünkü kırmızı altında bakır fazladır, yeşilde ise gümüş. Gümüşün özgül ağırlığı bakırdan fazladır. O yüzden yeşil altın, yani gümüşü fazla olan yüksek ayarlı çıkıyor, kırmızı altın da düşük… Bu terazinin doğru ayar bakabilmesi için bütün imalatlar sadece ya kırmızı olmalı, yani altına bakırdan başka şey asla katılmamalı, ya da sadece yeşil olmalı, yani altına gümüşten başka şey asla katılmamalı. Fakat bu imkaansız… Malum çok önemli olsa bile tek mesele altının rengi değil, sertliği yumuşaklığı imalat için çok önemli. Neredeyse her ürünün alaşımları farklıdır… Katkı oranları değiştirilerek üretilecek olana uygun farklı renkler ve sertlikler elde edilir… Hem altın alaşımlarında sadece bakır ve gümüş kullanılmıyor ki, farklı miktarlarda çinko nikel paladyum gibi metallerde katılıyor. Bir de yeni yeni sektöre girmeye başlayan hazır katkı maddeleri var ki bunlarda ne olduğu belli bile değil. Üretici firma sır olarak saklıyor… Özetle bu terazi ayar bakamaz, yani hiç bir işe yaramaz… Gözlerimiz bile bundan daha hassastır ayarı tespit etmekte…” diyerek sözlerini tamamladığında küçük dükkan bayram yerine döndü.
Herkes öyle rahatlamıştı ki, tutulup kalmış diller bir anda çözülmüş kasvet kaybolup gitmişti. Coşkulu tebrikler yağıyordu… Karabasandan uyanmış gibiydiler… Az önceki halinden eser kalmamış firma temsilcisinin yüzü kireç gibi olmuştu, oturabilecek bir yer aradı. Bütün hayalleri tüm geleceği bir anda uçup gitmişti. Kim bilir ne umutlarla getirmişti ayar bakan teraziyi Japonya’dan.
Aslında daha anlaşılmaz olan terazinin üretilme süreciydi. Bu olayın yaşandığı yıllarda elektronik hassas tartı konusu yeni yeni gelişiyordu ve üretecek olanın epeyce ileri teknolojiye sahip olması gerekiyordu. Bilgisayarların yeni yeni yaşamımıza girmeye başladığı o yıllarda Dünyada belli başlı üç beş firma üretebiliyordu elektronik hassas terazileri. Hal böyleyken, yüksek teknolojiye sahip böyle bir fabrikada biri parlak bir fikir ortaya atmış, diğerleri onaylamış ve üretilmesine karar verilmişti. Bütün bu tasarım ve üretim sürecinde hiçbir mühendisin aklına “Altında sabit alaşım mı var, farklı alaşımlarda sonuç ne olur?” gibi sorular gelmemişti. Ve parlak bir fikir diyen onca mühendisin, pek çok üniversite mezununun göremediğini, sıradan bir kuyumcu, lise bilgisiyle hemen yakalamıştı. Sorulsa bir tekinin bile özgül ağırlığını söyleyemezdi ama özgül ağırlığın ne demek olduğunu öğrenmişti lisede ve unutmamıştı.
İşe yaramaz bir alet olduğunu ortaya çıkartan imalatçı atölyesine gidip teller ve teneke parçalarıyla düzeneğin benzerini yaparak kendi elektronik terazisine kurmuştu. Amacı bu yöntemin işe yarar hale getirilip getirilemeyeceğini görmekti. Kesin sonuç almanın mümkün olmadığını biliyordu. Renk farklılıklarını göz ardı etmiş Japon terazisinin bu eksikliği giderilirse gerçeğe daha yakın sonuçlar alınabilir mi sorusuna takılmıştı aklı. Japon terazisi katkıdaki çeşitliği yok saymıştı. Gözleme dayalı renk tespiti hesaplamaya daahil edildiğinde daha sağlıklı sonuç alınabilir mi sorusu hareket noktasıydı. Atari bilgisayarının başına geçip küçük bir program yazdı. Japon terazisinde, dışarıdaki ve su içindeki ağırlık olmak üzere iki veri vardı. Bunlara üçüncü veri olarak rengi, yani tahmini gümüş bakır oranını ekledi. Yeşil %65 gümüş %35 bakır, Kırmızı %25 gümüş %75 bakır, Portakal %55 gümüş %45 bakır, Kayısı %45 gümüş %55 bakır gibi oranları bilgisayar programına ekledi. Ayarı bakılacak parçanın dışarıdaki ve su içindeki ağırlıklarını bilgisayara giriyor, ardından da gözleme dayalı renk değerini, örneğin “Portakal”ı seçiyordu. Japon terazisinden daha yakın sonuçlar elde etmeyi başarmıştı. Buna rağmen güvenilir bir yöntem olmaktan çok uzaktı. Çünkü gümüş ve bakır dışındaki pek çok katkıyı gözlemle kestirmek mümkün değildi. Diğer önemli bir etken de alaşımın yoğunluğuydu. Döküm malzeme süngersi yapısı yüzünden düşük ayarlı çıkarken, haddelenmiş veya çekiçlenmiş malzeme yüksek ayarlı gözüküyordu. Aynı döküm alaşım haddeden geçirilir veya çekiçlenirse ayarı yükseliyordu. Komşularına kendi sunumunu yaptıktan sonra düzeneği kaldırıp atmıştı.
Bilimsel doğrudan yola çıkılmış, doğru olmayana ulaşılmıştı ve sonunda yine doğruyla kesilmişti doğru olmayanın yolu.
Bilim bilimkurguyla da içli dışlıdır. Aslında, bilim ve bilimkurgu birbirinden beslenir demek daha doğru olacaktır. İletişim uydularının mimarı Arthur Clarck buna iyi örnektir. Düşünmüş, düşündüklerini yazıya dökmüş, bilim ve sanayi de bu düşüncesini hayata geçirmiştir.
Yine de tüm zamanların en büyük bilimkurgu yazarının yanına bile yaklaşan olmamıştır bugüne dek. Roket kavramı bile ortada yokken Ay’a göndermiştir insanları, denizaltı adı bile çok çok uzakken, fersah fersah dolaştırmıştır insanları denizler altında. Hatta kuşlardan ve balonlardan başkasının uçamayacağına inanılan yıllarda “Bu kadar da olmaz…” diyen yayıncıların fazla saçma bulup yayınlamaması yüzünden bir kenara atılmış, yakın zamanda rastlantıyla bulunup ortaya çıkartılan romanında, sokaklarında arabalar yerine uçakların gezindiği şehirlerden söz etmiştir. Tıpkı günümüz bilimkurgusunun yıldızı Star Wars’lardaki gibi…
Belli yaşın üstündekiler hemen anlasa da daha küçükler fark edememişlerdir Jules Verne’den söz ettiğimi.
Jules Verne’in gelmiş geçmiş en büyük bilimkurgu yazarı olduğunda hemen herkes hemfikirdir. Yaşıtım olan eski belediye başkanı semtteki küçük parka küçücük bir büstünü yerleştirmişti. Her milletin çirkini vardır… İşte bu türden bir takım Fransız politikacılar, kendi arşivlerindeki belgeleri bile görmezden gelerek, tarihçilere kulaklarını tıkayarak Ermenilere soykırım yaptığımız iftirası atmaya kalkışınca öfkelenen bazı insanlar Jules Verne’in küçük büstünden çıkarttılar hırslarını. Oysa çok önemli bir şeyi atlıyorlardı; O’nun Fransız olmadığını anlayamıyorlardı büstün parktan kaldırılmasını isteyen öfkeli insanlar. Bu dehadan iki satır okumuş birinin, Fransız’dır diyerek O’nu silip atmaya kalkışması mümkün mü? Aksine, böyle bir akıl dışılığı aklının ucundan bile geçirmezken, O’nu yakınlaştırmanın çarelerini arardı. Arzın Merkezine Seyahat’i, Esrarengiz Ada’yı, Ay’a Seyahat’i ve diğerlerini yazan biri artık Tibetlidir, Avustralyalıdır, Şililidir, Türk’tür, İngiliz’dir, Almandır, Kenyalıdır, Beyrutludur, Filistinlidir, Bağdatlıdır ama benim için O en çok Bakırköylüdür… Jules Verne, dehasının eşsiz ürünlerini sergilemeye başladıktan sonra artık Fransız değildir, tüm insanlığın malı olmuştur. O’nun gibi tüm insanlığın malı olmuş dehaların nerede doğduklarına nereli olduklarına nerede yaşadıklarına bakılmaz. Onlar artık her yerlidirler… Çünkü yaptıkları öyle büyüktür ki nereli olduklarının zerre önemi kalmamıştır.
O günlerden beri boş duruyor küçük parktaki küçük kaidesi…
Sanayi, uzun yıllar sonra olsa bile şartlar oluştukça yazdıklarının hepsini birer birer hayata geçirmiştir. Bilim, Jules Verne’den beslenmiştir. Hem de çok fazla…
Eurodisney’de çok etkileyici bir gösteri vardı: Silindir şeklinde büyük bir salona alınan insanların önlerindeki küçük kontrol panelinde üç dilden birini seçmeye yarayan düğmeler, bir de kulaklık asılıydı. Silindir şeklindeki büyük salonun duvarları çepeçevre sinema perdesiyle kaplıydı. Kenardaki yüksek küçük sahneyi andıran kumanda merkezindeki anlatıcı robot, çıkılacak zaman yolculuğunun son hazırlıklarını yapıyordu. Seyirciler bu salona girmekle bir zaman makinesine binmiş oluyorlardı. Işıklar kararınca çepeçevre saran 360 derecelik perdeye yansıtılan görüntüde yaklaşık 150 yıl öncesinin Paris’indeki sanayi fuarı belirdi. Kamera sohbet eden iki insanı yakınlaştırdığında onlara doğru gelen genç bir adamı da göstermeye başladı. Elinde, günümüzün en gelişkin savaş uçaklarına benzeyen bir maket vardı. Genç adam sohbet edenlerden birine elindeki maketi uzatarak “Sn. Jules Verne, ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğunda, maketi alıp incelemeye başlayan Gerard Depardieu’nun oynadığı Jules Verne’in “İmkansız…” diyerek incelediği maketi iade etmesiyle asıl gösteri başladı. Gerard Depardieu’nun oynadığı Jules Verne görüntüsü oradan alınıp seyircilerin de içinde olduğu zaman makinesine bindirildi.
Yolculuk başladı… Önce ilk çağlara gidildi…
Çepeçevre kesintisizce perdeyle kaplı salondaki görüntü çok etkileyiciydi. Salondakiler, kimi kez bir arabayla gittikleri, kimi kez de helikopterle uçtukları duygusunu yaşıyorlardı. Ön taraf yaklaşırken yanlardaki görüntüler arkaya kayıyor, arkadaki görüntü ise uzaklaşıyordu. 360 derecelik görüntüde tam bir bütünlük vardı, en küçük kesinti söz konusu değildi. 360 derecelik silindir perde, büyük aracı çepeçevre kaplayan kocaman pencereler gibiydi. Tarih boyunca teknolojinin nereden nereye geldiğini göstermeyi amaçlayan bu zaman yolculuğundaki insanların dört bir yanı görmek için başlarını çevirmesi veya dönmesi yeterliydi. Jules Verne’le birlikte izleyicilerin de çıkartıldığı eski çağlardan başlatılan yolculuk günümüze, ardından da birkaç yüzyıl sonrasının uçan arabalı şehirlerine kadar sürdü. Nihayetinde alındığı yere bırakılan Jules Verne’in bu kez “İmkansız diye bir şey yoktur…” diyerek maket uçağı genç adama geri vermesiyle gösteri sona eriyordu.
“İmkansız diye bir şey yoktur” demenin Jules Verne’den daha çok yakışacağı birini bulmak mümkün mü?
Ay’a Seyahat dışındaki bütün kitaplarını büyük heyecanla okumuştum. Aralarından en sevdiğim ise Esrarengiz Ada’ydı. Issız bir adada uygarlığı adım adım yapılandırmasından çok etkilendiğim açık. Cağaloğlu’na gidip yeni kitabı var mı diye arardık zaman zaman. Çocuk aklımla “Bu kadar da olmaz…” demiş ve okumamıştım Ay’a Seyahat’i. 1969’un birkaç yıl öncesiydi… Yani Ay’a seyahat hazırlıklarının tüm hızıyla sürdüğü yıllardı… İşte o yıllarda ben saçma bulmuştum büyük sevgi duyduğum Jules Verne’in Ay’a seyahatini.
Matrix’e bilimkurgu diyenleri anlayamıyorum. Bu düşüncemde Jules Verne’in payı çok büyük… Çok mu peşin hükümlü hareket ediyorum, Matrix’e de Ay’a Seyahat muamelesi mi çekiyorum diye düşündüğüm de oluyor ama haksızlık yaptığımı hiç sanmıyorum. Adamlar tutuyor ense köküne benzin pompası gibi bir veri iletişim kablosu sokuyor ve bu bilimkurgu oluyor. İnsan omurgasına bir iğne soksan neler olacağı malumken, sırf görsel etkileyicilik adına bu kadar uçmanın anlamı nedir? Uydudan beyin kontrolü yapıldığının konuşulduğu günümüzde veri aktarımı için benzin pompasını çağrıştıran yüksek gerilim hattı kablosu kılıklı kablolar gerektiğini insanlara göstermeye çalışan kafanın bilimkurgunun içinde ne işi var? Bu bilimkurgu falan değil, düpedüz bilime hakarettir… Zaten bu sahneyi gördüğüm anda terk ediyorum filmi. Ve TV’de defalarca gösterilmesine rağmen hiçbirini sonuna kadar izlemedim. Çünkü Matrix bilimkurgu değil fantastik bir filmdir. Çünkü gerekli yazılım yapılırsa insanlar bu yazılımın oluşturduğu sanal boyuta geçebilir, ölürler öldürülürler diyor film. Öyle, bilgisayarla haşır neşirken kalpten falan gidersin demiyor film, yazılımın içine girince kurşunlarla delik deşik edilirken, sen de başkalarını mermi manyağı yapabilirsin diyor. Bilgisayarın 0 ve 1’lerden oluşmuş komutları arasında at koşturabilen, birbirini delik deşik eden insanları bilimkurgu olarak kabul etmek mümkün mü? En azından benim için imkaansız…
Günümüz teknolojisi sanal gerçeklik kavramını yaşama soktu. Özellikle pilotların astronotların eğitiminde simülatör kullanılması vazgeçilmez hale geldi. Simülatöre girip Uzay İstasyonundaki Mekanik Kol’u veya Boeing 757 kullanmanın, Matrix’teki “Hortumu bağladım mı, internet hatlarından falan gelir bulur delik deşik ederim seni…” kavramıyla uzaktan yakından ilgisi yok.
Muhtemelen, görsel etkileyiciliğin çok önemli olduğu Hollywood işe karışmasa böylesine çekiştirilmeyecek, uzatılarak bu kadar fantezileştirilmeyecekti bilimkurgu kavramı.
Aslında, doğru, en çok gözünü hırs bürümüş politikacılarca doğru olmaktan çıkartılır. Hırs ihtiras öylesine aldırmazlaştırır ki onları, asla görmezler umursamazlar yaptıklarının sonuçlarını, amaçlarının uğruna gözlerini kırpmaksızın feda ettiklerini. Doğrularla atlarlar ortalığa, yanlışa boğarlar dünyayı… Çoğunlukla uzun yıllar sonra ortaya çıkar bu büyük yalanlar, kurulmuş tezgaahlar… İnsanları doğrularla kandırıp yanlışlarına alet etme yöntemi hep kullanılagelmiştir. “Demokrasi özgürlük insanlık götüreceğiz…” kandırmacası ise son yılların en gözde modası. Oysa tek yaptıkları katliam, terör estirmek, insanları kandırıp kışkırtarak birbirine kırdırmak, ortalığı kan ve gözyaşına boğarak doğruları doğru olmaktan çıkartmaktır… En son demokrasi ve özgürlük getirilen Irak’ta 700 binden fazla insan öldü. Kaçan kaçana Ülkeden, kaçamayanları bekleyen akıbet 700 bin rakamını büyütmekten ibaret. Bu türün ortak özellikleri, evlat sevgisini hiç bilmemek veya unutmak ya da kendilerinin dışındakileri hiçe saymaktır. Dolması imkaansız cepleri doldurmak için insanların doğrularını ahlaksızca kullanırlar.
Adını konusunu hiçbir şeyini hatırlamadığım bir filmdeki “Oğlumun beni mutlu ettiği yegaane an doğumundan dokuz ay on gün öncedir” lafını eden belki de politikacıyı oynuyordu. Öyle değilse bile cuk oturduğu açık… Neyse ki hükümleri sonsuza kadar sürmüyor bu türün… Önünde sonunda birileri çıkıp durdurabiliyor gidişi ve doğruları gereken yerlere oturtuyor.
Kalsaydı karar kartlaşmış maymunlara, buruşuk şebeklere, kururdu kökü insanlığın. Ya ters dönerdi yattığı yerde kuramcı ya da dikilir koyardı eserine "Uygar görünüşlü ilkellerden uzak tutulmalıdır" uyarısını.
Eyüp Şeker
Bilim, ihtiyaçlara cevap vermek için doğrudan veya dolaylı olarak sanayiyi besler. İhtiyaç doğrultusunda yapılan bilimsel araştırma geliştirme çalışmaları doğrudan bilimsel destektir. Dolaylı bilimsel desteklerde ise, bilimsel bir buluş akla hiç getirilmeyen alete dönüşebilir. Böyle hallerde dolaylı destek verilmiş olur sanayiye, yani yaşama… CD çalarlara hayat veren lazer ışınını bulan Fransız bilginlerdi ve akıllarından bile geçirmemişlerdi CD çalarları. Japonlar ise “Yaşam içindir bilim…” deyip Fransız lazerini aldılar, CD çalar olarak yaşama sundular.
Bilginin, özellikle de bilimsel bilginin doğru olması, ondan yararlanılarak ortaya çıkartılanın her zaman doğru olacağı anlamına gelmez.
Kapalıçarşı’nın imalatçı hanlarından birindeki ona yakın insanın toplandığı küçük dükkanda Japon malı elektronik kuyumcu terazisinin tanıtımı yapılıyordu. Tanıtımı yapan firma temsilcisinin ağzı kulaklarındaydı… Terazisinin eşsiz özelliğini heyecanla anlatırken öylesine emindi ki kendinden. “Müthiş bir şey… Dünyada tek… Bundan başka altın ayarı bakan terazi yok…” diye sayıp dökerken ayar bakmanın yöntemini anlatıyordu. Arada bir duruyor çevresini sarmış kuyumcuları süzüyordu… Yüzüne iyice yayılmış gülümseme, ayar bakan terazisine ne kadar güvendiğinin işaretiydi.
Sadece teraziyi tanıtan değil, izleyenler de heyecanlıydı. Bunun için haklı gerekçeleri vardı… Ayar tespit laboratuarlarının en hızlısından yarım günde alınabilen analiz sonucunu bekleme derdine son verecek icat karşılarında duruyordu. Laboratuarların kimyasal işlemlerle yaptığı tespitler artık bu muhteşem teraziyle birkaç saniyede gerçekleştirilecekti. Büyük ilgi ve merakla pür dikkat dinliyorlardı anlatılanları. Temsilci kendinden çok emin olsa bile giriştiği bu sınavda başarısız olmasının kuyumculuk sektörünün kapılarının yüzüne kapanması anlamına geldiğini bilmenin huzursuzluğunu yaşıyordu.
Aslında hassas elektronik kuyumcu terazisiydi tanıtılan… İlave parçaları diğerlerinden farkını yaratıyordu… Üzerine yerleştirilen silindir şeklinde bir su kabı ve kabın içinde de tartı yapmayı sağlayan ilave parçaları vardı. Gerekirse bunlar çıkartılabiliyor, sadece terazi olarak kullanılabiliyordu… Çalışma sistemi çok basit olan terazinin iki katı vardı. Bu katlardan biri terazinin saf su doldurulan su kabının içinde, diğeri ise suya temas etmeyecek şekilde dışarıdaydı. Ürün önce dışarıdaki rafa konulup normal şekilde tartılıyor, ardından saf suyun içindeki rafa yerleştirilerek tartılıyordu. Terazinin mikro işlemcisi suyun kaldırma kuvvetinin yarattığı bu ağırlık farkından yola çıkarak altının ayarını hesaplıyordu.
Özetle, birileri çok parlak bir fikir bulup ayar bakan teraziyi üretmişti..! Birisi de bu parlak fikrin ürününü Japonya’dan alıp getirmişti…
Ağzı kulaklarında olan temsilci, önce 14 ayar bir bileziğin ayarına baktı, hemen hemen dörtte bir ayar yüksek çıktı. Bir başkasına baktı, o da yaklaşık üçte bir ayar düşük çıktı. İzleyenler böyle bir şeye hiç ihtimal vermediğinden şaşkınlıkla birbirine bakıyor, hiçbiri bir şey söyleyemiyordu. “Nasıl olur, bu kadar düşük ayarlı olamaz… O kadar yüksek ayar çıkmaması lazım…” itirazları üzerine firma temsilcisi tekrar baktı bileziklerin ayarlarına. Hayır, hata yoktu… İkisi de 14 ayardı ama birinin ayarı düşüktü, yani ayıplı imalattı, diğerinin ayarı ise yüksekti, yani imalatçı gereksiz yere fazla miktarda altın koyup kendisini zarara sokmuştu. Öylece kalakalmış kuyumcuların hiçbiri bir şey söyleyemiyor, firma temsilcisi ise iyiden iyiye omuzları kabarmış fazlasıyla kendinden emin şekilde onları süzüyordu. Adeta mest olmuştu… Ayıplı malı yakalamış, bir anlamda sahtekaarlığı ortaya çıkartmıştı. Tanıtımı izleyen kuyumcular ise şaşkındılar… Anlayamıyorlardı… Binde iki üç gibi farklılıkların anlaşılabilir tarafı vardı ama dörtte bir üçte bir ayar yanlışlık olabileceğini akılları almıyordu.
İzleyenlerin arasındaki gençten bir imalatçı “Bir saniye, bu terazinin doğru ayar bakması imkaansız. Bileziklerde hata yok, yanlış olan bu terazi…” dediğinde herkes ona döndü. “Bu bileziklerin biri kırmızı, yani ayarı düşük çıkan… Diğeri ise yeşil, onun da ayarı yüksek çıktı. Bu çok normal, çünkü kırmızı altında bakır fazladır, yeşilde ise gümüş. Gümüşün özgül ağırlığı bakırdan fazladır. O yüzden yeşil altın, yani gümüşü fazla olan yüksek ayarlı çıkıyor, kırmızı altın da düşük… Bu terazinin doğru ayar bakabilmesi için bütün imalatlar sadece ya kırmızı olmalı, yani altına bakırdan başka şey asla katılmamalı, ya da sadece yeşil olmalı, yani altına gümüşten başka şey asla katılmamalı. Fakat bu imkaansız… Malum çok önemli olsa bile tek mesele altının rengi değil, sertliği yumuşaklığı imalat için çok önemli. Neredeyse her ürünün alaşımları farklıdır… Katkı oranları değiştirilerek üretilecek olana uygun farklı renkler ve sertlikler elde edilir… Hem altın alaşımlarında sadece bakır ve gümüş kullanılmıyor ki, farklı miktarlarda çinko nikel paladyum gibi metallerde katılıyor. Bir de yeni yeni sektöre girmeye başlayan hazır katkı maddeleri var ki bunlarda ne olduğu belli bile değil. Üretici firma sır olarak saklıyor… Özetle bu terazi ayar bakamaz, yani hiç bir işe yaramaz… Gözlerimiz bile bundan daha hassastır ayarı tespit etmekte…” diyerek sözlerini tamamladığında küçük dükkan bayram yerine döndü.
Herkes öyle rahatlamıştı ki, tutulup kalmış diller bir anda çözülmüş kasvet kaybolup gitmişti. Coşkulu tebrikler yağıyordu… Karabasandan uyanmış gibiydiler… Az önceki halinden eser kalmamış firma temsilcisinin yüzü kireç gibi olmuştu, oturabilecek bir yer aradı. Bütün hayalleri tüm geleceği bir anda uçup gitmişti. Kim bilir ne umutlarla getirmişti ayar bakan teraziyi Japonya’dan.
Aslında daha anlaşılmaz olan terazinin üretilme süreciydi. Bu olayın yaşandığı yıllarda elektronik hassas tartı konusu yeni yeni gelişiyordu ve üretecek olanın epeyce ileri teknolojiye sahip olması gerekiyordu. Bilgisayarların yeni yeni yaşamımıza girmeye başladığı o yıllarda Dünyada belli başlı üç beş firma üretebiliyordu elektronik hassas terazileri. Hal böyleyken, yüksek teknolojiye sahip böyle bir fabrikada biri parlak bir fikir ortaya atmış, diğerleri onaylamış ve üretilmesine karar verilmişti. Bütün bu tasarım ve üretim sürecinde hiçbir mühendisin aklına “Altında sabit alaşım mı var, farklı alaşımlarda sonuç ne olur?” gibi sorular gelmemişti. Ve parlak bir fikir diyen onca mühendisin, pek çok üniversite mezununun göremediğini, sıradan bir kuyumcu, lise bilgisiyle hemen yakalamıştı. Sorulsa bir tekinin bile özgül ağırlığını söyleyemezdi ama özgül ağırlığın ne demek olduğunu öğrenmişti lisede ve unutmamıştı.
İşe yaramaz bir alet olduğunu ortaya çıkartan imalatçı atölyesine gidip teller ve teneke parçalarıyla düzeneğin benzerini yaparak kendi elektronik terazisine kurmuştu. Amacı bu yöntemin işe yarar hale getirilip getirilemeyeceğini görmekti. Kesin sonuç almanın mümkün olmadığını biliyordu. Renk farklılıklarını göz ardı etmiş Japon terazisinin bu eksikliği giderilirse gerçeğe daha yakın sonuçlar alınabilir mi sorusuna takılmıştı aklı. Japon terazisi katkıdaki çeşitliği yok saymıştı. Gözleme dayalı renk tespiti hesaplamaya daahil edildiğinde daha sağlıklı sonuç alınabilir mi sorusu hareket noktasıydı. Atari bilgisayarının başına geçip küçük bir program yazdı. Japon terazisinde, dışarıdaki ve su içindeki ağırlık olmak üzere iki veri vardı. Bunlara üçüncü veri olarak rengi, yani tahmini gümüş bakır oranını ekledi. Yeşil %65 gümüş %35 bakır, Kırmızı %25 gümüş %75 bakır, Portakal %55 gümüş %45 bakır, Kayısı %45 gümüş %55 bakır gibi oranları bilgisayar programına ekledi. Ayarı bakılacak parçanın dışarıdaki ve su içindeki ağırlıklarını bilgisayara giriyor, ardından da gözleme dayalı renk değerini, örneğin “Portakal”ı seçiyordu. Japon terazisinden daha yakın sonuçlar elde etmeyi başarmıştı. Buna rağmen güvenilir bir yöntem olmaktan çok uzaktı. Çünkü gümüş ve bakır dışındaki pek çok katkıyı gözlemle kestirmek mümkün değildi. Diğer önemli bir etken de alaşımın yoğunluğuydu. Döküm malzeme süngersi yapısı yüzünden düşük ayarlı çıkarken, haddelenmiş veya çekiçlenmiş malzeme yüksek ayarlı gözüküyordu. Aynı döküm alaşım haddeden geçirilir veya çekiçlenirse ayarı yükseliyordu. Komşularına kendi sunumunu yaptıktan sonra düzeneği kaldırıp atmıştı.
Bilimsel doğrudan yola çıkılmış, doğru olmayana ulaşılmıştı ve sonunda yine doğruyla kesilmişti doğru olmayanın yolu.
Bilim bilimkurguyla da içli dışlıdır. Aslında, bilim ve bilimkurgu birbirinden beslenir demek daha doğru olacaktır. İletişim uydularının mimarı Arthur Clarck buna iyi örnektir. Düşünmüş, düşündüklerini yazıya dökmüş, bilim ve sanayi de bu düşüncesini hayata geçirmiştir.
Yine de tüm zamanların en büyük bilimkurgu yazarının yanına bile yaklaşan olmamıştır bugüne dek. Roket kavramı bile ortada yokken Ay’a göndermiştir insanları, denizaltı adı bile çok çok uzakken, fersah fersah dolaştırmıştır insanları denizler altında. Hatta kuşlardan ve balonlardan başkasının uçamayacağına inanılan yıllarda “Bu kadar da olmaz…” diyen yayıncıların fazla saçma bulup yayınlamaması yüzünden bir kenara atılmış, yakın zamanda rastlantıyla bulunup ortaya çıkartılan romanında, sokaklarında arabalar yerine uçakların gezindiği şehirlerden söz etmiştir. Tıpkı günümüz bilimkurgusunun yıldızı Star Wars’lardaki gibi…
Belli yaşın üstündekiler hemen anlasa da daha küçükler fark edememişlerdir Jules Verne’den söz ettiğimi.
Jules Verne’in gelmiş geçmiş en büyük bilimkurgu yazarı olduğunda hemen herkes hemfikirdir. Yaşıtım olan eski belediye başkanı semtteki küçük parka küçücük bir büstünü yerleştirmişti. Her milletin çirkini vardır… İşte bu türden bir takım Fransız politikacılar, kendi arşivlerindeki belgeleri bile görmezden gelerek, tarihçilere kulaklarını tıkayarak Ermenilere soykırım yaptığımız iftirası atmaya kalkışınca öfkelenen bazı insanlar Jules Verne’in küçük büstünden çıkarttılar hırslarını. Oysa çok önemli bir şeyi atlıyorlardı; O’nun Fransız olmadığını anlayamıyorlardı büstün parktan kaldırılmasını isteyen öfkeli insanlar. Bu dehadan iki satır okumuş birinin, Fransız’dır diyerek O’nu silip atmaya kalkışması mümkün mü? Aksine, böyle bir akıl dışılığı aklının ucundan bile geçirmezken, O’nu yakınlaştırmanın çarelerini arardı. Arzın Merkezine Seyahat’i, Esrarengiz Ada’yı, Ay’a Seyahat’i ve diğerlerini yazan biri artık Tibetlidir, Avustralyalıdır, Şililidir, Türk’tür, İngiliz’dir, Almandır, Kenyalıdır, Beyrutludur, Filistinlidir, Bağdatlıdır ama benim için O en çok Bakırköylüdür… Jules Verne, dehasının eşsiz ürünlerini sergilemeye başladıktan sonra artık Fransız değildir, tüm insanlığın malı olmuştur. O’nun gibi tüm insanlığın malı olmuş dehaların nerede doğduklarına nereli olduklarına nerede yaşadıklarına bakılmaz. Onlar artık her yerlidirler… Çünkü yaptıkları öyle büyüktür ki nereli olduklarının zerre önemi kalmamıştır.
O günlerden beri boş duruyor küçük parktaki küçük kaidesi…
Sanayi, uzun yıllar sonra olsa bile şartlar oluştukça yazdıklarının hepsini birer birer hayata geçirmiştir. Bilim, Jules Verne’den beslenmiştir. Hem de çok fazla…
Eurodisney’de çok etkileyici bir gösteri vardı: Silindir şeklinde büyük bir salona alınan insanların önlerindeki küçük kontrol panelinde üç dilden birini seçmeye yarayan düğmeler, bir de kulaklık asılıydı. Silindir şeklindeki büyük salonun duvarları çepeçevre sinema perdesiyle kaplıydı. Kenardaki yüksek küçük sahneyi andıran kumanda merkezindeki anlatıcı robot, çıkılacak zaman yolculuğunun son hazırlıklarını yapıyordu. Seyirciler bu salona girmekle bir zaman makinesine binmiş oluyorlardı. Işıklar kararınca çepeçevre saran 360 derecelik perdeye yansıtılan görüntüde yaklaşık 150 yıl öncesinin Paris’indeki sanayi fuarı belirdi. Kamera sohbet eden iki insanı yakınlaştırdığında onlara doğru gelen genç bir adamı da göstermeye başladı. Elinde, günümüzün en gelişkin savaş uçaklarına benzeyen bir maket vardı. Genç adam sohbet edenlerden birine elindeki maketi uzatarak “Sn. Jules Verne, ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğunda, maketi alıp incelemeye başlayan Gerard Depardieu’nun oynadığı Jules Verne’in “İmkansız…” diyerek incelediği maketi iade etmesiyle asıl gösteri başladı. Gerard Depardieu’nun oynadığı Jules Verne görüntüsü oradan alınıp seyircilerin de içinde olduğu zaman makinesine bindirildi.
Yolculuk başladı… Önce ilk çağlara gidildi…
Çepeçevre kesintisizce perdeyle kaplı salondaki görüntü çok etkileyiciydi. Salondakiler, kimi kez bir arabayla gittikleri, kimi kez de helikopterle uçtukları duygusunu yaşıyorlardı. Ön taraf yaklaşırken yanlardaki görüntüler arkaya kayıyor, arkadaki görüntü ise uzaklaşıyordu. 360 derecelik görüntüde tam bir bütünlük vardı, en küçük kesinti söz konusu değildi. 360 derecelik silindir perde, büyük aracı çepeçevre kaplayan kocaman pencereler gibiydi. Tarih boyunca teknolojinin nereden nereye geldiğini göstermeyi amaçlayan bu zaman yolculuğundaki insanların dört bir yanı görmek için başlarını çevirmesi veya dönmesi yeterliydi. Jules Verne’le birlikte izleyicilerin de çıkartıldığı eski çağlardan başlatılan yolculuk günümüze, ardından da birkaç yüzyıl sonrasının uçan arabalı şehirlerine kadar sürdü. Nihayetinde alındığı yere bırakılan Jules Verne’in bu kez “İmkansız diye bir şey yoktur…” diyerek maket uçağı genç adama geri vermesiyle gösteri sona eriyordu.
“İmkansız diye bir şey yoktur” demenin Jules Verne’den daha çok yakışacağı birini bulmak mümkün mü?
Ay’a Seyahat dışındaki bütün kitaplarını büyük heyecanla okumuştum. Aralarından en sevdiğim ise Esrarengiz Ada’ydı. Issız bir adada uygarlığı adım adım yapılandırmasından çok etkilendiğim açık. Cağaloğlu’na gidip yeni kitabı var mı diye arardık zaman zaman. Çocuk aklımla “Bu kadar da olmaz…” demiş ve okumamıştım Ay’a Seyahat’i. 1969’un birkaç yıl öncesiydi… Yani Ay’a seyahat hazırlıklarının tüm hızıyla sürdüğü yıllardı… İşte o yıllarda ben saçma bulmuştum büyük sevgi duyduğum Jules Verne’in Ay’a seyahatini.
Matrix’e bilimkurgu diyenleri anlayamıyorum. Bu düşüncemde Jules Verne’in payı çok büyük… Çok mu peşin hükümlü hareket ediyorum, Matrix’e de Ay’a Seyahat muamelesi mi çekiyorum diye düşündüğüm de oluyor ama haksızlık yaptığımı hiç sanmıyorum. Adamlar tutuyor ense köküne benzin pompası gibi bir veri iletişim kablosu sokuyor ve bu bilimkurgu oluyor. İnsan omurgasına bir iğne soksan neler olacağı malumken, sırf görsel etkileyicilik adına bu kadar uçmanın anlamı nedir? Uydudan beyin kontrolü yapıldığının konuşulduğu günümüzde veri aktarımı için benzin pompasını çağrıştıran yüksek gerilim hattı kablosu kılıklı kablolar gerektiğini insanlara göstermeye çalışan kafanın bilimkurgunun içinde ne işi var? Bu bilimkurgu falan değil, düpedüz bilime hakarettir… Zaten bu sahneyi gördüğüm anda terk ediyorum filmi. Ve TV’de defalarca gösterilmesine rağmen hiçbirini sonuna kadar izlemedim. Çünkü Matrix bilimkurgu değil fantastik bir filmdir. Çünkü gerekli yazılım yapılırsa insanlar bu yazılımın oluşturduğu sanal boyuta geçebilir, ölürler öldürülürler diyor film. Öyle, bilgisayarla haşır neşirken kalpten falan gidersin demiyor film, yazılımın içine girince kurşunlarla delik deşik edilirken, sen de başkalarını mermi manyağı yapabilirsin diyor. Bilgisayarın 0 ve 1’lerden oluşmuş komutları arasında at koşturabilen, birbirini delik deşik eden insanları bilimkurgu olarak kabul etmek mümkün mü? En azından benim için imkaansız…
Günümüz teknolojisi sanal gerçeklik kavramını yaşama soktu. Özellikle pilotların astronotların eğitiminde simülatör kullanılması vazgeçilmez hale geldi. Simülatöre girip Uzay İstasyonundaki Mekanik Kol’u veya Boeing 757 kullanmanın, Matrix’teki “Hortumu bağladım mı, internet hatlarından falan gelir bulur delik deşik ederim seni…” kavramıyla uzaktan yakından ilgisi yok.
Muhtemelen, görsel etkileyiciliğin çok önemli olduğu Hollywood işe karışmasa böylesine çekiştirilmeyecek, uzatılarak bu kadar fantezileştirilmeyecekti bilimkurgu kavramı.
Aslında, doğru, en çok gözünü hırs bürümüş politikacılarca doğru olmaktan çıkartılır. Hırs ihtiras öylesine aldırmazlaştırır ki onları, asla görmezler umursamazlar yaptıklarının sonuçlarını, amaçlarının uğruna gözlerini kırpmaksızın feda ettiklerini. Doğrularla atlarlar ortalığa, yanlışa boğarlar dünyayı… Çoğunlukla uzun yıllar sonra ortaya çıkar bu büyük yalanlar, kurulmuş tezgaahlar… İnsanları doğrularla kandırıp yanlışlarına alet etme yöntemi hep kullanılagelmiştir. “Demokrasi özgürlük insanlık götüreceğiz…” kandırmacası ise son yılların en gözde modası. Oysa tek yaptıkları katliam, terör estirmek, insanları kandırıp kışkırtarak birbirine kırdırmak, ortalığı kan ve gözyaşına boğarak doğruları doğru olmaktan çıkartmaktır… En son demokrasi ve özgürlük getirilen Irak’ta 700 binden fazla insan öldü. Kaçan kaçana Ülkeden, kaçamayanları bekleyen akıbet 700 bin rakamını büyütmekten ibaret. Bu türün ortak özellikleri, evlat sevgisini hiç bilmemek veya unutmak ya da kendilerinin dışındakileri hiçe saymaktır. Dolması imkaansız cepleri doldurmak için insanların doğrularını ahlaksızca kullanırlar.
Adını konusunu hiçbir şeyini hatırlamadığım bir filmdeki “Oğlumun beni mutlu ettiği yegaane an doğumundan dokuz ay on gün öncedir” lafını eden belki de politikacıyı oynuyordu. Öyle değilse bile cuk oturduğu açık… Neyse ki hükümleri sonsuza kadar sürmüyor bu türün… Önünde sonunda birileri çıkıp durdurabiliyor gidişi ve doğruları gereken yerlere oturtuyor.
Kalsaydı karar kartlaşmış maymunlara, buruşuk şebeklere, kururdu kökü insanlığın. Ya ters dönerdi yattığı yerde kuramcı ya da dikilir koyardı eserine "Uygar görünüşlü ilkellerden uzak tutulmalıdır" uyarısını.
Eyüp Şeker
BAŞLIKSIZ
HEP SAHİPSİZ
..........
9.3.91
Mayıs'a yakın bir günde yürüyorsun çıplak ayaklarında yeşili hissederek.
Gecenin nemi yeni yeni düşmeye başlamış çimenlerin üzerine.
Hafiften bir üşüme hissiyle ürperiyorsun.
Şaşkınsın, üşüme değilmiş gibi geliyor sana.
Karanlık daha bir koyulaşıyor denize doğru döndüğünde.
Uzaklarda çok uzaklarda hayal meyal seçilen bir ışık görebiliyorsun yalnızca.
Küçük bir tekne belli ki…
Karanlığı mı sahiplenmiş yoksa karanlık mı onu sarmış karar veremiyorsun bir türlü.
Uçsuz bucaksızmış gibi uzanan çayırın sonsuzluğunu bozan deniz de çayır kadar sonsuz duruyor.
O ışık uzaklaşıyor mu yoksa yaklaşıyor mu karar veremiyorsun bir türlü.
Biliyorsun aslında ama o korkular yok mu?
Bırakmıyor yakanı kuruntuların.
Yürümekten mi yoksa düşünmekten mi yorgunluk çıkmıştır üzerine karar veremiyorsun bir türlü.
Uzanıyorsun yeşile sere serpe. Üzerinde bir tek tenin var.
Çimenlerin soğuk ıslaklığı mı titreten seni?
Sarıyor bedenini yeşil, okşuyor tenini...
...........
20.2.91
Hayır mı?
Nasıl istersen.
Zaten ben de intikamımı çok iyi aldım.
Şeysellere giderken almadım yanıma seni.
Muhteşem mavide yüzerken de yoktun yanımda.
Daldığımda o pırıl pırıl suya, yanımda yoktun.
Seyrederken denizin derinliklerini bir başımaydım.
Mercan balıkları etrafında dolaşacak benden başkasını görememenin şaşkınlığını yaşıyorlardı.
Bir başıma uzandım gümüşi kumlara sere serpe.
Yerken leziz balıkları, yudumlarken şarabı,
tadarken çeşit çeşit tropik meyveleri hep yalnızdım.
Akşamın o büyüleyici kızıllığını da tek başıma seyrettim.
Ne güzel tarzanca konuşuyordu servis yapan yerli kız.
Ama bilmiyordu tarzanca dinlemesini.
Söyleyemedim ona bir daha Kleopatra rolünü oynamamasını.
Uyandım.
Çok kötüydü sabah.
Yoktun yanımda.
Eyüp Şeker
..........
9.3.91
Mayıs'a yakın bir günde yürüyorsun çıplak ayaklarında yeşili hissederek.
Gecenin nemi yeni yeni düşmeye başlamış çimenlerin üzerine.
Hafiften bir üşüme hissiyle ürperiyorsun.
Şaşkınsın, üşüme değilmiş gibi geliyor sana.
Karanlık daha bir koyulaşıyor denize doğru döndüğünde.
Uzaklarda çok uzaklarda hayal meyal seçilen bir ışık görebiliyorsun yalnızca.
Küçük bir tekne belli ki…
Karanlığı mı sahiplenmiş yoksa karanlık mı onu sarmış karar veremiyorsun bir türlü.
Uçsuz bucaksızmış gibi uzanan çayırın sonsuzluğunu bozan deniz de çayır kadar sonsuz duruyor.
O ışık uzaklaşıyor mu yoksa yaklaşıyor mu karar veremiyorsun bir türlü.
Biliyorsun aslında ama o korkular yok mu?
Bırakmıyor yakanı kuruntuların.
Yürümekten mi yoksa düşünmekten mi yorgunluk çıkmıştır üzerine karar veremiyorsun bir türlü.
Uzanıyorsun yeşile sere serpe. Üzerinde bir tek tenin var.
Çimenlerin soğuk ıslaklığı mı titreten seni?
Sarıyor bedenini yeşil, okşuyor tenini...
...........
20.2.91
Hayır mı?
Nasıl istersen.
Zaten ben de intikamımı çok iyi aldım.
Şeysellere giderken almadım yanıma seni.
Muhteşem mavide yüzerken de yoktun yanımda.
Daldığımda o pırıl pırıl suya, yanımda yoktun.
Seyrederken denizin derinliklerini bir başımaydım.
Mercan balıkları etrafında dolaşacak benden başkasını görememenin şaşkınlığını yaşıyorlardı.
Bir başıma uzandım gümüşi kumlara sere serpe.
Yerken leziz balıkları, yudumlarken şarabı,
tadarken çeşit çeşit tropik meyveleri hep yalnızdım.
Akşamın o büyüleyici kızıllığını da tek başıma seyrettim.
Ne güzel tarzanca konuşuyordu servis yapan yerli kız.
Ama bilmiyordu tarzanca dinlemesini.
Söyleyemedim ona bir daha Kleopatra rolünü oynamamasını.
Uyandım.
Çok kötüydü sabah.
Yoktun yanımda.
Eyüp Şeker
BIÇAĞA DÜŞEN OTA SARILIR
B 2’YE BOĞULANIN KOLU YATIRILIR BIÇAK ALTINA
Geçen yıl sağ kolumdaki uyuşma ve oynatmama izin vermeyecek kadar şiddetli ağrı yüzünden doktora gitmek zorunda kalmıştım. Daha önce çektiğim bel ağrısı için verilmiş ilaçları kullanmam işe yarar gibi gözükse de doktora gitme gereğini duymuştum.
Doktor, bilgisayar kullanıcılarının rahatsızlığı dedi ve bir takım tahlillerle, adalelerin durumlarını anlamaya yönelik bir test yaptırdı. Sonuçta; zamanının büyük kısmını bilgisayar başında geçiren, özellikle de fareyle uzun süre çalışanlarda görülen sinir sıkışmasından kaynaklanan bir rahatsızlık deyip, bir romatizma merhemi bir de B vitamini tableti verdi, stres topu ya da aynı işe yarayacak bilek egzersizleri önerdi. Çünkü B vitamini eksikliği sinirlerde rahatsızlığa sebep olur diye eklemişti. Eğer bunlar işe yaramazsa bilekte ameliyat kaçınılmaz diyerek epeyce ciddi bir sorun olduğunu vurgulamıştı.
Uzun yıllardır bilinçsizce vitamin tableti kullanmaktan kaynaklanan sorunlarla bir süredir boğuştuğumu ve bazı vitaminlerin eksikliğinde beliren rahatsızlıkların, aynı vitaminin fazlalığında da ortaya çıktığını öğrendiğimi söyledim. Beni hiç duymadı, duymak bir yana “B vitaminleri suda eridikleri için fazlası suyla birlikte atılır…” derken alaycı ifadeyle bakmakla yetindi… Bir rahatsızlık nedeniyle antibiyotik kullanırken 2 gün Bemiks aldığım için yüzümde yaraya dönüşen koyu lekeler oluştu diye eklemem bir işe yaramayınca “Peki vitamini bir iki gün alırım, sorun çıkarsa keserim…” deyip kurtulmayı yeğledim ama satın bile almadım verdiği vitamini. Çünkü vitamin tabletleri yüzünden vücudum çökmüştü.
Pomadı kullandım ve bu arada “Kol ağrısının ortaya çıkması öncesindeki son haftalarda yaşamımda nasıl değişiklikler yaptım” diye düşünmeye başladım. Vardığım ilk sonuç, dizüstü bilgisayarı masaüstü bilgisayardan daha fazla kullandığımdı. İkisi arasındaki en temel fark masaydı. Masaüstü bilgisayarın özel masası yüzünden klavye özellikle de fare hemen hemen bel hizasındaydı. Oysa dizüstünü ergonomik olmayan normal masada kullanıyordum, ek fareyi de… İlk iş fareyi üzerinde kullanabileceğim bir sehpa ayarlamak oldu. Böylece fareyi kullandığım sağ kolum bel hizasına indi. Bir miktar rahatladım… Bilgisayar başındayken çektiğim ağrıların şiddetinde düşme olmuştu. İşe yarıyor gibiydi ancak sorunun asıl kaynağını bulmadığımın farkındaydım.
Aynı dönemde ikinci önemli değişikliği yiyecek konusunda yapmıştım. Hemen her gün protein özellikle de kırmızı et tüketiyordum. Kahvaltıda bile eksik olmuyordu salam jambon… Et ürünlerini soframın vazgeçilmezi yapmamın nedeni son yıllarda çektiğim eklem ağrılarıydı.
Bu noktada, önceki yıllarda yaşadığım sağlık sorunlarını ve çare arayışlarımı anlatmazsam neden söz etmeye çalıştığım tam anlaşılamayabilir:
Yıllar boyunca çektiğim eklem ağrıları yüzünden gittiğim doktorlar, yapılan tahliller ve sözde tedaviler hiçbir işe yaramamıştı. Çare peşinde gezinirken aldığım bir adet Supradyn tableti sonrasında baldırımda oluşan şişlik dikkatimi çekmişti. Daha önce bu şişliklerin fazla büyümesi yüzünden 3 kez operasyon geçirmiştim. Hem de bir keresinde yumurta büyüklüğünde olan birini yardırmak için tam narkozlu ameliyata girmiştim. İşte başımın belası bu şişliği yeniden görünce yıllardır düşmeyen jeton öyle bir düştü ki, içimde kopardığı gürültüyü anlatamam. Birkaç gün sonra şişlik kendiliğinden indi. Hemen bir tane daha Supradyn aldım. Bingo, aynı şişlik yine karşımdaydı. Yardırıp durduğum o şişlikler vitamin tableti alma alışkanlığımın eseriydi. Kuşku götürmez şekilde ortadaydı bu gerçek.
İlk işim internete girip vitamin etkileriyle ilgili bilgi aramak oldu. Karşıma çıkan sürüyle sayfada gördüklerimi aklım almıyordu. İlkokuldan itibaren öğretilir C vitamini eksikliğinde İskorpit, B vitamini eksikliğinde Beriberi olur, havuç yemek gözlere iyi gelir, bezelyeyi de sofradan eksik etmemek gerekir gibi bilgiler… Yani hemen herkesin az çok fikri vardır belli yiyeceklerden uzak durmanın getirdiği belalarla ilgili… Eksikliklerinde neler olacağıyla epeyce donanmış durumdayız… Tamam da fazlalık durumunda ortaya çıktığı söylenenleri ilk kez duyuyordum. Şişlikler, ciltteki lekeler, sinirsel etkiler, eklem ağrıları, saçlardaki bela kepek kuru pul pul dökülen deri, göz bozuklukları, ışığa hassasiyet… Kuşkuya kapılmadım değil ama açtığım sayfaların hemen hepsinde aynı şeylerden söz ediliyordu. Oysa ben bunlara dair hiçbir şey duymamıştım ve daha da vahimi bu yaşıma kadar hiçbir doktordan fazlalıkla ilgili uyarı almamıştım. Aksine, doktorlar neredeyse her reçeteye vitamin yazmayı adet edinmişler.
Doktorum beni kesip biçiyor şişlikleri yarıp duruyordu ama aklına hiç gelmiyordu vitaminle ilişkisi. İnternette bile dolaşan bu bilgiler mesleki yayınlarında yer almıyor olabilir mi? İmkansız… Ben bile öğrenirken doktorlarım neden “Fazlası suyla atılır…” demeye devam ediyordu? Muhtemelen bilmiyorlar… Tek bildikleri hemen her rahatsızlıkta reçeteye vitamin takviyesi yazmak... İyi geliyor ya, herkes vitamin manyağı yapılmış ya…
Vitamin tabletlerine elimi sürmez oldum şişlikle ilişkiyi tespit ettiğim o günden sonra. Beni yıllarca uğraştıran o şişlikler kesinlikle bir daha ortaya çıkmadı. Fakat dertler bitmemişti, sırada ciltteki yaraya dönüşen lekeler, eklem ağrıları ve ışığa aşrı hassasiyet vardı…
İlk yaptığım iş eklem ağrılarının ve gözlerdeki hassasiyetin sorumlusu A vitamininin güçlü kaynaklarından uzak durmaktı. İşimin zor hatta içinden çıkılmaz olduğunun farkına varmam da çok sürmedi. Çünkü yıllarca bilinçsizce hesapsızca Supradyn yutarak vücudumu vitamine boğmuştum, bütün vitaminlerin fazlalığıyla fazlasıyla yüklüydüm. Cilt sorunları daha önemsiz deyip eklem ağrılarına, monitöre bakarken gözümü kısma derdine öncelik tanıdım, A kaynaklarından mümkün olduğunca uzak durmaya gayret ettim. Sebzelerin çoğunda, beyaz etlerde ve süt ürünlerinde çokça bulunan A vitamininden uzak durmanın neredeyse imkaansız olması yüzünden son çare olarak kırmızı ete yüklendim. Eklem ağrılarım çok azaldı, ışık eskisi kadar yormamaya başladı… Belirgin şekilde rahatlamıştım ama yaklaşmakta olan belanın farkında değildim…
A vitamininden kurtulmaya başladıktan bir iki ay sonra işte bu uyuşma ve ağrılar peydahlandı, başıma bela oldu. Kolumdaki ağrı yüzünden doktora gidişimin öncesine dair özet budur. Umarım konuyu açıklayabilmiş, ne anlatmaya çalıştığımı gözler önüne serebilmişimdir.
Kırmızı ete çok yüklendiğimin farkına vardıktan sonra biraz ders çalışınca et ürünlerinde özellikle de kırmızı ette en çok B2 vitamini bulunduğunu öğrendim. Hemen kestim et ürünlerini… İki ay kadar sıkı şekilde uyguladığım perhiz etkisini gösterdi. Böylece rahatsızlığın ilaçlarla değil yiyeceklerle giderilebileceğini bir kez daha öğrendim. Bu yiyecekle tedavi sürecinde www.besinler.com sitesinden çok yararlandım. Hangi vitaminlerin en güçlü kaynakları hangi besinlerdir, hangileri en az hangi besinde vardır gibi soruların cevabını çoğunlukla bu sitede bulabildim. Vitaminlerin miktarlarını kıyaslayarak kendimden gayet emin şekilde koldaki uyuşma ve ağrıların sorumlusu B 2 vitaminidir diyebiliyorsam bu sitenin katkısı büyüktür. Tabii ki bilimsel değil uyuşma ve ağrıların suçlusu B 2 vitaminidir demem. Ancak yapılacak sağlıklı bilimsel bir çalışmayla kesinleştirilebilir… Ama ben yaşadıklarımdan hareketle en küçük kuşku duymadan B 2 sorumludur bu uyuşma ve ağrılardan diyebiliyorum. Bundan sonrası konuyu bilimselleştirecek olanlara aittir. Sadece, bu dertten muzdarip olanlara, vitaminlere elinizi sürmez belli besinlerden bir süre uzak durursanız zararı olmaz ama sağlınıza kavuşursunuz diyorum. Hepsi bu… Göz ardı edilmemesi gereken açık gerçek: Yiyecek çeşitliliğini sağlamış, normal beslenen birinin vitamin takviyesine ihtiyacı yoktur. Yapılan bütün bilimsel araştırmalarda vitaminlerin ekstra güç sağladığına dair en küçük bilgiye ulaşılamamıştır. Halbuki vitamin fazlalıklarının çok ciddi hatta ölümcül sonuçlar yarattığı reddedilmez şekilde bilinmektedir.
Uyuşma ve ağrılardan hemen hemen kurtuldum sayılır. Arada bir özleme dayanamayıp güçlü B2 kaynaklarından birine fazla yüklenince uyuşma hemen belli ediyor kendini. O dönemdeki gibi aşırı ağrılı olmasa da aslında uzun yıllardır bu uyuşma dikkatimi çekiyordu. Özellikle uyku sırasında kollarımda uyuşma oluyordu ama bunu proteinlere ve özellikle de vitaminlere yormak hiç aklıma gelmiyordu. Neyse, B2 kaynaklarından uzak durmamın sonucunda bu uyuşmalar ağrılar kayboldu. Sadece biraz fazla atıştırınca hemen belli ediyor kendini. Yarım asrı geride bırakmaya eklenen fazlasıyla hareketsiz yaşamın bu rahatsızlıkları çok beslediğini belirtmeye bile gerek yok.
Neyse, bütün bunları anlatmamın ve kafanızı şişirmemin nedeni, doktorların vitamin fazlalığının hiç zararı yokmuş gibi davranmaları, bunu hiç akıllarına getirmemeleri. Özellikle suda eriyen vitaminlerin fazlalığının vücuttan atıldığı bilgisine takılıp kalmalarını, tabletlerin, idrarla atılamayacak miktarlarda fazlalıklar oluşturabileceğini akıllarına getirmemelerini aklın alması mümkün değil. Kolda uyuşma ağrı mı var, B vitamini takviyesi yapalım, bir de gevşetici merhem verelim diyorlar ama “Ya bu uyuşma ve ağrılar B vitamini fazlalığında da ortaya çıkabilir?” sorusu hiç gelmiyor akıllarına. Çünkü bilmiyorlar veya fazlalık etkilerini duymuşlarsa bile böylesine ileri düzeyde rahatsızlıklar yaratabileceğine dair bilgiler henüz ulaşmamış kendilerine. Bilmiyorum, günahı yapanların boynuna, belki de milyarlarca dolarlık ilaç sanayi etkili oluyor kimilerinin bu sessizliklerinde, reçete çiziktirmelerinde.
Sonuçta, zamanımızın büro sakinlerinin hastalığı uyuşma ve ağrılar yüzünden sayısız insan ilaç tedavileriyle egzersizlerle boğuşurken leblebi gibi vitamin yutmaya devam edip fastfood niyetine ne bulursa löpür löpür götürüyor, çikolata keyfi yapıp bira muhabbetlerinde gevşiyor. Bütün gün bilgisayarın başında canı çıkmış ya, vitamin yutmanın çağın belalarından strese iyi geldiğini duymuş ya, çikolata da strese birebir gelir deniyor ya, bira da olmazsa olmazı ya, ameliyat masasına kadar gidecek yolun taşlarını birer birer döşediğinin hiç farkında olmadan devam ediyor. Yetmezmiş gibi, acıyla kıvranırken gittiği doktor da vitamin veriyor. Ne yapacak yutuyor… Neyi mi… Neyi olacak, hapı… Ne yapabilir ki, doktor söylemiş hapı yutmasını… Benimle kafa bulan o doktoru dinleseydim benim sonumun da ameliyat masası olacağından hiç kuşku duymuyorum. Akıllarına hiç gelmiyor fazlalık etkileri…
Diğer taraftan bunun bana özel bir rahatsızlık olmadığı da ortada. Daha birkaç gün önce Power Ball denen icatla kırılan rekordan söz ediyordu TV’ler. Yanlış bilmiyorsam, ağrıyla kıvranan bilgisayar kurbanlarına bilek egzersizi için şiddetle tavsiye edilen bir alet Power Ball. Çok iyi geliyormuş falan deniyor…
Hiç duydunuz mu vitaminin zararlarından söz eden bir doktoru? En fazla “Vitaminler doktor kontrolünde alınmalıdır…” gibi bir uyarı yapılıyor. Hepsi bu işte… Çevrenizde uyuşma ve ağrılardan muzdarip kaç kişi var diye bir bakınır mısınız?
Sözü çok uzattığımın farkındayım ama inanın çok sıkıntılar çektim ve çekmeye devam ediyorum. Oysa sanki böyle bir sorun hiç yokmuş gibi davranılıyor. Kimse ağzına almıyor vitamin fazlalıklarının ölüme varabilecek etkiler yarattığından. Örneğin, kalsiyum fazlalığının kalp sorunlarına sebep olacağı söylenirken, süt ürünlerine düşkün birinin bir de hemen hepsinde kalsiyum bulunan vitamin tableti atıştırma alışkanlığı varsa çok ciddi kalp rahatsızlıkları yaşayabileceğinden neden söz edilmez? Kalsiyum etkisini kendimde o kadar açık olarak görebiliyorum ki. Sabah kahvaltılarındaki peyniri biraz fazla kaçırmamın etkisinin çarpıntı olarak döndüğünü görmek için çok titizlenmem gerekmiyor. Oysa yıllarca bu çarpıntılar için, asıl suçlu sigarayı tek başına sorumlu tutup durmuştum. Şimdi bıraktım sigarayı ve etkinin kaynağını net olarak yakalayabiliyorum. Tam bir fazlalık deposuna dönüştürdüğüm vücudum küçük miktarlara bile tepki veriyor artık.
Tamam, ben iyi kullanmadım vücudumu ama bunun tek suçlusu da ben değilim. Benim gibi olanlar da değil…
Yolun yarısını geride bırakmışsanız, kırmızı beyaz fark etmez, illa da et olsun diyenlerdenseniz, çok fazla hareketli bir yaşamınız yoksa, iyi geliyor halleriyle vitamin tableti yutma alışkanlığınız varsa ve bilgisayar başındayken elinize kolunuza ağrılar giriyorsa, uykuda sağınız solunuz çok sık uyuşuyorsa, gittiğiniz doktor vitamin takviyesi önermişse sakın ola dinlemeyin. Doktorunuza, vitamin fazlalığıyla ilgili duyduklarınızı, yiyecek alışkanlıklarınızı, yaşam biçiminizi anlatın, sizi dinlemezse, alaycı tavırlarla bakıp vitamin takviyesinden dem vurursa “Başım üstüne…” deyin ve çıkın gidin. Bırakın o doktoru o doktorluğuyla baş başa…
Kesinlikle vitamin almayın ve elinizin altındaki bütün vitaminleri çöpe atmak ilk işiniz olsun. Hemen derhal en küçük tereddüde kapılmadan bir an bile gecikmeksizin vejetaryen olun, fakat vejetaryen olacağım derken, güçlü bir B 2 kaynağı olduğunu ıskalayıp sakın ola soya fasulyesine sarılmaya kalkmayın… Eğer vermişse doktor, gevşetici pomadı alın kullanın, o kadar… Bir bir buçuk ay ot yemenin yararını göreceğinizi bilin… İşe yaramazsa yediğim otla kalırım deyin geçin ama asla ve asla vitamin tabletlerine elinizi sürmeyin ve et ürünleri, başta keçi koyun olmak üzere süt ürünleri, çikolata, tahin, bira gibi güçlü B 2 kaynaklarından uzak durun mümkün olduğunca.
Bıçak altına yatmak istemeyen ota sarılmalıdır.
Eyüp Şeker
Vitamin rahatsızlığıyla ilgili notlarımın adresi :
http://abone.superonline.com/~ben/vitamin-notlari.html
Geçen yıl sağ kolumdaki uyuşma ve oynatmama izin vermeyecek kadar şiddetli ağrı yüzünden doktora gitmek zorunda kalmıştım. Daha önce çektiğim bel ağrısı için verilmiş ilaçları kullanmam işe yarar gibi gözükse de doktora gitme gereğini duymuştum.
Doktor, bilgisayar kullanıcılarının rahatsızlığı dedi ve bir takım tahlillerle, adalelerin durumlarını anlamaya yönelik bir test yaptırdı. Sonuçta; zamanının büyük kısmını bilgisayar başında geçiren, özellikle de fareyle uzun süre çalışanlarda görülen sinir sıkışmasından kaynaklanan bir rahatsızlık deyip, bir romatizma merhemi bir de B vitamini tableti verdi, stres topu ya da aynı işe yarayacak bilek egzersizleri önerdi. Çünkü B vitamini eksikliği sinirlerde rahatsızlığa sebep olur diye eklemişti. Eğer bunlar işe yaramazsa bilekte ameliyat kaçınılmaz diyerek epeyce ciddi bir sorun olduğunu vurgulamıştı.
Uzun yıllardır bilinçsizce vitamin tableti kullanmaktan kaynaklanan sorunlarla bir süredir boğuştuğumu ve bazı vitaminlerin eksikliğinde beliren rahatsızlıkların, aynı vitaminin fazlalığında da ortaya çıktığını öğrendiğimi söyledim. Beni hiç duymadı, duymak bir yana “B vitaminleri suda eridikleri için fazlası suyla birlikte atılır…” derken alaycı ifadeyle bakmakla yetindi… Bir rahatsızlık nedeniyle antibiyotik kullanırken 2 gün Bemiks aldığım için yüzümde yaraya dönüşen koyu lekeler oluştu diye eklemem bir işe yaramayınca “Peki vitamini bir iki gün alırım, sorun çıkarsa keserim…” deyip kurtulmayı yeğledim ama satın bile almadım verdiği vitamini. Çünkü vitamin tabletleri yüzünden vücudum çökmüştü.
Pomadı kullandım ve bu arada “Kol ağrısının ortaya çıkması öncesindeki son haftalarda yaşamımda nasıl değişiklikler yaptım” diye düşünmeye başladım. Vardığım ilk sonuç, dizüstü bilgisayarı masaüstü bilgisayardan daha fazla kullandığımdı. İkisi arasındaki en temel fark masaydı. Masaüstü bilgisayarın özel masası yüzünden klavye özellikle de fare hemen hemen bel hizasındaydı. Oysa dizüstünü ergonomik olmayan normal masada kullanıyordum, ek fareyi de… İlk iş fareyi üzerinde kullanabileceğim bir sehpa ayarlamak oldu. Böylece fareyi kullandığım sağ kolum bel hizasına indi. Bir miktar rahatladım… Bilgisayar başındayken çektiğim ağrıların şiddetinde düşme olmuştu. İşe yarıyor gibiydi ancak sorunun asıl kaynağını bulmadığımın farkındaydım.
Aynı dönemde ikinci önemli değişikliği yiyecek konusunda yapmıştım. Hemen her gün protein özellikle de kırmızı et tüketiyordum. Kahvaltıda bile eksik olmuyordu salam jambon… Et ürünlerini soframın vazgeçilmezi yapmamın nedeni son yıllarda çektiğim eklem ağrılarıydı.
Bu noktada, önceki yıllarda yaşadığım sağlık sorunlarını ve çare arayışlarımı anlatmazsam neden söz etmeye çalıştığım tam anlaşılamayabilir:
Yıllar boyunca çektiğim eklem ağrıları yüzünden gittiğim doktorlar, yapılan tahliller ve sözde tedaviler hiçbir işe yaramamıştı. Çare peşinde gezinirken aldığım bir adet Supradyn tableti sonrasında baldırımda oluşan şişlik dikkatimi çekmişti. Daha önce bu şişliklerin fazla büyümesi yüzünden 3 kez operasyon geçirmiştim. Hem de bir keresinde yumurta büyüklüğünde olan birini yardırmak için tam narkozlu ameliyata girmiştim. İşte başımın belası bu şişliği yeniden görünce yıllardır düşmeyen jeton öyle bir düştü ki, içimde kopardığı gürültüyü anlatamam. Birkaç gün sonra şişlik kendiliğinden indi. Hemen bir tane daha Supradyn aldım. Bingo, aynı şişlik yine karşımdaydı. Yardırıp durduğum o şişlikler vitamin tableti alma alışkanlığımın eseriydi. Kuşku götürmez şekilde ortadaydı bu gerçek.
İlk işim internete girip vitamin etkileriyle ilgili bilgi aramak oldu. Karşıma çıkan sürüyle sayfada gördüklerimi aklım almıyordu. İlkokuldan itibaren öğretilir C vitamini eksikliğinde İskorpit, B vitamini eksikliğinde Beriberi olur, havuç yemek gözlere iyi gelir, bezelyeyi de sofradan eksik etmemek gerekir gibi bilgiler… Yani hemen herkesin az çok fikri vardır belli yiyeceklerden uzak durmanın getirdiği belalarla ilgili… Eksikliklerinde neler olacağıyla epeyce donanmış durumdayız… Tamam da fazlalık durumunda ortaya çıktığı söylenenleri ilk kez duyuyordum. Şişlikler, ciltteki lekeler, sinirsel etkiler, eklem ağrıları, saçlardaki bela kepek kuru pul pul dökülen deri, göz bozuklukları, ışığa hassasiyet… Kuşkuya kapılmadım değil ama açtığım sayfaların hemen hepsinde aynı şeylerden söz ediliyordu. Oysa ben bunlara dair hiçbir şey duymamıştım ve daha da vahimi bu yaşıma kadar hiçbir doktordan fazlalıkla ilgili uyarı almamıştım. Aksine, doktorlar neredeyse her reçeteye vitamin yazmayı adet edinmişler.
Doktorum beni kesip biçiyor şişlikleri yarıp duruyordu ama aklına hiç gelmiyordu vitaminle ilişkisi. İnternette bile dolaşan bu bilgiler mesleki yayınlarında yer almıyor olabilir mi? İmkansız… Ben bile öğrenirken doktorlarım neden “Fazlası suyla atılır…” demeye devam ediyordu? Muhtemelen bilmiyorlar… Tek bildikleri hemen her rahatsızlıkta reçeteye vitamin takviyesi yazmak... İyi geliyor ya, herkes vitamin manyağı yapılmış ya…
Vitamin tabletlerine elimi sürmez oldum şişlikle ilişkiyi tespit ettiğim o günden sonra. Beni yıllarca uğraştıran o şişlikler kesinlikle bir daha ortaya çıkmadı. Fakat dertler bitmemişti, sırada ciltteki yaraya dönüşen lekeler, eklem ağrıları ve ışığa aşrı hassasiyet vardı…
İlk yaptığım iş eklem ağrılarının ve gözlerdeki hassasiyetin sorumlusu A vitamininin güçlü kaynaklarından uzak durmaktı. İşimin zor hatta içinden çıkılmaz olduğunun farkına varmam da çok sürmedi. Çünkü yıllarca bilinçsizce hesapsızca Supradyn yutarak vücudumu vitamine boğmuştum, bütün vitaminlerin fazlalığıyla fazlasıyla yüklüydüm. Cilt sorunları daha önemsiz deyip eklem ağrılarına, monitöre bakarken gözümü kısma derdine öncelik tanıdım, A kaynaklarından mümkün olduğunca uzak durmaya gayret ettim. Sebzelerin çoğunda, beyaz etlerde ve süt ürünlerinde çokça bulunan A vitamininden uzak durmanın neredeyse imkaansız olması yüzünden son çare olarak kırmızı ete yüklendim. Eklem ağrılarım çok azaldı, ışık eskisi kadar yormamaya başladı… Belirgin şekilde rahatlamıştım ama yaklaşmakta olan belanın farkında değildim…
A vitamininden kurtulmaya başladıktan bir iki ay sonra işte bu uyuşma ve ağrılar peydahlandı, başıma bela oldu. Kolumdaki ağrı yüzünden doktora gidişimin öncesine dair özet budur. Umarım konuyu açıklayabilmiş, ne anlatmaya çalıştığımı gözler önüne serebilmişimdir.
Kırmızı ete çok yüklendiğimin farkına vardıktan sonra biraz ders çalışınca et ürünlerinde özellikle de kırmızı ette en çok B2 vitamini bulunduğunu öğrendim. Hemen kestim et ürünlerini… İki ay kadar sıkı şekilde uyguladığım perhiz etkisini gösterdi. Böylece rahatsızlığın ilaçlarla değil yiyeceklerle giderilebileceğini bir kez daha öğrendim. Bu yiyecekle tedavi sürecinde www.besinler.com sitesinden çok yararlandım. Hangi vitaminlerin en güçlü kaynakları hangi besinlerdir, hangileri en az hangi besinde vardır gibi soruların cevabını çoğunlukla bu sitede bulabildim. Vitaminlerin miktarlarını kıyaslayarak kendimden gayet emin şekilde koldaki uyuşma ve ağrıların sorumlusu B 2 vitaminidir diyebiliyorsam bu sitenin katkısı büyüktür. Tabii ki bilimsel değil uyuşma ve ağrıların suçlusu B 2 vitaminidir demem. Ancak yapılacak sağlıklı bilimsel bir çalışmayla kesinleştirilebilir… Ama ben yaşadıklarımdan hareketle en küçük kuşku duymadan B 2 sorumludur bu uyuşma ve ağrılardan diyebiliyorum. Bundan sonrası konuyu bilimselleştirecek olanlara aittir. Sadece, bu dertten muzdarip olanlara, vitaminlere elinizi sürmez belli besinlerden bir süre uzak durursanız zararı olmaz ama sağlınıza kavuşursunuz diyorum. Hepsi bu… Göz ardı edilmemesi gereken açık gerçek: Yiyecek çeşitliliğini sağlamış, normal beslenen birinin vitamin takviyesine ihtiyacı yoktur. Yapılan bütün bilimsel araştırmalarda vitaminlerin ekstra güç sağladığına dair en küçük bilgiye ulaşılamamıştır. Halbuki vitamin fazlalıklarının çok ciddi hatta ölümcül sonuçlar yarattığı reddedilmez şekilde bilinmektedir.
Uyuşma ve ağrılardan hemen hemen kurtuldum sayılır. Arada bir özleme dayanamayıp güçlü B2 kaynaklarından birine fazla yüklenince uyuşma hemen belli ediyor kendini. O dönemdeki gibi aşırı ağrılı olmasa da aslında uzun yıllardır bu uyuşma dikkatimi çekiyordu. Özellikle uyku sırasında kollarımda uyuşma oluyordu ama bunu proteinlere ve özellikle de vitaminlere yormak hiç aklıma gelmiyordu. Neyse, B2 kaynaklarından uzak durmamın sonucunda bu uyuşmalar ağrılar kayboldu. Sadece biraz fazla atıştırınca hemen belli ediyor kendini. Yarım asrı geride bırakmaya eklenen fazlasıyla hareketsiz yaşamın bu rahatsızlıkları çok beslediğini belirtmeye bile gerek yok.
Neyse, bütün bunları anlatmamın ve kafanızı şişirmemin nedeni, doktorların vitamin fazlalığının hiç zararı yokmuş gibi davranmaları, bunu hiç akıllarına getirmemeleri. Özellikle suda eriyen vitaminlerin fazlalığının vücuttan atıldığı bilgisine takılıp kalmalarını, tabletlerin, idrarla atılamayacak miktarlarda fazlalıklar oluşturabileceğini akıllarına getirmemelerini aklın alması mümkün değil. Kolda uyuşma ağrı mı var, B vitamini takviyesi yapalım, bir de gevşetici merhem verelim diyorlar ama “Ya bu uyuşma ve ağrılar B vitamini fazlalığında da ortaya çıkabilir?” sorusu hiç gelmiyor akıllarına. Çünkü bilmiyorlar veya fazlalık etkilerini duymuşlarsa bile böylesine ileri düzeyde rahatsızlıklar yaratabileceğine dair bilgiler henüz ulaşmamış kendilerine. Bilmiyorum, günahı yapanların boynuna, belki de milyarlarca dolarlık ilaç sanayi etkili oluyor kimilerinin bu sessizliklerinde, reçete çiziktirmelerinde.
Sonuçta, zamanımızın büro sakinlerinin hastalığı uyuşma ve ağrılar yüzünden sayısız insan ilaç tedavileriyle egzersizlerle boğuşurken leblebi gibi vitamin yutmaya devam edip fastfood niyetine ne bulursa löpür löpür götürüyor, çikolata keyfi yapıp bira muhabbetlerinde gevşiyor. Bütün gün bilgisayarın başında canı çıkmış ya, vitamin yutmanın çağın belalarından strese iyi geldiğini duymuş ya, çikolata da strese birebir gelir deniyor ya, bira da olmazsa olmazı ya, ameliyat masasına kadar gidecek yolun taşlarını birer birer döşediğinin hiç farkında olmadan devam ediyor. Yetmezmiş gibi, acıyla kıvranırken gittiği doktor da vitamin veriyor. Ne yapacak yutuyor… Neyi mi… Neyi olacak, hapı… Ne yapabilir ki, doktor söylemiş hapı yutmasını… Benimle kafa bulan o doktoru dinleseydim benim sonumun da ameliyat masası olacağından hiç kuşku duymuyorum. Akıllarına hiç gelmiyor fazlalık etkileri…
Diğer taraftan bunun bana özel bir rahatsızlık olmadığı da ortada. Daha birkaç gün önce Power Ball denen icatla kırılan rekordan söz ediyordu TV’ler. Yanlış bilmiyorsam, ağrıyla kıvranan bilgisayar kurbanlarına bilek egzersizi için şiddetle tavsiye edilen bir alet Power Ball. Çok iyi geliyormuş falan deniyor…
Hiç duydunuz mu vitaminin zararlarından söz eden bir doktoru? En fazla “Vitaminler doktor kontrolünde alınmalıdır…” gibi bir uyarı yapılıyor. Hepsi bu işte… Çevrenizde uyuşma ve ağrılardan muzdarip kaç kişi var diye bir bakınır mısınız?
Sözü çok uzattığımın farkındayım ama inanın çok sıkıntılar çektim ve çekmeye devam ediyorum. Oysa sanki böyle bir sorun hiç yokmuş gibi davranılıyor. Kimse ağzına almıyor vitamin fazlalıklarının ölüme varabilecek etkiler yarattığından. Örneğin, kalsiyum fazlalığının kalp sorunlarına sebep olacağı söylenirken, süt ürünlerine düşkün birinin bir de hemen hepsinde kalsiyum bulunan vitamin tableti atıştırma alışkanlığı varsa çok ciddi kalp rahatsızlıkları yaşayabileceğinden neden söz edilmez? Kalsiyum etkisini kendimde o kadar açık olarak görebiliyorum ki. Sabah kahvaltılarındaki peyniri biraz fazla kaçırmamın etkisinin çarpıntı olarak döndüğünü görmek için çok titizlenmem gerekmiyor. Oysa yıllarca bu çarpıntılar için, asıl suçlu sigarayı tek başına sorumlu tutup durmuştum. Şimdi bıraktım sigarayı ve etkinin kaynağını net olarak yakalayabiliyorum. Tam bir fazlalık deposuna dönüştürdüğüm vücudum küçük miktarlara bile tepki veriyor artık.
Tamam, ben iyi kullanmadım vücudumu ama bunun tek suçlusu da ben değilim. Benim gibi olanlar da değil…
Yolun yarısını geride bırakmışsanız, kırmızı beyaz fark etmez, illa da et olsun diyenlerdenseniz, çok fazla hareketli bir yaşamınız yoksa, iyi geliyor halleriyle vitamin tableti yutma alışkanlığınız varsa ve bilgisayar başındayken elinize kolunuza ağrılar giriyorsa, uykuda sağınız solunuz çok sık uyuşuyorsa, gittiğiniz doktor vitamin takviyesi önermişse sakın ola dinlemeyin. Doktorunuza, vitamin fazlalığıyla ilgili duyduklarınızı, yiyecek alışkanlıklarınızı, yaşam biçiminizi anlatın, sizi dinlemezse, alaycı tavırlarla bakıp vitamin takviyesinden dem vurursa “Başım üstüne…” deyin ve çıkın gidin. Bırakın o doktoru o doktorluğuyla baş başa…
Kesinlikle vitamin almayın ve elinizin altındaki bütün vitaminleri çöpe atmak ilk işiniz olsun. Hemen derhal en küçük tereddüde kapılmadan bir an bile gecikmeksizin vejetaryen olun, fakat vejetaryen olacağım derken, güçlü bir B 2 kaynağı olduğunu ıskalayıp sakın ola soya fasulyesine sarılmaya kalkmayın… Eğer vermişse doktor, gevşetici pomadı alın kullanın, o kadar… Bir bir buçuk ay ot yemenin yararını göreceğinizi bilin… İşe yaramazsa yediğim otla kalırım deyin geçin ama asla ve asla vitamin tabletlerine elinizi sürmeyin ve et ürünleri, başta keçi koyun olmak üzere süt ürünleri, çikolata, tahin, bira gibi güçlü B 2 kaynaklarından uzak durun mümkün olduğunca.
Bıçak altına yatmak istemeyen ota sarılmalıdır.
Eyüp Şeker
Vitamin rahatsızlığıyla ilgili notlarımın adresi :
http://abone.superonline.com/~ben/vitamin-notlari.html
İNSAN UNUTUR DOĞA AFFETMEZ
DENİZİN İÇİNE EDEN HAVUZ KEYFİ YAPAR
Büyükçekmece Gürpınar Dereağzı çok bilinen bir yer değildir. Buranın en önemli özelliği sakinliğidir. Çünkü ters sayılabilecek sapa bir burundadır. Çoğunluğu bahçe içindeki müstakil evler, şehre yakın en sakin yörelerden biri olarak kalmasının nedenlerindendir. Artık pek öyle değilse de…
Özetle, bugünlerde şehrin merkezindeymiş izlenimleriyle dairelerin satılmaya çalışıldığı Beylikdüzü’nün alt kısımlarındaki sözünü ettiğim bu yöre, o zamanlar sanki komşu ilin parçası köylük yermiş gibiydi.
B.Çekmece, Kumburgaz ve çok daha ötedeki yerler hengameye boğulmuşken fazlasıyla sakin bir yerdi Gürpınar ve tutup belediye yaptılar. Belediye olur da iş bitiricilik eksik kalır mı? Hele de iş bitiriciliğin köşe dönücülüğün yelkenleri iyice şişirdiği o seksen sonrası yıllarda iş bitirici olmamak mümkün müydü?
İlk kez, başka sefer olmadığı için sabahın köründe Topkapı’dan bindiğimiz külüstür bir otobüsle gitmiştik Gürpınar’a kadar. Ondan sonrası gittikçe daha yakıcılaşan sıcakta ha babam yürümekti… Canımız çıkmıştı o üç dört kilometreyi yürürken… Tamı tamına otuzüç sene önceydi…
Daha sonra bir de bisikletle gitmiştik çılgınlığı hiçe sayan bir çılgınla… Hadi benim üç vitesli kontra pedallı neyse de, bizim çılgının frenleri bile yoktu, çamurluksuz ön tekerleğe basardı ayağını. Yine de fena gitmedi Haramidere’ye kadarki yolculuk ama dün gibi aklımdadır bitmek bilmeyen bağırttıkça bağırtan Devebağırtan. Çıktık o yokuşu… Nasıl çıktık, sormasın kimse… Beylikdüzü’nde rahatladık, daha doğrusu ben rahatladım, çılgın arkadaşımın yaşayacak kaabusu vardı sırada. Beylikdüzü’nden sonrası daha çok iniş… Devebağırtan’ın intikamını alırcasına koy verdik kendimizi Gürpınar yokuşundan aşağı… Benim kontra pedalda fren derdi yoktu, fakat çok geçmeden bizim çılgının başının fena halde belada olduğunu gördük. Bastırdıkça bastırıyor tekerleğe yavaşlayabilmek için ama ne mümkün, aynı hızla devam. Ayakkabısı tutuştu tutuşacak, lastik kokuları yükseliyor, yine de yavaşlayamayınca Gürpınar yerine Büyükçekmece’yi yaptı mecburi istikamet. Haalaa gözümün önündedir yokuş dibinde tam karşıdaki eski taş binaya çarpmamak için yaptıkları, dar açılı sol yola sapmak yerine daha geniş açılı sağ tarafa mecburen dönüşü… Durmuş, birkaç saniye öncesinde “Kesin bindirir, un ufak olur kemikleri, ne kafa kalır ne de göz, bundan hayır gelmez artık…” gibi feci akıbetler uygun gördüğüm çılgının dönüp gelmesini beklemiştim.
İşte böylesine sapa, doğru düzgün sahili ve yolu olmayan, dolayısıyla da sakin bir yerdi Dereağzı. O kadar sapa o kadar kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdi ki, “Yağmur bile yağmıyor, her yeri sel götürse buraya tek damla düşmez” gevezelikleri yapardık kendi aramızda. Bir müddet sonra bizimkiler bir yer alıp ev yapmışlardı.
Bir veya iki katlı müstakil evlerin hepsi bahçe içindeydi. Daha geç gelenler Dereağzı’ndaki kısıtlı bölgede yer bulamayınca yamaçlardaki tarlaları köylülerden satın almaya başlayıp ortalarına evlerini kondurdukları için evler arasındaki mesafeler daha fazlaydı. Çıplak araziye serpiştirilmiş, aralarında epeyce mesafe olan müstakil evlerin her birinin su kuyusu fosseptik çukuru vardı. Bunlar ihtiyacı fazlasıyla karşılıyordu. Zaten apartman kılıklı üç dört katlılar dikilinceye kadar vidanjör kavramıyla tanışmamıştı bu sakin yöre.
Yazlıkçılar arasında sık konuşulurdu köylülerin bir alem olduğu, kafalarının çalışmadığı, yaptıklarını aklın almadığı… Nedeni şuydu: Köye ilk yerleşenler, sonradan gelenlere, damatlara falan, köye uzak sahildeki beğenmedikleri arazileri bırakmışlar. Yazlıkçılık furyasıyla birlikte, beğenmedikleri para etmez gözüyle baktıkları o araziler büyük paralar kazandırmaya başlamış sahiplerine. Köyün erkekleri bozulurmuş, damatların paraya konma durumlarına… Bu hikayeler dilindeydi Gürpınar Dereağzı yazlıkçılarının ve “Bu köylüler bir alem, zengin ettiler damatları…” denmesi bu yüzdendi.
Dereağzı’nın küçük koyunda geçerdi günümüz. Denizin temiz olduğu o günlerde birkaç metre derindeki taş duvarları görmek için dalardık bazen ama pek fazla kafa yormazdık küçük bir suru andıran duvarın neyin nesi olduğuna, suyun dibinde ne aradığına. Dereağzı’nda bir de taş duvarlı küçük bir evin kalıntıları vardı. O tarihlerde 17 Ağustos gibi bir deprem yaşasaydık bilmiyorum aklımıza gelir miydi sarsıntının eseri çöküntüyle denize gömüldüğü, yoksa yine “Heyelan bölgesi…” der geçer miydik, kestirmek güç doğrusu.
Herkes hemfikirdi güzelim deniz kıyısına özellikle de Dereağzı’na sırtını dönmüş köylülerin aptallığı konusunda. Tabii 17 Ağustos’a kadar… Daha doğrusu depremin ardından hepimiz birer deprem, epeyce de jeoloji uzmanı kesilirken geldi aklıma deniz dibindeki ve kıyıdaki eski yerleşimle ilgili o kalıntılar. Ancak deprem sonrası günlerde bir yerlere oturtmaya başladım köylülerin neden denizden uzak durmaya çalıştıklarına dair düşünceleri. Aslında yalnız Gürpınar değil, aynı kıyı boyundaki pek çok eski yerleşim yeri de içerlerdeydi. Muhtemelen Gelibolu’ya kadar aynı durum söz konusu…
Gürpınar Dereağzı’ndaki yerleşim biriminin önceki büyük depremlerden biriyle sulara gömüldüğünü düşünmek için konunun uzmanı veya tarihçi olmaya gerek yok sanırım. Bilemiyorum 1900 başındaki depremlerden birinin mi, yoksa daha eskilerden birinin mi sulara gömdüğünün kayıtlarda olup olmadığını ama şurası açık ki toplumsal bellek kayıtlarından silinip gitmiş oradaki yerleşimin akıbeti… Köylü sahilden uzak duruyor, oradaki tarlaları ekip biçmekle kim uğraşır deyip geçiyor, hiçbirinin de aklına gelmiyordu denize gömülmüş yerler ve bunlara dair hikaayeler. Hiç kimseden duymadım buna dair tek söz. Köye sonradan gelenlere damatlara kötü tarlalar kaldı falan denirken, parayı kapıp zengin olanların ne şanslı olduğu konuşulup duruyordu.
Diğer alternatifi göz ardı etmemek gerekir. Tam bilemiyorum hangi savaşın sonrasındaki mübadeleyle gelen muhacirlerdi köye yerleştirilenler. Büyük ihtimalle 1. Dünya Savaşının tarumar edip savurduklarındandı eski köye yerleşenler. Toplumsal belleklerinde depremle ilgili anılar olanlar ise mübadeleyle terk edip gitmişlerdi evlerini barklarını. Yerlerine yerleştirilenlerin belleklerinde Dereağzı’nın batıp gitmesiyle ilgili herhangi bir bilgi olmaması çok normaldi. Dolayısıyla bugünkü köy sakinlerine hiçbir şey anlatamaz, geçmişin bilgisini aktaramazlardı. Çünkü bilmiyorlardı… Gelenlerin tek yaptıkları kıyıdan çok uzaktaki yüksekçe yerde kurulu köyün evlerine yerleşmek, tarlaları ekip biçmek, kızlarına değersiz buldukları deniz kıyısındaki köye uzak tarlaları vererek, bilmeden damatlarını oğullarından daha zengin yapmaktı. Henüz haberleri yoktu güzellikten anlayan kıyı düşkünü yazlıkçılardan… Öğreneceklerdi… Yazlıkçılar da öğrenecekler…
Aslında benzer durumu Amerika’nın Pasifik sahilleri boyunca görmek mümkün. Kıtanın eski sakinleri deniz kıyısından o kadar korkuyorlardı ki dört beş bin metre yukarılara bile yerleşmişler. Yerlileri, yaşamanın adeta imkaansız sayıldığı yerlere yerleşmeye iten sebep depremle gelen çok büyük felaketler değilse neydi? Yanılıyorsam bir düzelten çıkacaktır… Yerlileri, And Dağlarının tepesindeki Nazca Düzlüklerinde yaşamaya iten istek değil korkuydu büyük ihtimalle. Bildiğim kadarıyla Pasifik kıyısında eski yerleşim birimi neredeyse hiç yok. Yalnızca bizim köylüler değil Amerika’nın aptal(!) yerlileri de uzak duruyorlarmış sahilden ama gelen kurnazlar, en hareketli yerlerin üstüne, en büyük en hareketli yerleşim yerlerini kuruverdiler. Ve şimdi de pür dikkat takibe aldılar izlemeye başladılar azmanlaşmış modern şehirlerin altlarında olup bitenleri.
Yoktu bataklığın ortasındaki Meksiko City’de saz kulübeden başkası, İspanyollar dikti katedrallerin her türde binanın en azmanını. Sonrası malum, Dünyanın en azman şehirlerinden birisi ortaya çıktı… Ve bu azman şehir, birkaç yüz kilometre ötede olan bir depremde, sarsıntı merkezinin yakınındaki yerleşim yerlerinden daha büyük hasar görüyor. Çünkü kurutulmuş göl üzerinde yükseliyor azman binalar. Şimdi ise Pasifik sahiline yerleştirilen algılayıcılarla birkaç saniye öncesinden uyarılmaya çalışılıyor şehrin ahalisi. Ya fayın yanı başındaki Acapulco sahilindekiler ne yapacak? Var mıydı acaba San Fransisko’da birkaç yerli çadırından başkası? O da tepelerde…
Güzelliğin kıymetini bilmez aptal yerliler, kurnaz akıllı güzelliği hemen keşfeden yeniler… Kuşkusuz Dünyanın dört bir yanında geçerli bir durum bu… Toplumsal bellek çok unutkan, jeolojik bellek çok iyi kayıt tutuyor, doğa ise ne unutuyor ne de affediyor…
Neyse, biz yine dönelim Gürpınar’ımıza. Gece yarısında jeneratörlerin birer ikişer kapatılmasıyla böcek ve rüzgar sesinin teslim aldığı Gürpınar’a, Elektrik 80’lerin ortasında su ise beş altı sene sonra gelmişti. Çoğunluğu bahçe içindeki evlere yalnızca elektrik su gelmemiş, komşu olarak dizi dizi siteler, blok blok apartmanlar da gelmeye başlamıştı.
Bu sitelerin ilki ve her şeyin başlangıcı Sunkent’ti. Birbirine bitişik villa pozlarındaki evler küçük araziye itiş tıkış inşa edildikten sonra insanın yok ediciliğiyle tanışmış oldu Gürpınar Dereağzı. Yirmi civarındaki ev için fosseptik çukuru kılıklı bir adet büyük depo yapıldı deniz kenarına ve bir taşma borusuyla hesapta açığa verildi fazla atıklar. Açık dediysem hepi topu otuz kırk metre. Birkaç yıl almadı gübrelenen küçücük Dereağzı koyunun yosunla dolması. Ardından denize girenlerde çeşitli hastalıklar özellikle de cilt rahatsızlıkları başladı. Şikaayetler tartışmalar sonrasında sözde bir arıtma sistemi yaptırdı Sunkent sakinleri. Sistem de sistem hani, hepi topu bir halta yaramaz göstermelik tank… Şikaayetler tartışmalar sürdü ama sonuç alınamadı ve insanlar bölgenin denize girmeye en uygun kumsalı Dereağzı koyundan denize girmeye son verdi.
Sağa sola açığa kayalıklara falan gitmek zordu. Sunkent sakinleri oturup karar verme zamanının geldiğini hissetmiş olmalılar ki yüzme havuzu yaptırmaya soyundular. Haklılar tabii, deniz bitmiş girilemez hale gelmişti, bir şeyler yapmak gerekiyordu. Kısa sürede inşa ettirdiler havuzu, güzel güzel bici bici yapmaya, güneş yağları sürünerek kenarcağızlarındaki şezlonglarında güneşlenmeye başladılar.
Dereağzı sakinleri ise, gelip denizlerinin içine ederek girilmez hale getirdikten sonra kendilerinden başkasının girmesine izin vermedikleri masmavi havuzlarında keyif yapmaya başlayan Sunkent sakinlerini kafaları iyice karışmış şekilde uzaktan izlemeye başladılar.
Denizin içine eden havuz keyfi yapar.
Tamam, diyelim ki o günkü şartlarda engel olunamadı Sunkent’e. Bilinçlenebildik mi? Hiç sanmıyorum…
Üç beş yıl önce sahil yolu yapılacağı söylentisinin duyulmasıyla Dereağzı’ndakilerde bir sevinç bir sevinç, havalara zıplıyor çoğu. “Buna neden seviniyorsunuz. Sahilden yol geçmesiyle buranın en önemli özelliği olan ve azıcık kalmış sakinliği sessizliği kaybolacak. Sahile inmek, kayığa tekneye gitmek mesele haline gelecek. Aksine karşı çıkmak, izin vermemek gerekir” dememin hiç yararı olmamıştı. Herkes “Aman ne güzel, şehre kolay gidip geleceğiz, hatta mülklerimiz değerlenecek” havalarındaydı. Neyse ki yol falan yapılmıyor…
Karadeniz Sahil Yolu yapıldı diye bugünlerde sevinçten havalara uçan Karadenizlilerin isyanlarıyla karşılaşmak kimseyi şaşırtmayacaktır.
Dün bir bugün iki, haberlerden öğreniyoruz şikaayetlerin başladığını. “Böyle otoyol olmaz. Adım başı ışık var, kavşak var, dur kalk dur kalk, illallah dedirtiyor…” diye yakınıyormuş sürücüler. Evlerinin işyerlerinin önünden Çin Seddi misali otoyol geçirilenler ise şaşkın şaşkın bakınmaktalar. Haklılar da, akıllar neredeydi… Mümtaz Soysal hoca ve birçok kişi yıllardan beri karşı görüştekilerin düşüncelerini yazıp duruyor ama ne fayda. Çok sağlam gerekçeleriyle otoyolun içerden geçmesi ve sık bağlantılarla sahil yerleşimlerine ulaşılması gerektiğini ne kadar söyleseler de yararı olmadı. Yani çevre yolu kavramını anlatmaya çalışıyorlardı… Bu yapılanın hem yerleşim birimlerine hem de sürücülere zarar vereceğini ve pek çok sakınca getireceğini anlatmak için çırpınıp durdu pek çok insan. Gözü paradan başka şey görmeyenler, aklı, bilimi ve deneyimi dinlemek yerine yine ceplerin doldurulmasını ve günü kurtarmayı, geleceği görmemeyi seçtikleri için, hep olduğu gibi bedelini yine konu hakkında fazla fikri ve bilgisi olmayan insanlar, yani Karadeniz sakinleri ödeyecek.
Haydi tatile deyip güneye uzanmaya karar vermiştik. Dört kişiydik… Acele etmiyor, denk geldiğimizde çekiyorduk kenara cumburlop deniz yaptıktan sonra devam ediyorduk yola. Akşamüzeri Aliağa’ya gelince “Şurada otel var, hadi burada kalalım, gece kıyıda bir yerde rakı balık yapar sabah yola devam ederiz” demiştik. Önce gidip otele yerleşelim halleriyle danışmaya dayandık. İçimizde en zeki olan benmişim ki, görevli arka taraftan oda vermeye kalkınca, derhal “Deniz gören oda lütfen…” diye atılmıştım. Otel anayol kenarındaydı… Öyle görülmeye değecek bir deniz de yoktu oralarda ve belki de bir kez bile dönüp bakmayacaktım. Tatile gidiyorduk ya, her yerde her şartta görmeliydik denizi. Hesap bu hesap… Gece rakı balık keyfinden döndükten sonra zekaamın başımıza neler sardığını, birkaç metre ötemizden geçen kamyonları otobüsleri sabaha kadar sayarak öğrendik. Kafalar dumanlı olmasına rağmen gözümüzü kırpamamıştık.
Karadenizliler, Karadeniz Otoyoluyla ne çok şey kaybedeceklerini önünde sonunda anlayacaklardır ama çoktan iş işten geçti. Oysa yapmaları gereken İstanbul sahil yoluna bakmaktı. İnsanların çok büyük çoğunluğunun gözü kesmez iki adım ötelerindeki sahile inmeyi. Çünkü çevre yolundan en küçük farkı olmayan arabaların vızır vızır geçtiği üçlü yolu aşmak kolay değildir. Sahildeki parklarda, yeşil alanlarda, sıcak yaz günlerinin en kalabalık zamanlarında bile büyük ihtimalle bu yüzden neredeyse hiç yaşlı insan olmaz. Sakatların yolun karşı tarafına geçmesi ise imkaansızdır. Ancak sağlıklı insanların geçebildiği uzak aralarla yapılmış üst geçitler, ne yaşlılara göredir ne de sakatlara… Çünkü her şey otomobiller içindir, hiç yaya yaşamaz bu diyarlarda. Denize su kenarına düşkün insanın önüne çekilmiş Çin Seddi’dir bu otoyollar.
Hadi diyelim başka çaremiz yok, İstanbul tıka basa dolmuş bir karış boşluğu kalmamış durumda, katlanacağız Yeşilyurt Sirkeci Sahil Yoluna… Oysa Karadenizliler, büyük bir budalalıktan başka şey olmayan bu Çin Seddi’ne izin vermeyip yolun içerden geçmesini sağlayabilirlerdi. Çevre yolu mantığıyla içerden geçirilecek yol, sık aralıklarla hem sahil yerleşimlerine bağlanacak, hem de Karadeniz’le doğru düzgün ilişkisi olmayan İç Anadolu kentlerine bağlantı yolları yapılmasına yarayacaktı. Kulakları tıkalıydı iş bitiricilerin, gözleri bağlanmıştı Karadenizlilerin…
Karadeniz Otoyolu’yla pek çok şey heba edilmesine rağmen içten geçecek bu yol yine de yapılacak, yapılması kaçınılmaz… Çekilenler, kaybedilenler, yitip giden güzellikler, çarçur edilenler kalacak insanların yanına…
Doğa en çok, kendisini en az anlayanı cezalandırır.
Ve Dereağzı’na sıçanlar asla havuza işemezler.
Eyüp Şeker
Büyükçekmece Gürpınar Dereağzı çok bilinen bir yer değildir. Buranın en önemli özelliği sakinliğidir. Çünkü ters sayılabilecek sapa bir burundadır. Çoğunluğu bahçe içindeki müstakil evler, şehre yakın en sakin yörelerden biri olarak kalmasının nedenlerindendir. Artık pek öyle değilse de…
Özetle, bugünlerde şehrin merkezindeymiş izlenimleriyle dairelerin satılmaya çalışıldığı Beylikdüzü’nün alt kısımlarındaki sözünü ettiğim bu yöre, o zamanlar sanki komşu ilin parçası köylük yermiş gibiydi.
B.Çekmece, Kumburgaz ve çok daha ötedeki yerler hengameye boğulmuşken fazlasıyla sakin bir yerdi Gürpınar ve tutup belediye yaptılar. Belediye olur da iş bitiricilik eksik kalır mı? Hele de iş bitiriciliğin köşe dönücülüğün yelkenleri iyice şişirdiği o seksen sonrası yıllarda iş bitirici olmamak mümkün müydü?
İlk kez, başka sefer olmadığı için sabahın köründe Topkapı’dan bindiğimiz külüstür bir otobüsle gitmiştik Gürpınar’a kadar. Ondan sonrası gittikçe daha yakıcılaşan sıcakta ha babam yürümekti… Canımız çıkmıştı o üç dört kilometreyi yürürken… Tamı tamına otuzüç sene önceydi…
Daha sonra bir de bisikletle gitmiştik çılgınlığı hiçe sayan bir çılgınla… Hadi benim üç vitesli kontra pedallı neyse de, bizim çılgının frenleri bile yoktu, çamurluksuz ön tekerleğe basardı ayağını. Yine de fena gitmedi Haramidere’ye kadarki yolculuk ama dün gibi aklımdadır bitmek bilmeyen bağırttıkça bağırtan Devebağırtan. Çıktık o yokuşu… Nasıl çıktık, sormasın kimse… Beylikdüzü’nde rahatladık, daha doğrusu ben rahatladım, çılgın arkadaşımın yaşayacak kaabusu vardı sırada. Beylikdüzü’nden sonrası daha çok iniş… Devebağırtan’ın intikamını alırcasına koy verdik kendimizi Gürpınar yokuşundan aşağı… Benim kontra pedalda fren derdi yoktu, fakat çok geçmeden bizim çılgının başının fena halde belada olduğunu gördük. Bastırdıkça bastırıyor tekerleğe yavaşlayabilmek için ama ne mümkün, aynı hızla devam. Ayakkabısı tutuştu tutuşacak, lastik kokuları yükseliyor, yine de yavaşlayamayınca Gürpınar yerine Büyükçekmece’yi yaptı mecburi istikamet. Haalaa gözümün önündedir yokuş dibinde tam karşıdaki eski taş binaya çarpmamak için yaptıkları, dar açılı sol yola sapmak yerine daha geniş açılı sağ tarafa mecburen dönüşü… Durmuş, birkaç saniye öncesinde “Kesin bindirir, un ufak olur kemikleri, ne kafa kalır ne de göz, bundan hayır gelmez artık…” gibi feci akıbetler uygun gördüğüm çılgının dönüp gelmesini beklemiştim.
İşte böylesine sapa, doğru düzgün sahili ve yolu olmayan, dolayısıyla da sakin bir yerdi Dereağzı. O kadar sapa o kadar kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdi ki, “Yağmur bile yağmıyor, her yeri sel götürse buraya tek damla düşmez” gevezelikleri yapardık kendi aramızda. Bir müddet sonra bizimkiler bir yer alıp ev yapmışlardı.
Bir veya iki katlı müstakil evlerin hepsi bahçe içindeydi. Daha geç gelenler Dereağzı’ndaki kısıtlı bölgede yer bulamayınca yamaçlardaki tarlaları köylülerden satın almaya başlayıp ortalarına evlerini kondurdukları için evler arasındaki mesafeler daha fazlaydı. Çıplak araziye serpiştirilmiş, aralarında epeyce mesafe olan müstakil evlerin her birinin su kuyusu fosseptik çukuru vardı. Bunlar ihtiyacı fazlasıyla karşılıyordu. Zaten apartman kılıklı üç dört katlılar dikilinceye kadar vidanjör kavramıyla tanışmamıştı bu sakin yöre.
Yazlıkçılar arasında sık konuşulurdu köylülerin bir alem olduğu, kafalarının çalışmadığı, yaptıklarını aklın almadığı… Nedeni şuydu: Köye ilk yerleşenler, sonradan gelenlere, damatlara falan, köye uzak sahildeki beğenmedikleri arazileri bırakmışlar. Yazlıkçılık furyasıyla birlikte, beğenmedikleri para etmez gözüyle baktıkları o araziler büyük paralar kazandırmaya başlamış sahiplerine. Köyün erkekleri bozulurmuş, damatların paraya konma durumlarına… Bu hikayeler dilindeydi Gürpınar Dereağzı yazlıkçılarının ve “Bu köylüler bir alem, zengin ettiler damatları…” denmesi bu yüzdendi.
Dereağzı’nın küçük koyunda geçerdi günümüz. Denizin temiz olduğu o günlerde birkaç metre derindeki taş duvarları görmek için dalardık bazen ama pek fazla kafa yormazdık küçük bir suru andıran duvarın neyin nesi olduğuna, suyun dibinde ne aradığına. Dereağzı’nda bir de taş duvarlı küçük bir evin kalıntıları vardı. O tarihlerde 17 Ağustos gibi bir deprem yaşasaydık bilmiyorum aklımıza gelir miydi sarsıntının eseri çöküntüyle denize gömüldüğü, yoksa yine “Heyelan bölgesi…” der geçer miydik, kestirmek güç doğrusu.
Herkes hemfikirdi güzelim deniz kıyısına özellikle de Dereağzı’na sırtını dönmüş köylülerin aptallığı konusunda. Tabii 17 Ağustos’a kadar… Daha doğrusu depremin ardından hepimiz birer deprem, epeyce de jeoloji uzmanı kesilirken geldi aklıma deniz dibindeki ve kıyıdaki eski yerleşimle ilgili o kalıntılar. Ancak deprem sonrası günlerde bir yerlere oturtmaya başladım köylülerin neden denizden uzak durmaya çalıştıklarına dair düşünceleri. Aslında yalnız Gürpınar değil, aynı kıyı boyundaki pek çok eski yerleşim yeri de içerlerdeydi. Muhtemelen Gelibolu’ya kadar aynı durum söz konusu…
Gürpınar Dereağzı’ndaki yerleşim biriminin önceki büyük depremlerden biriyle sulara gömüldüğünü düşünmek için konunun uzmanı veya tarihçi olmaya gerek yok sanırım. Bilemiyorum 1900 başındaki depremlerden birinin mi, yoksa daha eskilerden birinin mi sulara gömdüğünün kayıtlarda olup olmadığını ama şurası açık ki toplumsal bellek kayıtlarından silinip gitmiş oradaki yerleşimin akıbeti… Köylü sahilden uzak duruyor, oradaki tarlaları ekip biçmekle kim uğraşır deyip geçiyor, hiçbirinin de aklına gelmiyordu denize gömülmüş yerler ve bunlara dair hikaayeler. Hiç kimseden duymadım buna dair tek söz. Köye sonradan gelenlere damatlara kötü tarlalar kaldı falan denirken, parayı kapıp zengin olanların ne şanslı olduğu konuşulup duruyordu.
Diğer alternatifi göz ardı etmemek gerekir. Tam bilemiyorum hangi savaşın sonrasındaki mübadeleyle gelen muhacirlerdi köye yerleştirilenler. Büyük ihtimalle 1. Dünya Savaşının tarumar edip savurduklarındandı eski köye yerleşenler. Toplumsal belleklerinde depremle ilgili anılar olanlar ise mübadeleyle terk edip gitmişlerdi evlerini barklarını. Yerlerine yerleştirilenlerin belleklerinde Dereağzı’nın batıp gitmesiyle ilgili herhangi bir bilgi olmaması çok normaldi. Dolayısıyla bugünkü köy sakinlerine hiçbir şey anlatamaz, geçmişin bilgisini aktaramazlardı. Çünkü bilmiyorlardı… Gelenlerin tek yaptıkları kıyıdan çok uzaktaki yüksekçe yerde kurulu köyün evlerine yerleşmek, tarlaları ekip biçmek, kızlarına değersiz buldukları deniz kıyısındaki köye uzak tarlaları vererek, bilmeden damatlarını oğullarından daha zengin yapmaktı. Henüz haberleri yoktu güzellikten anlayan kıyı düşkünü yazlıkçılardan… Öğreneceklerdi… Yazlıkçılar da öğrenecekler…
Aslında benzer durumu Amerika’nın Pasifik sahilleri boyunca görmek mümkün. Kıtanın eski sakinleri deniz kıyısından o kadar korkuyorlardı ki dört beş bin metre yukarılara bile yerleşmişler. Yerlileri, yaşamanın adeta imkaansız sayıldığı yerlere yerleşmeye iten sebep depremle gelen çok büyük felaketler değilse neydi? Yanılıyorsam bir düzelten çıkacaktır… Yerlileri, And Dağlarının tepesindeki Nazca Düzlüklerinde yaşamaya iten istek değil korkuydu büyük ihtimalle. Bildiğim kadarıyla Pasifik kıyısında eski yerleşim birimi neredeyse hiç yok. Yalnızca bizim köylüler değil Amerika’nın aptal(!) yerlileri de uzak duruyorlarmış sahilden ama gelen kurnazlar, en hareketli yerlerin üstüne, en büyük en hareketli yerleşim yerlerini kuruverdiler. Ve şimdi de pür dikkat takibe aldılar izlemeye başladılar azmanlaşmış modern şehirlerin altlarında olup bitenleri.
Yoktu bataklığın ortasındaki Meksiko City’de saz kulübeden başkası, İspanyollar dikti katedrallerin her türde binanın en azmanını. Sonrası malum, Dünyanın en azman şehirlerinden birisi ortaya çıktı… Ve bu azman şehir, birkaç yüz kilometre ötede olan bir depremde, sarsıntı merkezinin yakınındaki yerleşim yerlerinden daha büyük hasar görüyor. Çünkü kurutulmuş göl üzerinde yükseliyor azman binalar. Şimdi ise Pasifik sahiline yerleştirilen algılayıcılarla birkaç saniye öncesinden uyarılmaya çalışılıyor şehrin ahalisi. Ya fayın yanı başındaki Acapulco sahilindekiler ne yapacak? Var mıydı acaba San Fransisko’da birkaç yerli çadırından başkası? O da tepelerde…
Güzelliğin kıymetini bilmez aptal yerliler, kurnaz akıllı güzelliği hemen keşfeden yeniler… Kuşkusuz Dünyanın dört bir yanında geçerli bir durum bu… Toplumsal bellek çok unutkan, jeolojik bellek çok iyi kayıt tutuyor, doğa ise ne unutuyor ne de affediyor…
Neyse, biz yine dönelim Gürpınar’ımıza. Gece yarısında jeneratörlerin birer ikişer kapatılmasıyla böcek ve rüzgar sesinin teslim aldığı Gürpınar’a, Elektrik 80’lerin ortasında su ise beş altı sene sonra gelmişti. Çoğunluğu bahçe içindeki evlere yalnızca elektrik su gelmemiş, komşu olarak dizi dizi siteler, blok blok apartmanlar da gelmeye başlamıştı.
Bu sitelerin ilki ve her şeyin başlangıcı Sunkent’ti. Birbirine bitişik villa pozlarındaki evler küçük araziye itiş tıkış inşa edildikten sonra insanın yok ediciliğiyle tanışmış oldu Gürpınar Dereağzı. Yirmi civarındaki ev için fosseptik çukuru kılıklı bir adet büyük depo yapıldı deniz kenarına ve bir taşma borusuyla hesapta açığa verildi fazla atıklar. Açık dediysem hepi topu otuz kırk metre. Birkaç yıl almadı gübrelenen küçücük Dereağzı koyunun yosunla dolması. Ardından denize girenlerde çeşitli hastalıklar özellikle de cilt rahatsızlıkları başladı. Şikaayetler tartışmalar sonrasında sözde bir arıtma sistemi yaptırdı Sunkent sakinleri. Sistem de sistem hani, hepi topu bir halta yaramaz göstermelik tank… Şikaayetler tartışmalar sürdü ama sonuç alınamadı ve insanlar bölgenin denize girmeye en uygun kumsalı Dereağzı koyundan denize girmeye son verdi.
Sağa sola açığa kayalıklara falan gitmek zordu. Sunkent sakinleri oturup karar verme zamanının geldiğini hissetmiş olmalılar ki yüzme havuzu yaptırmaya soyundular. Haklılar tabii, deniz bitmiş girilemez hale gelmişti, bir şeyler yapmak gerekiyordu. Kısa sürede inşa ettirdiler havuzu, güzel güzel bici bici yapmaya, güneş yağları sürünerek kenarcağızlarındaki şezlonglarında güneşlenmeye başladılar.
Dereağzı sakinleri ise, gelip denizlerinin içine ederek girilmez hale getirdikten sonra kendilerinden başkasının girmesine izin vermedikleri masmavi havuzlarında keyif yapmaya başlayan Sunkent sakinlerini kafaları iyice karışmış şekilde uzaktan izlemeye başladılar.
Denizin içine eden havuz keyfi yapar.
Tamam, diyelim ki o günkü şartlarda engel olunamadı Sunkent’e. Bilinçlenebildik mi? Hiç sanmıyorum…
Üç beş yıl önce sahil yolu yapılacağı söylentisinin duyulmasıyla Dereağzı’ndakilerde bir sevinç bir sevinç, havalara zıplıyor çoğu. “Buna neden seviniyorsunuz. Sahilden yol geçmesiyle buranın en önemli özelliği olan ve azıcık kalmış sakinliği sessizliği kaybolacak. Sahile inmek, kayığa tekneye gitmek mesele haline gelecek. Aksine karşı çıkmak, izin vermemek gerekir” dememin hiç yararı olmamıştı. Herkes “Aman ne güzel, şehre kolay gidip geleceğiz, hatta mülklerimiz değerlenecek” havalarındaydı. Neyse ki yol falan yapılmıyor…
Karadeniz Sahil Yolu yapıldı diye bugünlerde sevinçten havalara uçan Karadenizlilerin isyanlarıyla karşılaşmak kimseyi şaşırtmayacaktır.
Dün bir bugün iki, haberlerden öğreniyoruz şikaayetlerin başladığını. “Böyle otoyol olmaz. Adım başı ışık var, kavşak var, dur kalk dur kalk, illallah dedirtiyor…” diye yakınıyormuş sürücüler. Evlerinin işyerlerinin önünden Çin Seddi misali otoyol geçirilenler ise şaşkın şaşkın bakınmaktalar. Haklılar da, akıllar neredeydi… Mümtaz Soysal hoca ve birçok kişi yıllardan beri karşı görüştekilerin düşüncelerini yazıp duruyor ama ne fayda. Çok sağlam gerekçeleriyle otoyolun içerden geçmesi ve sık bağlantılarla sahil yerleşimlerine ulaşılması gerektiğini ne kadar söyleseler de yararı olmadı. Yani çevre yolu kavramını anlatmaya çalışıyorlardı… Bu yapılanın hem yerleşim birimlerine hem de sürücülere zarar vereceğini ve pek çok sakınca getireceğini anlatmak için çırpınıp durdu pek çok insan. Gözü paradan başka şey görmeyenler, aklı, bilimi ve deneyimi dinlemek yerine yine ceplerin doldurulmasını ve günü kurtarmayı, geleceği görmemeyi seçtikleri için, hep olduğu gibi bedelini yine konu hakkında fazla fikri ve bilgisi olmayan insanlar, yani Karadeniz sakinleri ödeyecek.
Haydi tatile deyip güneye uzanmaya karar vermiştik. Dört kişiydik… Acele etmiyor, denk geldiğimizde çekiyorduk kenara cumburlop deniz yaptıktan sonra devam ediyorduk yola. Akşamüzeri Aliağa’ya gelince “Şurada otel var, hadi burada kalalım, gece kıyıda bir yerde rakı balık yapar sabah yola devam ederiz” demiştik. Önce gidip otele yerleşelim halleriyle danışmaya dayandık. İçimizde en zeki olan benmişim ki, görevli arka taraftan oda vermeye kalkınca, derhal “Deniz gören oda lütfen…” diye atılmıştım. Otel anayol kenarındaydı… Öyle görülmeye değecek bir deniz de yoktu oralarda ve belki de bir kez bile dönüp bakmayacaktım. Tatile gidiyorduk ya, her yerde her şartta görmeliydik denizi. Hesap bu hesap… Gece rakı balık keyfinden döndükten sonra zekaamın başımıza neler sardığını, birkaç metre ötemizden geçen kamyonları otobüsleri sabaha kadar sayarak öğrendik. Kafalar dumanlı olmasına rağmen gözümüzü kırpamamıştık.
Karadenizliler, Karadeniz Otoyoluyla ne çok şey kaybedeceklerini önünde sonunda anlayacaklardır ama çoktan iş işten geçti. Oysa yapmaları gereken İstanbul sahil yoluna bakmaktı. İnsanların çok büyük çoğunluğunun gözü kesmez iki adım ötelerindeki sahile inmeyi. Çünkü çevre yolundan en küçük farkı olmayan arabaların vızır vızır geçtiği üçlü yolu aşmak kolay değildir. Sahildeki parklarda, yeşil alanlarda, sıcak yaz günlerinin en kalabalık zamanlarında bile büyük ihtimalle bu yüzden neredeyse hiç yaşlı insan olmaz. Sakatların yolun karşı tarafına geçmesi ise imkaansızdır. Ancak sağlıklı insanların geçebildiği uzak aralarla yapılmış üst geçitler, ne yaşlılara göredir ne de sakatlara… Çünkü her şey otomobiller içindir, hiç yaya yaşamaz bu diyarlarda. Denize su kenarına düşkün insanın önüne çekilmiş Çin Seddi’dir bu otoyollar.
Hadi diyelim başka çaremiz yok, İstanbul tıka basa dolmuş bir karış boşluğu kalmamış durumda, katlanacağız Yeşilyurt Sirkeci Sahil Yoluna… Oysa Karadenizliler, büyük bir budalalıktan başka şey olmayan bu Çin Seddi’ne izin vermeyip yolun içerden geçmesini sağlayabilirlerdi. Çevre yolu mantığıyla içerden geçirilecek yol, sık aralıklarla hem sahil yerleşimlerine bağlanacak, hem de Karadeniz’le doğru düzgün ilişkisi olmayan İç Anadolu kentlerine bağlantı yolları yapılmasına yarayacaktı. Kulakları tıkalıydı iş bitiricilerin, gözleri bağlanmıştı Karadenizlilerin…
Karadeniz Otoyolu’yla pek çok şey heba edilmesine rağmen içten geçecek bu yol yine de yapılacak, yapılması kaçınılmaz… Çekilenler, kaybedilenler, yitip giden güzellikler, çarçur edilenler kalacak insanların yanına…
Doğa en çok, kendisini en az anlayanı cezalandırır.
Ve Dereağzı’na sıçanlar asla havuza işemezler.
Eyüp Şeker
İKİ DANEYE YOLDURDU KUYRUĞU
KUŞBEYİNLİLERİN “KUYRUK YOLAN” ADINI TAKTIĞI KUŞ BEYİNLİ
Kuş gribi illeti yüzünden son verinceye kadar sıcak havalarda balkona çıkartırdım benim Afrikalı gri kuşbeyinliyi. Çevredeki kuşlar çok çabuk öğrendiler bu durumu. Çünkü ortalığa saçtığı yemler fazlasıyla ilgi alanlarına giriyordu. Hatta kimi serçeler kafese tutunarak yem kabından bile atıştırıyorlardı.
Balkona çıkartmaya son verdim vermesine de kuşların eve gireceğini akıl edemedim. Kuş seslerinin evin içinden geldiği zannına kapıldığım oluyordu ama ihtimal vermiyordum. Daha sonra salonda en ilgisiz yerlerde kuş pisliği görünce kafam iyice karıştı. Bakıyorum benim kuş beyinlinin kafesi beş altı metre ötede, mümkünatı yok buraya kadar şeyini şey edemez, hem benimki okkalı şey eder, bunlar küçücük falan diyorum, yani kuşların içeri girdiğine ihtimal vermemeye çalışıyorum, ama bir yere kadar kendimi kandırmayı sürdürebildim. Artık neredeyse salonun her yerinde karşılaşıyordum kuş pislikleriyle. Yem peşindeki kuşlar özellikle de serçeler içerde cirit atıyorlardı ben evin arka tarafında olduğumda.
En sonunda suçüstü yaptım. Bir kumru tam karşımda balkon kapısından uzakta, kapalı olan büyük pencerenin pervazına tünemiş tam anlamıyla kumru gibi duruyordu. Uzaktaydım, o yüzden paniklemiyordu… Yaklaşmaya başladıkça kaçmaya, daha doğrusu cama çarpıp durmaya başladı. Sadece cama hamle yapıyor, açık balkon kapısına yönelmeyi akıl edemiyordu. Bir kere paniklemişti, durmaksızın hamle yapıyor cama çarpıp duruyordu, çare yok yakalayıp dışarı bırakayım dedim.
Malum ne kadar yabani olsa da kumru bu, korkmaz insanlardan. Her şeye rağmen fazla paniklemiyordu. Yaklaştım, kaçmasına engel olmak için sol elimle önüne perde yaparken, yakalamak için açtığım sağ elimi uzattım. Birkaç santim kalmışken tutmak için hamle yaptığım anda birden ileri fırladı. Yakalayamamıştım, avucumda bir sürü kuyruk tüyü vardı. Daha doğrusu yakalamıştım ama aniden ileri fırladığı için kuyruğunu yakalamıştım. Elimden kaçtığı refleksiyle mi sıkmıştım parmaklarımı ve kuyruğuna yapışmıştım, bilemiyorum. Belki de hayırlı olmuş, gövdesine denk getirsem sıkıp pestilini çıkartacaktım gariban kumrunun.
Kuş da, kuş yakalamayı beceremeyen ben kuş beyinlisi de öylece kalakaldık. Aptal aptal elimdeki uzun kuyruk tüylerine bakıyordum, şapşallaşmış kumru ise neye uğradığını anlayamaz ne yapacağını bilemez halde bana bakıyordu. Uzanıp avucuma aldım, en küçük tepki vermedi. Nasıl versin ki, yoksa tüysüz cascavlak bırakıverirdim alimallah… İki adet evet tane hesabıyla sadece iki tane kuyruk tüyü kalmıştı, kalanını kopartıp almıştım.
İlk aklımdan geçen “Bu artık uçamaz, ben şimdi ne yapacağım…” oldu. Biraz sakinleşince “Ne yapayım, balkonda beslerim…” diye düşünüp balkona çıktım. Yüksekten düşüp kafası gözü de yarılır korkusuyla iyice eğilip yere bıraktım garibimi. Avucumu açar açmaz hiç beklemeksizin uçup gitti. Uçuşuna hem sevinmiştim, hem de nasıl uçabiliyor şaşkınlığıyla kalakalmıştım. Sol yanında kalan iki adet kuyruk tüyüyle uçup gittiğine göre, buna değil havada, karada hatta denizde bile ölüm yok dedim. Öyle bir rahatlamıştım ki anlatamam.
Eminim o günden sonra semtteki kuşbeyinliler arasındaki adım “Kuyruk yolan kuş beyinli” olmuştur.
Kaçırıyorum zannıyla kapattığım pençemle yolduğum kumru kuyruğu vakasının üzerinden çok geçmemişti:
Papağanın olduğu yerde yem vardır diye gelenler sadece serçeler ve kumrular değildi. Kuş sesinin olduğu yerde kuş olduğunu iyi bilen bir de kedi girdi eve. Ne var bunda demeyin sakın, üçüncü katta oturuyorum, 40 değil 40 bin yıl düşünsem gelmezdi aklıma bir kedinin eve gireceği.
Benim kuşbeyinlinin çok ender rastladığım ıslığını duyunca irkilmiştim. Çünkü çok sıra dışı durumlarda bu ıslığı çaldığını biliyordum. Panik halindeyken canhıraş şekilde çıkardığı kargayı andıran çığlığından veya keyifliyken çaldığı ıslıklardan farklı bir ses bu ve sadece bir tehdit olduğunda buna başvurduğunu düşünüyordum. Yanılmadığımı görecektim… Ne oluyor buna, niye çalıyor bu ıslığı diye salona gittiğimde, içeri girmiş ve pencerenin pervazına tünemiş yalanarak benim kuşbeyinliyi kesen kediyle yüz yüze geldim. Merak etmeyin, koparmadım kedinin kuyruğunu…
Kedinin eve gireceği gelmezdi aklıma, oysa akıl etmem gerekirdi. Balkonuma kadar uzanan bir asma var, oradan tırmanmıştı kuşbeyinli peşindeki sivri tırnaklı sivri akıllı.
Şaşkınlığım geçince ne yapacağımı düşünmeye başladım. Bunu nasıl dışarı çıkartacağım dertlenmesine gömüldüğümde irkiliverdim. Çocukluğumdan kalma daha dehşet verici bir olay belirivermişti gözümün önünde. Yani aklıma ilk gelen kumru kuyruğu yolma vakası değil, daha eski daha ölümcül olanıydı…
Bir kedimiz vardı, adı Torpil… Rahmetli babam, çelimsiz annesinin aksine minik haldeyken bile iri kıyım olması yüzünden koymuştu sanırım bu ismi. Bir üst katta oturuyorduk o zaman. Yani dördüncü katta… O zamanlar asma yoktu, kaçak girmeye ihtiyacı da yoktu. Ev nüfusuna kayıtlıydı… Yaz günü, kapılar pencereler açık… Torpil dolaşıyor, belli ki balkona çıkmış oradan da pencerenin önüne gelmiş… Torpil’i balkona bitişik büyük salon penceresinin dış tarafında yürürken gören benden iki numara büyük gerçek kuş beyinli, aşağı düşecek korkusuyla balkona geri dönmesi için “Kışt” diyerek eliyle kovalamış. İrkilen Torpil daracık pencere kenarında geri geri gitmek yerine panikle arkaya dönmek için hamle yapınca aşağı düşmüş. Dört ayak üzerine düşüp düşmediğini bilmiyorum… Büyük ihtimalle düşememiş… Öldü…
Ben kuş beyinlisi kuyruk yolarım da iki numara büyüğüm kışt halleriyle kedi korumaz mı? Otuzbeş kırk yıl öncesinin bu olayı bütün canlılığıyla belleğimdeki yerini korurken ve daha birkaç gün önce yolduğum kuyruklar tazeliğini korurken “Ben şimdi ne yapacağım?” sorusundan daha önemli bir şey olabilir mi? Mümkün değil… Sakinleşmek için meditasyon yapacak zamanım yoktu, zaten istesem de yapamazdım, çünkü bilmem… Yine de sakinleşmeyi becerdim, fazla aşırıya kaçmaksızın ve mümkün olduğunca uzak durarak, sertliği düşük el hareketleriyle, “Kışt”larla “Pisi pisilerle önce balkona çıkarttım, ardından asmadan aşağıya salimen inmesini sağladım bizim avcının. Kurtuldu elimden kısacası… Kuyruğuna değilse bile canına el koyabileceğimden haberi yoktu…
Neyse ki bir tanıdık “Sineklik yapsana” aklını verdi de semtin kuşbeyinlileri kuşbeyinli peşindeki sivri tırnaklı sivri akıllıları saçtığım ve saçacağım dehşetten uzak kalabiliyorlar.
Eyüp Şeker
Kuş gribi illeti yüzünden son verinceye kadar sıcak havalarda balkona çıkartırdım benim Afrikalı gri kuşbeyinliyi. Çevredeki kuşlar çok çabuk öğrendiler bu durumu. Çünkü ortalığa saçtığı yemler fazlasıyla ilgi alanlarına giriyordu. Hatta kimi serçeler kafese tutunarak yem kabından bile atıştırıyorlardı.
Balkona çıkartmaya son verdim vermesine de kuşların eve gireceğini akıl edemedim. Kuş seslerinin evin içinden geldiği zannına kapıldığım oluyordu ama ihtimal vermiyordum. Daha sonra salonda en ilgisiz yerlerde kuş pisliği görünce kafam iyice karıştı. Bakıyorum benim kuş beyinlinin kafesi beş altı metre ötede, mümkünatı yok buraya kadar şeyini şey edemez, hem benimki okkalı şey eder, bunlar küçücük falan diyorum, yani kuşların içeri girdiğine ihtimal vermemeye çalışıyorum, ama bir yere kadar kendimi kandırmayı sürdürebildim. Artık neredeyse salonun her yerinde karşılaşıyordum kuş pislikleriyle. Yem peşindeki kuşlar özellikle de serçeler içerde cirit atıyorlardı ben evin arka tarafında olduğumda.
En sonunda suçüstü yaptım. Bir kumru tam karşımda balkon kapısından uzakta, kapalı olan büyük pencerenin pervazına tünemiş tam anlamıyla kumru gibi duruyordu. Uzaktaydım, o yüzden paniklemiyordu… Yaklaşmaya başladıkça kaçmaya, daha doğrusu cama çarpıp durmaya başladı. Sadece cama hamle yapıyor, açık balkon kapısına yönelmeyi akıl edemiyordu. Bir kere paniklemişti, durmaksızın hamle yapıyor cama çarpıp duruyordu, çare yok yakalayıp dışarı bırakayım dedim.
Malum ne kadar yabani olsa da kumru bu, korkmaz insanlardan. Her şeye rağmen fazla paniklemiyordu. Yaklaştım, kaçmasına engel olmak için sol elimle önüne perde yaparken, yakalamak için açtığım sağ elimi uzattım. Birkaç santim kalmışken tutmak için hamle yaptığım anda birden ileri fırladı. Yakalayamamıştım, avucumda bir sürü kuyruk tüyü vardı. Daha doğrusu yakalamıştım ama aniden ileri fırladığı için kuyruğunu yakalamıştım. Elimden kaçtığı refleksiyle mi sıkmıştım parmaklarımı ve kuyruğuna yapışmıştım, bilemiyorum. Belki de hayırlı olmuş, gövdesine denk getirsem sıkıp pestilini çıkartacaktım gariban kumrunun.
Kuş da, kuş yakalamayı beceremeyen ben kuş beyinlisi de öylece kalakaldık. Aptal aptal elimdeki uzun kuyruk tüylerine bakıyordum, şapşallaşmış kumru ise neye uğradığını anlayamaz ne yapacağını bilemez halde bana bakıyordu. Uzanıp avucuma aldım, en küçük tepki vermedi. Nasıl versin ki, yoksa tüysüz cascavlak bırakıverirdim alimallah… İki adet evet tane hesabıyla sadece iki tane kuyruk tüyü kalmıştı, kalanını kopartıp almıştım.
İlk aklımdan geçen “Bu artık uçamaz, ben şimdi ne yapacağım…” oldu. Biraz sakinleşince “Ne yapayım, balkonda beslerim…” diye düşünüp balkona çıktım. Yüksekten düşüp kafası gözü de yarılır korkusuyla iyice eğilip yere bıraktım garibimi. Avucumu açar açmaz hiç beklemeksizin uçup gitti. Uçuşuna hem sevinmiştim, hem de nasıl uçabiliyor şaşkınlığıyla kalakalmıştım. Sol yanında kalan iki adet kuyruk tüyüyle uçup gittiğine göre, buna değil havada, karada hatta denizde bile ölüm yok dedim. Öyle bir rahatlamıştım ki anlatamam.
Eminim o günden sonra semtteki kuşbeyinliler arasındaki adım “Kuyruk yolan kuş beyinli” olmuştur.
Kaçırıyorum zannıyla kapattığım pençemle yolduğum kumru kuyruğu vakasının üzerinden çok geçmemişti:
Papağanın olduğu yerde yem vardır diye gelenler sadece serçeler ve kumrular değildi. Kuş sesinin olduğu yerde kuş olduğunu iyi bilen bir de kedi girdi eve. Ne var bunda demeyin sakın, üçüncü katta oturuyorum, 40 değil 40 bin yıl düşünsem gelmezdi aklıma bir kedinin eve gireceği.
Benim kuşbeyinlinin çok ender rastladığım ıslığını duyunca irkilmiştim. Çünkü çok sıra dışı durumlarda bu ıslığı çaldığını biliyordum. Panik halindeyken canhıraş şekilde çıkardığı kargayı andıran çığlığından veya keyifliyken çaldığı ıslıklardan farklı bir ses bu ve sadece bir tehdit olduğunda buna başvurduğunu düşünüyordum. Yanılmadığımı görecektim… Ne oluyor buna, niye çalıyor bu ıslığı diye salona gittiğimde, içeri girmiş ve pencerenin pervazına tünemiş yalanarak benim kuşbeyinliyi kesen kediyle yüz yüze geldim. Merak etmeyin, koparmadım kedinin kuyruğunu…
Kedinin eve gireceği gelmezdi aklıma, oysa akıl etmem gerekirdi. Balkonuma kadar uzanan bir asma var, oradan tırmanmıştı kuşbeyinli peşindeki sivri tırnaklı sivri akıllı.
Şaşkınlığım geçince ne yapacağımı düşünmeye başladım. Bunu nasıl dışarı çıkartacağım dertlenmesine gömüldüğümde irkiliverdim. Çocukluğumdan kalma daha dehşet verici bir olay belirivermişti gözümün önünde. Yani aklıma ilk gelen kumru kuyruğu yolma vakası değil, daha eski daha ölümcül olanıydı…
Bir kedimiz vardı, adı Torpil… Rahmetli babam, çelimsiz annesinin aksine minik haldeyken bile iri kıyım olması yüzünden koymuştu sanırım bu ismi. Bir üst katta oturuyorduk o zaman. Yani dördüncü katta… O zamanlar asma yoktu, kaçak girmeye ihtiyacı da yoktu. Ev nüfusuna kayıtlıydı… Yaz günü, kapılar pencereler açık… Torpil dolaşıyor, belli ki balkona çıkmış oradan da pencerenin önüne gelmiş… Torpil’i balkona bitişik büyük salon penceresinin dış tarafında yürürken gören benden iki numara büyük gerçek kuş beyinli, aşağı düşecek korkusuyla balkona geri dönmesi için “Kışt” diyerek eliyle kovalamış. İrkilen Torpil daracık pencere kenarında geri geri gitmek yerine panikle arkaya dönmek için hamle yapınca aşağı düşmüş. Dört ayak üzerine düşüp düşmediğini bilmiyorum… Büyük ihtimalle düşememiş… Öldü…
Ben kuş beyinlisi kuyruk yolarım da iki numara büyüğüm kışt halleriyle kedi korumaz mı? Otuzbeş kırk yıl öncesinin bu olayı bütün canlılığıyla belleğimdeki yerini korurken ve daha birkaç gün önce yolduğum kuyruklar tazeliğini korurken “Ben şimdi ne yapacağım?” sorusundan daha önemli bir şey olabilir mi? Mümkün değil… Sakinleşmek için meditasyon yapacak zamanım yoktu, zaten istesem de yapamazdım, çünkü bilmem… Yine de sakinleşmeyi becerdim, fazla aşırıya kaçmaksızın ve mümkün olduğunca uzak durarak, sertliği düşük el hareketleriyle, “Kışt”larla “Pisi pisilerle önce balkona çıkarttım, ardından asmadan aşağıya salimen inmesini sağladım bizim avcının. Kurtuldu elimden kısacası… Kuyruğuna değilse bile canına el koyabileceğimden haberi yoktu…
Neyse ki bir tanıdık “Sineklik yapsana” aklını verdi de semtin kuşbeyinlileri kuşbeyinli peşindeki sivri tırnaklı sivri akıllıları saçtığım ve saçacağım dehşetten uzak kalabiliyorlar.
Eyüp Şeker
RAFTAKİ OTO YERDEKİNDEN EVLAADIR
SICAKLIĞIYLA UÇURABİLDİĞİNİ YAPMANIN MUTLULUĞU
Bilgisayar yaşamımızın her anında olmasına karşın sanki tam kavramamış gibiyiz. “Bilgisayar bir takım inanılmaz işlere yarıyor işte…” tavırlarındayız. Aynı kullandığımız otomobil gibi yaklaşıyoruz bilgisayara da. Çalışıyor ve bizi bir yerlere götürüyor ya, bize ne kaputun içinde neler olduğundan, nasıl çalıştığından, marifetlerini nasıl gerçekleştirdiğinden diyoruz. Oysa aynı şey değil. Bilgisayarı kavrayıp anladıkça ufuklarımızı genişletebiliriz. Çünkü şimdiden yaşamımızın her şeyi olmuş bu alette çok büyük bir uçsuz bucaksızlık var. Otomobili anlamasak da olabilir, çünkü o yaşamımızın her yerinde her anında değil, olmayacak da, onun belli ve sınırlı bir işlevi var, oysa bilgisayar her yerde ve her şeyde…
Aslında çoğunlukla çok mucizevi işler bekleniyor bilgisayardan ve kapalı kapıların ardındaki bilginlerin araştırmacıların müthiş buluşlara yenilerini katmaları bekleniyor, bu yüzden de sıradan sayılabilecek sayısız iş gözden kaçırılabiliyor.
Bizdeki piyasa şartlarının yeterince oluşmaması yüzünden elektronik ticaret henüz yerine oturmamış durumda... Hatta uzakmış gibi gözüküyor... İnternet marketlerden alışveriş etmeyi seviyorum, hem de ilk günden beri… Ama ne yazık ki avantajlarından tam olarak yararlanabildiğimiz söylenemez. Çünkü mağaza fiyatından alabiliyorum, çünkü aynı mağazadan geliyor satın aldıklarım. Oysa elektronik ticaretin şehrin göbeğindeki bol personelli bol masraflı pahalı mağazalara ihtiyacı yok. Yalnızca e-ticaret amaçlı bir depo dağ başı sayılacak bir yerde bile kurulabilir, daha az personelle çok daha az masrafla çalıştırılabilir. Yeter ki ulaşım engel yaratmasın, rahat çalışılabilsin… Oysa bugünkü halinde masraflar düşmeyince, hatta buna bir de kapıya getirme maliyeti eklenince e-ticaretin yararını pek göremiyoruz.
Gıda ve temel ihtiyaç dışı alışverişlerde e-ticaret ucuzluğunun örneklerine rastlıyoruz artık. Çünkü depoya bile ihtiyaç duyulmuyor, bir bürodan yürütülüyor bütün işlemler. Aldığı siparişi doğrudan üreticiye tedarikçiye bildiriyor, teslimat işlemlerini takip ediyor… Veya kurulan bir merkezde üreticinin tedarikçinin gönderdiği ürünler paketlenip etiketlenerek müşterilere gönderiliyor… Böylece normal zincirdeki üretici, toptancı, perakendeci mağaza zincirindeki pek çok unsur aradan çıkartılmış ve ürünün fiyatı epeyce düşürülmüş oluyor. Tabii bunun gıda ve temel ihtiyaç maddelerinde uygulanması şimdilik zor gibi gözüküyor. Ne zamanki perakende mağazalarından bağımsız sadece elektronik ortamda satış yapan mağazalar kurulur o zaman düşebilir gibi gözüküyor fiyatlar.
Elektronik ticaretin bir diğer avantajı da insanları çarşı pazar dolaşmaktan kurtarması… İnsanlar oturduğu yerden farklı firmaların fiyatlarını kıyaslayarak en uygun şartlardakini bulup satın alırken ayaklarına kara sular inmesinden kurtuluyor. Hem de dörtte bir civarında düşük fiyatlarla…
Birkaç hafta önce bir televizyonda bilgisayarlı otopark haberinin çok yeni bir gelişmeymiş gibi sunulduğunu görünce gülümsemeden edemedim. Yabancı bir ülkedeydi habere konu olan otopark… Semtteki gezi parkının altına inşa edilmiş bilgisayarlı otoparkın toprak üstündeki bölümü tek araçlık garaj büyüklüğündeki küçük yapıydı. Otomobil içeri sokuluyor, algılayıcılar sürücünün dışarı çıktığını tespit ettikten sonra sistem kapıyı kapatıyor ve otomobili alıp raylı asansörlü bir mekanizmayla yeraltındaki raflardan birine yerleştiriyor. Sahibi arabası için geri döndüğünde, teslim ederken aldığı elektronik kartı bilgisayarlı sisteme takıyor ve birkaç saniye sonra yukarı çıkartılan arabasını alıp gidiyor. En az personelle hatta personelsiz çalışması bile mümkün tamamen otomatik çalışan bu sistemde arabalar raflara yerleştiriliyor. İçeri insan girmediği, sadece binek araçları alındığı için normal otoparklar gibi yüksek tavan ve giriş çıkış yolları merdivenler falan gerekmediğinden aynı hacme daha fazla otomobil sığdırılabiliyor.
Altı yedi yıl kadar önce bu sistemle çalışan bir otoparkla Bursa’da karşılaşmak çok şaşırtmıştı beni. Karşılaşmak diyorum, çünkü yetmişiki veya yetmişüç yılıydı sanırım bir arkadaşın elindeki Alman Hobby dergisinde görmüştüm bu sistemle çalışan otoparklarla ilgili haberi. Bilgisayar söz konusu bile değildi, ayrıca ihtiyaç da yok, elektrik kontrol sistemleriyle tıkır tıkır çalışıyor… Bilgisayar kontrollü olmayan Bursa’daki otoparkta, araba taşıma sisteminin girişine sokulup kapıları kapatılıyor. Görevlinin tek yaptığı duvardaki elektronik panodan bir plastik kart benzeri anahtarı çıkartıp araç sahibine vermek. Plastik kartı panodan çıkartmak sistemi harekete geçiriyor ve araba önce ileri gidiyor, sonra yukarı çıkartılıyor, kendi katına gelince artık yeri ne tarafaysa sağa ya da sola kaydırılmaya başlıyor, kendine ait raf bölümüne gelince de itilip yerine yerleştiriliyordu. Bütün bunları izleyebiliyordum, çünkü Bursa’daki otopark yeraltına değil yer üstüne çelik konstrüksiyonla yapılmıştı.
İstanbul gibi inim inim inleyen bir kente neden yapılmaz bu sistemler anlamak mümkün değil. Belediyeler inşaat ruhsatı verirken binasına otopark yapmayacak olanlardan otopark parası alır ama nedense bu amaçla aldığı ve başka yerde kullanamayacağı bu paralarla otopark yapmaz hiçbiri. İnsanlar da saç baş yolar, yine de kimsenin aklına belediyelerden hesap sormak gelmez, arada bir birileri çıkıp otopark parası konusunu gündeme getirse bile sesleri çok cılız kalır. Efendim rantabl değilmiş, o yüzden otopark yapmıyormuş belediyeler. Bu kafadakiler ellerinden gelse rantabl değil diye ne yol yapar ne de kaldırım. Şehirde yeşil alan mı bırakıldı ki altlarına otopark yapılsın diyenler de haklı… Kala kala bir tek mezarlıklar kaldı. Oralara da çoktan göz dikildi ya, fırsatı yakalandığında şartları oluşturulduğunda en alıveriş merkezinin en gökdeleninin en plazanın yapılacağından kuşku yok.
Burada bir hatırlatma yapmak gerekiyor raflı otopark sistemini tasarlayanlara: Özellikle Beyoğlu, Şişli taraflarında eski binaların altlarında kapalı otoparklar vardır. Gece kapıları kapatılır, kimse girip çıkamaz hani… Böyle bir otoparka gençten biri son model bir BMW bırakmış akşam vakti. Bekçi sorun görmemiş, ne sakıncası olabilir kapıları kapatılan bir otoparka yabancı birinin pahalı arabasını almanın demiş ve üç beş kuruş kazanmayı yeğlemiş. Ertesi sabah erkenden gelip almış BMW’yi bırakan. Diğer araç sahipleri birer ikişer gelmeye başlayınca anlaşılmış hepsinin soyulduğu, bütün teyplerin falan çalındığı. Meğerse BMW’nin bagajına gizlenmiş işbirlikçi ortalık sakinleşince çıkıp bütün teypleri söküp doldurmuş girdiği bagaja. Sabah da vııınnnn… Bu sistemi tasarlayanlar bagajdaki teyp hırsızı için nasıl bir algılayıcı düşünürler artık onlara kalmış.
Yine yıllar önce denk gelmiştim bir rulman mağazasının tamamen otomatik sistemle satış yaptığıyla ilgili bir habere. Neredeyse tek kişi işletiyordu koskoca mağazayı. İstenen rulmanın kodunu bilgisayara girdiğinde otopark sistemindeki gibi çalışan mekanizma o rulmanı raftan alıp tezgaahın üzerine bırakıyordu. Muhakkak ki pek çok kişinin bildiği şeyler bunlar ama neredeyse 35 yıl önce Almanya’da yapıldığını bildiğim, normal otoparktan çok daha düşük yapım ve işletim maliyetli böyle sistemlerin bunca kıvranmalara rağmen neden buralarda kurulmadığını bir türlü anlayamıyorum.
İnanılmaz bir komedi oynanıyor ve bir yandan da yakınılıyor. Hem gökdelen üstüne gökdelen, alışveriş merkezi üstüne alışveriş merkezi yapma izinleri verilip duruyor hem de ağlaşılıyor şehir trafiği tükendi diye. Trafikteki bu tıkanıklıktan hareket halindeki araçlar kadar park edilenlerin de sorumlu olduğu bilinmezmiş gibi davranılıyor. Sağlı sollu araçların park ettiği yollardan trafik akışı beklemek olacak iş mi? İstediği kadar geniş çevre yolları yapılsın, çıkışlar yetersiz kaldığı sürece, yani o gepgeniş yolların huninin geniş kısmı olmaktan başka işe yaramadığı, hatta daralan çıkışlarda sıkışmalara sebep olduğu görmezden gelindiği sürece çözüm için adım atılmıyor demektir. Sistem bütün olarak değerlendirilip ona göre çözüm üretilmelidir diyen uzmanlara kulak verilmedikçe, “Buraya köprü yaparım, şuraya da tünel, o yolu da çıkartırım 6 şeride, olmadı daha da genişletir çıkartırım 86 şeride, rahatlar trafik…” anlayışındaki kafaların çektirdiklerine katlanılacak ama daha da önemlisi kaynakların yeni yeni hunilerin yapımında kullanılmasına seyirci kalınacak demektir.
Bu yollar bu altyapı bu kadar çok sayıdaki büyük binayı kaldırmaz diyen uzmanlar, sifonlar aynı anda çekilirse kanalizasyonlar patlar uyarılarıyla tehlikeyi işaret ettiklerinde şaka yaptıkları sanılıyor.
Arada bir İstanbul’a haddini bildiren şiddetli yağışlardan birinin sonrasında yine bütün geçitleri su basmış saatlerce kilitlenmişti trafik. Hareket edebilmek, bir yere kımıldamak imkaansızdı. Yağmur öfkesini azaltıp soluk aldırdıktan sonra epeyce uğraşılmış sular tahliye edilip yollar açılmaya başlamıştı. Saraçhane’den aşağı inip Sahil Yolu’na ulaşmaya çalışıyordum. Gıdım gıdım ilerliyordu trafik… Aksaray Yeraltı Geçidine vardığımda görebildim tıkanıklığın nedenini. Altgecidin en düşük seviyedeki bölümü yol istikametinde dört beş metre boyunca kabarmıştı. Bir bir buçuk metre genişliğindeki kabarmanın yüksekliği kimi yerinde yarım metreden fazlaydı. Saraçhane yönünden ve her taraftan yokuş boyunca gelen suyun baskısı kanalizasyon borusunu patlatıp yolu şişirmişti ama kanal derinden geçiyor olmalıydı ki yine de yolu yaramamıştı. İşte bu kabartının daralttığı yol yüzünden zorlukla ilerleyebiliyorlardı araçlar. Ve bunu yapan hiç de yabancısı olmadığımız yağışlardan biriydi.
Teknolojiye sahip olmanın ondan yararlanabilmek anlamına gelmediğine iyi bir örnek olan çok enteresan bulduğum bir olay vardır. Beyazıt’taki kat otoparkının 4’üncü katına bıraktığımız arabamıza çıkıyorduk. Üçü kilolu dört kişi, küçük, modern görünüşlü, dijital göstergeli asansöre bindik, çıkacağımız katın düğmesine basar basmaz ortalığı düdük sesi kapladı, ışıklar yanıp sönmeye başladı. Anladık ki ağırlık fazlaydı asansör bu yüzden bağırıp çağırıyor ışıklarını yakıp söndürüyordu ama bu arada da 4’üncü kata çıkmayı sürdürüyordu. Biz paniklemiş halde ne yapacağız diye birbirimize bakınmaktan başka şey yapamazken asansör dördüncü kata geldi ve bir şey yapma fırsatı tanımayan çok kısa bir duraksamadan sonra gerisin geri aşağı inmeye başladı. Sonunda zemin kata dönüp durunca rahatladık ve akıbetimiz hakkındaki belirsizlikten kurtulduğumuza sevinerek kendimizi dışarı attık, koşarcasına merdivenlere saldırdık.
Yaptıkları asansörü dijital göstergeler son model elektronik kontrollerle bezeyenler, düdükler çaldırıp ışıkları yakıp söndüreceklerine, asansörün hareket etmesini engellemeyi nedense akıl edememişlerdi. Düdüğü yine çaldır, ışıkları yine yakıp söndür ama insanlara korku turları attıracağına asansörü hareketsiz kılsana. O düdüğü çaldıracak elektronik anahtarı kurma yetkinliği olan, sistemi durduracak yani devreyi kesecek elektronik anahtara da sahip demektir.
On yıl kadar önce bize bu macerayı yaşatan asansörün aynen duruyor olmasına hiç şaşırmam. Zira bunca zamandır pek çok kişiye anlattığım bu olayı kavrayan o kadar az kişiye rastladım ki… Herkes o olaydaki komikliği vurguladığımı sanıp durdu, neredeyse hiç kimse teknolojiyi algılayıştaki kullanıştaki yanlışı anlatmaya çalıştığıma kafa yormadı.
Elindekini anlamanın ve olumsuz sonuçlarından kurtulmanın tek yolu bilgi… Bilgisizliğin ürünleri ise yaldızlı cilalı boyalı kofluklar olarak çıkar insanların karşısına.
TV’de gördüğüm, insan bedeninden yükselen sıcaklıkla uçabilecek kadar hafif bir model uçak yapan Amerikalı gençten söz ettiğim bir uçak mühendisinin “Okulda hep metalleri alaşımları öğretip durmalarından bıkmıştım…” diye yakındığını görünce epeyce şaşırmıştım. “Bırak ısıyla uçabilen böyle bir model uçak tasarlamayı, ben plastik maket bile yapamam” diyecek kadar dürüsttü. Oysa zeki bir insandı, sadece, herkesin bildiği nedenlerle zekaa ve yeteneğine uygun düşen bir seçim yapamamış, yatkın olduğu konunun eğitimini alamamıştı. Haalbuki eğitim sisteminde yönlendirme mekanizması olsaydı hem kendi yıllarını böylesine harcamayacak, hem de orayı hak edenin yerini boş yere işgal etmeyecekti.
Parmak sayısı kadar mezun veren Uçak Mühendisliği’ni bitirmiş ama en önemli prensibi yakalayamamıştı. Bütün motorlu araçlarda hepsinden fazla da uçaklarda, mühendislerin en çok kafa yordukları güç ağırlık oranı prensibini öğrenmemiş olması imkaansız. Bilmesine çok iyi biliyordu güç ağırlık oranı prensibini, ancak güçlü ve hafif metaller ilgi alanına hiç mi hiç girmiyordu. Sadece, kendisine pek de uygun olmayan fazla ilgisini çekmeyen ufkunu daha ötelere taşıyamayacağı bir dalı seçmişti. Hepsi bu… Böylece enerjisini ve değerli yıllarını harcarken, zekaasına dolayısıyla da kendisine büyük haksızlık yapmıştı.
Ne mi yapıyor? Sadece uçaklarla ilgili bir iş yapmadığını söyleyebilirim…
Vücudundan yükselen sıcak havayla kimi zaman başının, kimi zaman da avuçlarının bir karış üstünde uçurduğu model uçağıyla sokakta dolaşan genç ise gülümsüyordu ve hiç kuşku yok ki aklından bile geçirmiyordu başka bir iş yapmayı.
Eyüp Şeker
Bilgisayar yaşamımızın her anında olmasına karşın sanki tam kavramamış gibiyiz. “Bilgisayar bir takım inanılmaz işlere yarıyor işte…” tavırlarındayız. Aynı kullandığımız otomobil gibi yaklaşıyoruz bilgisayara da. Çalışıyor ve bizi bir yerlere götürüyor ya, bize ne kaputun içinde neler olduğundan, nasıl çalıştığından, marifetlerini nasıl gerçekleştirdiğinden diyoruz. Oysa aynı şey değil. Bilgisayarı kavrayıp anladıkça ufuklarımızı genişletebiliriz. Çünkü şimdiden yaşamımızın her şeyi olmuş bu alette çok büyük bir uçsuz bucaksızlık var. Otomobili anlamasak da olabilir, çünkü o yaşamımızın her yerinde her anında değil, olmayacak da, onun belli ve sınırlı bir işlevi var, oysa bilgisayar her yerde ve her şeyde…
Aslında çoğunlukla çok mucizevi işler bekleniyor bilgisayardan ve kapalı kapıların ardındaki bilginlerin araştırmacıların müthiş buluşlara yenilerini katmaları bekleniyor, bu yüzden de sıradan sayılabilecek sayısız iş gözden kaçırılabiliyor.
Bizdeki piyasa şartlarının yeterince oluşmaması yüzünden elektronik ticaret henüz yerine oturmamış durumda... Hatta uzakmış gibi gözüküyor... İnternet marketlerden alışveriş etmeyi seviyorum, hem de ilk günden beri… Ama ne yazık ki avantajlarından tam olarak yararlanabildiğimiz söylenemez. Çünkü mağaza fiyatından alabiliyorum, çünkü aynı mağazadan geliyor satın aldıklarım. Oysa elektronik ticaretin şehrin göbeğindeki bol personelli bol masraflı pahalı mağazalara ihtiyacı yok. Yalnızca e-ticaret amaçlı bir depo dağ başı sayılacak bir yerde bile kurulabilir, daha az personelle çok daha az masrafla çalıştırılabilir. Yeter ki ulaşım engel yaratmasın, rahat çalışılabilsin… Oysa bugünkü halinde masraflar düşmeyince, hatta buna bir de kapıya getirme maliyeti eklenince e-ticaretin yararını pek göremiyoruz.
Gıda ve temel ihtiyaç dışı alışverişlerde e-ticaret ucuzluğunun örneklerine rastlıyoruz artık. Çünkü depoya bile ihtiyaç duyulmuyor, bir bürodan yürütülüyor bütün işlemler. Aldığı siparişi doğrudan üreticiye tedarikçiye bildiriyor, teslimat işlemlerini takip ediyor… Veya kurulan bir merkezde üreticinin tedarikçinin gönderdiği ürünler paketlenip etiketlenerek müşterilere gönderiliyor… Böylece normal zincirdeki üretici, toptancı, perakendeci mağaza zincirindeki pek çok unsur aradan çıkartılmış ve ürünün fiyatı epeyce düşürülmüş oluyor. Tabii bunun gıda ve temel ihtiyaç maddelerinde uygulanması şimdilik zor gibi gözüküyor. Ne zamanki perakende mağazalarından bağımsız sadece elektronik ortamda satış yapan mağazalar kurulur o zaman düşebilir gibi gözüküyor fiyatlar.
Elektronik ticaretin bir diğer avantajı da insanları çarşı pazar dolaşmaktan kurtarması… İnsanlar oturduğu yerden farklı firmaların fiyatlarını kıyaslayarak en uygun şartlardakini bulup satın alırken ayaklarına kara sular inmesinden kurtuluyor. Hem de dörtte bir civarında düşük fiyatlarla…
Birkaç hafta önce bir televizyonda bilgisayarlı otopark haberinin çok yeni bir gelişmeymiş gibi sunulduğunu görünce gülümsemeden edemedim. Yabancı bir ülkedeydi habere konu olan otopark… Semtteki gezi parkının altına inşa edilmiş bilgisayarlı otoparkın toprak üstündeki bölümü tek araçlık garaj büyüklüğündeki küçük yapıydı. Otomobil içeri sokuluyor, algılayıcılar sürücünün dışarı çıktığını tespit ettikten sonra sistem kapıyı kapatıyor ve otomobili alıp raylı asansörlü bir mekanizmayla yeraltındaki raflardan birine yerleştiriyor. Sahibi arabası için geri döndüğünde, teslim ederken aldığı elektronik kartı bilgisayarlı sisteme takıyor ve birkaç saniye sonra yukarı çıkartılan arabasını alıp gidiyor. En az personelle hatta personelsiz çalışması bile mümkün tamamen otomatik çalışan bu sistemde arabalar raflara yerleştiriliyor. İçeri insan girmediği, sadece binek araçları alındığı için normal otoparklar gibi yüksek tavan ve giriş çıkış yolları merdivenler falan gerekmediğinden aynı hacme daha fazla otomobil sığdırılabiliyor.
Altı yedi yıl kadar önce bu sistemle çalışan bir otoparkla Bursa’da karşılaşmak çok şaşırtmıştı beni. Karşılaşmak diyorum, çünkü yetmişiki veya yetmişüç yılıydı sanırım bir arkadaşın elindeki Alman Hobby dergisinde görmüştüm bu sistemle çalışan otoparklarla ilgili haberi. Bilgisayar söz konusu bile değildi, ayrıca ihtiyaç da yok, elektrik kontrol sistemleriyle tıkır tıkır çalışıyor… Bilgisayar kontrollü olmayan Bursa’daki otoparkta, araba taşıma sisteminin girişine sokulup kapıları kapatılıyor. Görevlinin tek yaptığı duvardaki elektronik panodan bir plastik kart benzeri anahtarı çıkartıp araç sahibine vermek. Plastik kartı panodan çıkartmak sistemi harekete geçiriyor ve araba önce ileri gidiyor, sonra yukarı çıkartılıyor, kendi katına gelince artık yeri ne tarafaysa sağa ya da sola kaydırılmaya başlıyor, kendine ait raf bölümüne gelince de itilip yerine yerleştiriliyordu. Bütün bunları izleyebiliyordum, çünkü Bursa’daki otopark yeraltına değil yer üstüne çelik konstrüksiyonla yapılmıştı.
İstanbul gibi inim inim inleyen bir kente neden yapılmaz bu sistemler anlamak mümkün değil. Belediyeler inşaat ruhsatı verirken binasına otopark yapmayacak olanlardan otopark parası alır ama nedense bu amaçla aldığı ve başka yerde kullanamayacağı bu paralarla otopark yapmaz hiçbiri. İnsanlar da saç baş yolar, yine de kimsenin aklına belediyelerden hesap sormak gelmez, arada bir birileri çıkıp otopark parası konusunu gündeme getirse bile sesleri çok cılız kalır. Efendim rantabl değilmiş, o yüzden otopark yapmıyormuş belediyeler. Bu kafadakiler ellerinden gelse rantabl değil diye ne yol yapar ne de kaldırım. Şehirde yeşil alan mı bırakıldı ki altlarına otopark yapılsın diyenler de haklı… Kala kala bir tek mezarlıklar kaldı. Oralara da çoktan göz dikildi ya, fırsatı yakalandığında şartları oluşturulduğunda en alıveriş merkezinin en gökdeleninin en plazanın yapılacağından kuşku yok.
Burada bir hatırlatma yapmak gerekiyor raflı otopark sistemini tasarlayanlara: Özellikle Beyoğlu, Şişli taraflarında eski binaların altlarında kapalı otoparklar vardır. Gece kapıları kapatılır, kimse girip çıkamaz hani… Böyle bir otoparka gençten biri son model bir BMW bırakmış akşam vakti. Bekçi sorun görmemiş, ne sakıncası olabilir kapıları kapatılan bir otoparka yabancı birinin pahalı arabasını almanın demiş ve üç beş kuruş kazanmayı yeğlemiş. Ertesi sabah erkenden gelip almış BMW’yi bırakan. Diğer araç sahipleri birer ikişer gelmeye başlayınca anlaşılmış hepsinin soyulduğu, bütün teyplerin falan çalındığı. Meğerse BMW’nin bagajına gizlenmiş işbirlikçi ortalık sakinleşince çıkıp bütün teypleri söküp doldurmuş girdiği bagaja. Sabah da vııınnnn… Bu sistemi tasarlayanlar bagajdaki teyp hırsızı için nasıl bir algılayıcı düşünürler artık onlara kalmış.
Yine yıllar önce denk gelmiştim bir rulman mağazasının tamamen otomatik sistemle satış yaptığıyla ilgili bir habere. Neredeyse tek kişi işletiyordu koskoca mağazayı. İstenen rulmanın kodunu bilgisayara girdiğinde otopark sistemindeki gibi çalışan mekanizma o rulmanı raftan alıp tezgaahın üzerine bırakıyordu. Muhakkak ki pek çok kişinin bildiği şeyler bunlar ama neredeyse 35 yıl önce Almanya’da yapıldığını bildiğim, normal otoparktan çok daha düşük yapım ve işletim maliyetli böyle sistemlerin bunca kıvranmalara rağmen neden buralarda kurulmadığını bir türlü anlayamıyorum.
İnanılmaz bir komedi oynanıyor ve bir yandan da yakınılıyor. Hem gökdelen üstüne gökdelen, alışveriş merkezi üstüne alışveriş merkezi yapma izinleri verilip duruyor hem de ağlaşılıyor şehir trafiği tükendi diye. Trafikteki bu tıkanıklıktan hareket halindeki araçlar kadar park edilenlerin de sorumlu olduğu bilinmezmiş gibi davranılıyor. Sağlı sollu araçların park ettiği yollardan trafik akışı beklemek olacak iş mi? İstediği kadar geniş çevre yolları yapılsın, çıkışlar yetersiz kaldığı sürece, yani o gepgeniş yolların huninin geniş kısmı olmaktan başka işe yaramadığı, hatta daralan çıkışlarda sıkışmalara sebep olduğu görmezden gelindiği sürece çözüm için adım atılmıyor demektir. Sistem bütün olarak değerlendirilip ona göre çözüm üretilmelidir diyen uzmanlara kulak verilmedikçe, “Buraya köprü yaparım, şuraya da tünel, o yolu da çıkartırım 6 şeride, olmadı daha da genişletir çıkartırım 86 şeride, rahatlar trafik…” anlayışındaki kafaların çektirdiklerine katlanılacak ama daha da önemlisi kaynakların yeni yeni hunilerin yapımında kullanılmasına seyirci kalınacak demektir.
Bu yollar bu altyapı bu kadar çok sayıdaki büyük binayı kaldırmaz diyen uzmanlar, sifonlar aynı anda çekilirse kanalizasyonlar patlar uyarılarıyla tehlikeyi işaret ettiklerinde şaka yaptıkları sanılıyor.
Arada bir İstanbul’a haddini bildiren şiddetli yağışlardan birinin sonrasında yine bütün geçitleri su basmış saatlerce kilitlenmişti trafik. Hareket edebilmek, bir yere kımıldamak imkaansızdı. Yağmur öfkesini azaltıp soluk aldırdıktan sonra epeyce uğraşılmış sular tahliye edilip yollar açılmaya başlamıştı. Saraçhane’den aşağı inip Sahil Yolu’na ulaşmaya çalışıyordum. Gıdım gıdım ilerliyordu trafik… Aksaray Yeraltı Geçidine vardığımda görebildim tıkanıklığın nedenini. Altgecidin en düşük seviyedeki bölümü yol istikametinde dört beş metre boyunca kabarmıştı. Bir bir buçuk metre genişliğindeki kabarmanın yüksekliği kimi yerinde yarım metreden fazlaydı. Saraçhane yönünden ve her taraftan yokuş boyunca gelen suyun baskısı kanalizasyon borusunu patlatıp yolu şişirmişti ama kanal derinden geçiyor olmalıydı ki yine de yolu yaramamıştı. İşte bu kabartının daralttığı yol yüzünden zorlukla ilerleyebiliyorlardı araçlar. Ve bunu yapan hiç de yabancısı olmadığımız yağışlardan biriydi.
Teknolojiye sahip olmanın ondan yararlanabilmek anlamına gelmediğine iyi bir örnek olan çok enteresan bulduğum bir olay vardır. Beyazıt’taki kat otoparkının 4’üncü katına bıraktığımız arabamıza çıkıyorduk. Üçü kilolu dört kişi, küçük, modern görünüşlü, dijital göstergeli asansöre bindik, çıkacağımız katın düğmesine basar basmaz ortalığı düdük sesi kapladı, ışıklar yanıp sönmeye başladı. Anladık ki ağırlık fazlaydı asansör bu yüzden bağırıp çağırıyor ışıklarını yakıp söndürüyordu ama bu arada da 4’üncü kata çıkmayı sürdürüyordu. Biz paniklemiş halde ne yapacağız diye birbirimize bakınmaktan başka şey yapamazken asansör dördüncü kata geldi ve bir şey yapma fırsatı tanımayan çok kısa bir duraksamadan sonra gerisin geri aşağı inmeye başladı. Sonunda zemin kata dönüp durunca rahatladık ve akıbetimiz hakkındaki belirsizlikten kurtulduğumuza sevinerek kendimizi dışarı attık, koşarcasına merdivenlere saldırdık.
Yaptıkları asansörü dijital göstergeler son model elektronik kontrollerle bezeyenler, düdükler çaldırıp ışıkları yakıp söndüreceklerine, asansörün hareket etmesini engellemeyi nedense akıl edememişlerdi. Düdüğü yine çaldır, ışıkları yine yakıp söndür ama insanlara korku turları attıracağına asansörü hareketsiz kılsana. O düdüğü çaldıracak elektronik anahtarı kurma yetkinliği olan, sistemi durduracak yani devreyi kesecek elektronik anahtara da sahip demektir.
On yıl kadar önce bize bu macerayı yaşatan asansörün aynen duruyor olmasına hiç şaşırmam. Zira bunca zamandır pek çok kişiye anlattığım bu olayı kavrayan o kadar az kişiye rastladım ki… Herkes o olaydaki komikliği vurguladığımı sanıp durdu, neredeyse hiç kimse teknolojiyi algılayıştaki kullanıştaki yanlışı anlatmaya çalıştığıma kafa yormadı.
Elindekini anlamanın ve olumsuz sonuçlarından kurtulmanın tek yolu bilgi… Bilgisizliğin ürünleri ise yaldızlı cilalı boyalı kofluklar olarak çıkar insanların karşısına.
TV’de gördüğüm, insan bedeninden yükselen sıcaklıkla uçabilecek kadar hafif bir model uçak yapan Amerikalı gençten söz ettiğim bir uçak mühendisinin “Okulda hep metalleri alaşımları öğretip durmalarından bıkmıştım…” diye yakındığını görünce epeyce şaşırmıştım. “Bırak ısıyla uçabilen böyle bir model uçak tasarlamayı, ben plastik maket bile yapamam” diyecek kadar dürüsttü. Oysa zeki bir insandı, sadece, herkesin bildiği nedenlerle zekaa ve yeteneğine uygun düşen bir seçim yapamamış, yatkın olduğu konunun eğitimini alamamıştı. Haalbuki eğitim sisteminde yönlendirme mekanizması olsaydı hem kendi yıllarını böylesine harcamayacak, hem de orayı hak edenin yerini boş yere işgal etmeyecekti.
Parmak sayısı kadar mezun veren Uçak Mühendisliği’ni bitirmiş ama en önemli prensibi yakalayamamıştı. Bütün motorlu araçlarda hepsinden fazla da uçaklarda, mühendislerin en çok kafa yordukları güç ağırlık oranı prensibini öğrenmemiş olması imkaansız. Bilmesine çok iyi biliyordu güç ağırlık oranı prensibini, ancak güçlü ve hafif metaller ilgi alanına hiç mi hiç girmiyordu. Sadece, kendisine pek de uygun olmayan fazla ilgisini çekmeyen ufkunu daha ötelere taşıyamayacağı bir dalı seçmişti. Hepsi bu… Böylece enerjisini ve değerli yıllarını harcarken, zekaasına dolayısıyla da kendisine büyük haksızlık yapmıştı.
Ne mi yapıyor? Sadece uçaklarla ilgili bir iş yapmadığını söyleyebilirim…
Vücudundan yükselen sıcak havayla kimi zaman başının, kimi zaman da avuçlarının bir karış üstünde uçurduğu model uçağıyla sokakta dolaşan genç ise gülümsüyordu ve hiç kuşku yok ki aklından bile geçirmiyordu başka bir iş yapmayı.
Eyüp Şeker
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)