5 WATT TÜKETMEK ŞART MI?

ELEKTRİK TÜKETİMİNİ AZALTMAKTA İŞE YARAYABİLİR Mİ?

Elektronik cihazların bekleme (Stand-by) mekanizmaları elektrikle değil de şarjlı pille çalıştırılarak elektrik tüketimi azaltılamaz mı?

Bu ünite, şarjını, cihaz açıldıktan sonra ana cihaz üzerinden yapacak, yani doğrudan elektrik bağlantısı olmayacak. Basit bir aç kapa anahtarı kısacası… Saat pili-tablet pil dediklerimiz bu işi karşılar diye düşünmek iyimserlikten başka şey değilse, daha büyük veya normal pille çalışan ve gerektiğinde şarjlı tiplerinin kullanılacağı batarya devreleri düşünülebilir.

Tıpkı, bilgisayar anakartları üzerindeki tarih-saat pili gibi bağımsız çalışan, programlama gibi işlevleri içermeyecek basit bir aç kapa düğmesi. Böylece, yanlış bilmiyorsam eğer, yaklaşık 5 W elektrik tüketen “Bekleme(Stand-by)” ünitesinin harcadığı bu miktar, çok çok düşük ve çok önemsiz düzeye çekilmiş olacaktır.

Ana cihaza programlama yapılacaksa, aç-kapa’dan açılır ve ana cihazın “Bekleme(Stand-by)” ünitesi devreye sokulmuş olur.

Şarjlı bataryalarının/pillerinin kolayca değiştirilebileceği yapıda olmalılar. İnsanlar servise gitmemeli bunun için.

Eğer tablet pillerin, 220 Volt şebeke elektriğini devreye sokacak röleleri veya eşdeğerlerini çalıştırması teknik olarak mümkün değilse, daha büyük bataryalar gerekiyor demektir.

Önceki kumandasız veya eski tip “Bekleme(Stand-by)”li cihazlar için de küçük şarjlı aç-kapa kutuları piyasaya sürülebilir. Ya otomobil alarmındaki gibi tek tuşlu küçük bir kumanda yapılır veya üretilen minik bir kumanda eski cihaz kumandalarının bir yerlerine yapıştırılır.

Tasarımı, ana cihaz açıldığında aynı zamanda kendi adaptörüne de elektrik gelecek şekilde yapılır ve aç-kapa ünitesi kendi küçük pillerini şarj edebilir. Böylece, ana cihaz açık olduğu süre içinde pillerini şarj etmesi ve sürekli elektriğe bağlı kalmaması, o 5 W’ı tüketmemesi sağlanmış olur.

Bekleme ünitesinin pillerinin bitmesi/boşalması yüzünden ana cihazın açılamaması durumuna engel olmak için; ana cihaz üzerindeki açma-kapama/power düğmesi, cihazı her şartta açıp kapayacak şekilde tasarlanmalıdır.


NOT : Bu fikir herkese açıktır. İşe yarayacağını düşünen herkes alıp serbestçe kullanabilir.


Eyüp Şeker

KÖTÜ DURUM MU, DURUM KÖTÜ MÜ?



“Kendisi bilmese de yazıda çok büyük emeği olan sevgili Toprak Dede’miz Hayrettin Karaca için…”


BALIKSIZ SUYA OLTA SALLAMAYA GÖNDERİLMEK


Kuzey Kutbunda 22 derece sıcaklık ölçülmüş, buzlar eridiği için ilk kez kuzey geçiş yolu açılmış. Yine kötü durum denilip geçilecek gibi gözüküyor… Görünüşe bakılırsa, kötü durum diye diye felaket evlerimizin kapısına dayanmadıkça gerçek anlamda akıllar başa gelmeyecek. Kötü durum değil, durum kötü hem de çok kötü.

Petrol devleri ise, neden yellenen ineklere tıpa takılmıyor da bizim ekmeğimizle oynanıyor minvalinde fikriyat yerleştirmek için bilimsel açıklamalar yaptırıp duruyor. Geçtik petrol devlerini, o bilimsel açıklamaları yapanların tıpalanması gerektiği açık değil mi? “Ispanakta demir boldur” benzeri bir anlayış yerleştirmeye çalışıyorlar ama unutmasınlar ki, bir virgül hatası yapılmıştı ıspanakta ve yıllarca kimsenin aklına kontrol etmek gelmemişti. Çünkü hayati bir konu değildi. Fabrikalar fayrap çalışır, otomobiller tam gaz gider, baltalar hızarlar durmazken ve bunca duyarlı bilgin, epeyce de kafa yoran varken “İnekler tıpalanmalı” dolmasının yutturulması mümkün mü?

Çoğunluk ise “Bir şey olmaz abi” havalarında sürdürüyor hayatını. Suyu kesinlikle içilmez, havası asla solunmaz, yiyecekleri ağza konmaz, gök kubbenin altında durulmaz hale gelmedikçe uyaranlara kulak vermeyecek gibi gözüküyor bu sessiz çoğunluk. Yani iş işten tamamen geçmedikçe dönüp bakmayacak yok olan yaşam kaynaklarına, tükenmeye yüz tutmuş Dünyaya. Ancak o zaman duyulabilecektir “Yetkililer uyuyor mu?” haykırışları. Hayır uyumuyorlar, para uyutuyor hepsini, onlar da yetkisiz çoğunluğu… Bu yüzden hepsinin iyi bildiği “Kefenin cebi yok” sözü de “Mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi” kıssası da hiçbirinin umurunda olmuyor.

Yetkililer böyle de yetkisizler farklı mı? Çoğu zaman daha aldırmaz umursamaz ve kural tanımaz durumda, en sonunda en çok haykıracak olanlar. Çünkü yetkililer cam fanuslar yaptırıp içine girebilecekken yetkisizler bu olanaklara çok uzaklar. Yetkililerden daha suçludur yetkisizler. Aldırmazlıklarına umursamazlıklarına ve kural tanımazlıklarına rağmen yine de yetkisizlerin en büyük suçu ayağa kalkıp haykırma gücünü kullanmamaktır. Bıçak kemiğe dayanmadıkça bu yetkinin kullanılmadığına dair sayısız örnekle doludur tarih. Yetkisizler Dünyayı bu kadar umursamazken küçücük meseleleri en büyük dert gibi görüp paralıyorlar kendilerini. Cildim kurudu saçım kırıldı omega 3’üm az geldi gibi kozmetik haller baş sorunlarken Dünya fosseptik çukuruna dönmüş umursanmıyor bile.

Kimi filmler vardır neredeyse her karesi hatırlanır, kimilerindeki bir iki sahne kalır akılda, kimi filmlerden tek bir an bile yazılmazken belleğe daha izlenirken silinir gider hepsi. Tek sahnesi hatırımda kalmış bir filmde, sokaklarda yatıp kalkan ve doğru dürüst tedavi göremedikleri için gün sayan AIDS’li iki eroinman, terk edilmiş harap bir binanın izbe bir yerinde kaşığı enjektörü çıkarmış vuruş yapmaya hazırlanıyorlardı. Elindeki çakmakla kaşıktaki uyuşturucuyu ısıtmakta olan diğerine dönüp “Biliyor musun alüminyum kaşık kullanmamak lazım. Alüminyum erken bunama yapıyormuş…” diyordu. Sanki durumları yeterince kötü değilmiş gibi kötü bir duruma kafa yoruyordu filmdeki eroinman AIDS’liler.

Yalnız yetkililer uyumuyor, yetkisizler de uyuyor. Hatta daha fazla uyuyor… Kuzey geçişi açıldı, 22 derece ölçüldü, kış kışlığını yapmadı, yaz beynimizi kaynattı, doğal afetler görülmemiş şekilde sıklaşıp şiddetini artırdı gibi pek çok şey yaşanırken “Uyutuluyorlar…” bahanesini öne süremez kimse. Çünkü olan bitenlerin hepsi yetkisizlerin gözünün önünde yaşanıyor, her şeyi değilse bile herkesin yeterince öğrenmesi sağlanıyor… Buna uyutulmak denmez. Düpedüz “İşimize geldiği için ve felaket tepemize binmediği sürece uyumayı seviyoruz…”dur bunun adı. Bu mudur? Budur…

Tipik yetkisizlerden tanıdığım biri, kanser yapıyormuş diye cep telefonu bile almazken işi ve eviyle ilgisiz binasının tepesine cep şebekesi vericisi takılmasına izin verip kaç para kaptığını kasıla kasıla anlatıyor, kahkahalar arasında “Uyanığa bak…” karşılığını görüyordu. Yetkisizlerin en yaygın davranış biçimi bu mudur? Budur…

Konunun uyutulmakla ilgili kısmı tamamen farklı… Bunun için her zaman kullanılan yaygın yönteme başvuruldu yine ve gerekli uyku hapı piyasaya sürüldü. Kullanılan uyku hapının terkibi: Katılımcı olun, bilinçlenme ve bilinçlendirmedeki sorumluluğunuzu yerine getirin, çevrenizdekileri uyarın, gereksiz lambaları söndürün, yemekleri sıcakken buzdolabına koymayın, şarj aletiniz fişe takılı kalmasın, tıraş olurken diş fırçalarken musluğu açık bırakmayın vs… Bu hap yutturulan yetkisizler uyku halinde kaldıkları için, onca zaman titizlenerek tasarruf ettiklerinin dev tesislerce birkaç dakika içinde yutulduğunu da fark edemiyor, kendilerine aslında “Var sen oyalan, yeter ki uzak dur bizden” dendiğini de anlayamıyor. Uyku halindekilerde “Ne büyük iş başarıyoruz” duygusunu iyice pekiştirmenin öneminin farkında olan etkili yetkililer, ünlülere başrol verdikleri dev organizasyonlar düzenleyerek uyku hapının etkisini daha da artırıyor. “Gelin kurtarın bir kere daha dünyayı” çağrısıyla bir araya getirilen haplanmışlarla haplanmamışlar “Biz neyi kurtardık?” bile diyemeden dağılıp lamba söndürmeye musluk kapamaya gidiyor. Neyin ne olduğu, kimin ne yaptığı belli olmayan bu gösterilerde ne elde edildiği ise pek fazla dillendirilmiyor. Aslında koskoca bir hiç… Ayrıca, önemsiz sanılan detaylarla koltuğu kazanamamış bayat balık gibi bakan birinin Dünyayı kurtarmaya çalışmasından ne hayır gelir?

Dağda bayırda çömelip defi hacet giderirken sarkmakta olan şeyini yutmaya çalışan yılanların saldırısına uğrayan erkeklerle ilgili haberleri kanıksadık neredeyse. Yılanlar bir anlamda kör, daha doğrusu ısıya duyarlı bir görüşleri var. Sık kullanılan moda deyimle termal görüşe sahipler ve bu yüzden erkeklerin bacaklarının arasında sallananın koca gövdenin parçası olduğunu anlayamayıp neyi ısırdığını bilemeden dişine göre ufak bir av sayıp saldırıyorlar.

Bilmeyen yoktur herhalde, bu tür yılan saldırılarıyla ilgili epeyce fıkra türetilmiş durumda. Aleti yılan tarafından ısırılan can havliyle “Kurtar beni… Şu zehri emip tükür…” diyerek yardım istediğinde, arkadaşının şöyle bir bakıp “Çare yok öleceksin…” dediği anlatılır durur.

Yalnız burada farklı durum var. Yetkisizler yılan tarafından ısırılmayı umursamıyor, “Isırıldın” uyarısını duyanlar en çoğu fuzuli lamba yakmıyor, şarj aletini takılı bırakmıyor falan… Bütün bunlardan, yetkisizler tasarruf yapmasın dediğim çıkartılmamalıdır. Demem o ki, pek çok kişinin de belirttiği gibi, çare olmaktan çok uzak kalan yetkisizlerin bu çabaları, asıl sorumlu ve etkili yetkililerde neredeyse hiç görülmüyor. Onlar işlerini tıkır tıkır yürütmeye devam edip kasalarını tıka basa doldurmayı sürdürürken kabak başına patlayan daha da patlayacak olan yetkisizler lamba söndürüp musluk kapatarak Dünyayı kurtarmaya çalışıyor.

Dünyayı birkaç bin yılda bile değil son bir iki yüzyılda bu hale biz getirdik. Bilginlerin çok korktuğu o dönülmez noktaya gelmiş olabiliriz.

Altmışlı yıllardı... Canları sıkılan ve biraz eğlenmek isteyen iki gece bekçisi Aksaray’daki Lunapark’ın döner salıncağına binmek isterler. “Binmesine binelim de kim çalıştıracak?” sorusuna, diğerinden çok daha zeki olan cevap bulur. “Sen otur, ben çalıştırır koşar binerim…” der çok daha zeki olan. Fikir işe yaramıştır, dönmeye başlarlar, güzelce keyif yaparlar. Sıkılmaya başladıklarında o müthiş soru gelir akıllarına. “Kim durduracak bunu?”

Ne durduracak kimse vardır etrafta, ne de seslerini duyurabilecekleri biri, döne döne turşuya dönerler. Sabah gelenlerce bulunduklarında yarı baygın durumdadırlar. Çocukluğumda arkadaşların birinden duyduğum bu olay gerçek midir yoksa efsane midir bilemiyorum. “Binmesine bineriz de sonra nasıl ineceğiz?” sorusuna dair neler öğrendiklerini hep merak ettiğim için unutmamışımdır bu keyifli hikaayeyi.

Binmesine bindik bir kere, peki kim durduracak bu Dünyayı?

Dünyanın son kullanma tarihi geldi konusundan söz ederken kendimi tuhaf sıra dışı uçuk kaçık biri gibi hissetmeden edemiyorum.

Amerikan bilardosuna merak saldığım günlerde gittiğim salondaki tek boş masa 3 top olduğu için beklemektense çalışayım dedim ve üç topla Amerikandaki gibi vuruşlar yapmaya başladım. Bandın kenarındaki noktalardan birkaçını delik sayarak topları oralara göndermeye çalışıyordum. Tabii çok sürmedi “Bu manyak ne yapıyor böyle…” bakışlarının üzerime kilitlenmesi. Bıyık altından gülmeyi kahkahaya dönüştürmeye başlayanlara aldırmayıp antrenmanıma devam ediyordum ki, daha fazla dayanamayan biri “3 top bilardo öyle oynanmaz böyle oynanır” demek için yanımda bitivermişti.

Malum, 3 Top’la Amerikan arasındaki en temel fark; 3 Top’ta, vurduğun topu üçüncü topa çarptırırken, Amerikan’da vurduğun topla diğer topları birer ikişer deliklere sokmak gerekiyor. 3 topla nasıl Amerikan oynanır sorunsalına ayaküstü bulduğum çözüm; masada delik yoksa ben de topları sanal deliklere gönderirim olmuştu. Tabii kahkahalara katlanarak…

Sanal noktalara atış yapmam, vuruşlarımın gerçekliğini değiştirir mi?

Durum gerçekten kötü ve bu kötüleşmede çok büyük payı olanların yarattığı sonuçlar yalnızca kendilerini etkilemiyor, çok daha az sorumlu olanların tepesine de biniyor. Zehir kusan tesisin savurdukları binlerce kilometre ötedekilerin tepesine biniyor, kapısına yığılıyor. Hepimiz aynı gök kubbenin altındayız, aynı Dünyanın sakinleriyiz, aynı yolun yolcusuyuz. Henüz başka dünyamız yok, öteki dünya gideceğimiz tek yer.

Bursa’ya giderken Yalova’nın oralardaki bir virajı alamayınca yoldan çıkıp tarlaya girdikten sonra yumuşak toprağa gömülen arabasının durumunu görmek için dışarı çıkan sürücü “Verilmiş sadakam varmış, ucuz atlattım… En küçük hasar yok…” diye sevinirken acı bir fren sesinin ardından gelen büyük gümbürtü ve hengaameyle yerinden zıplamış. Şoku atlatıp olan biteni kavraması çok sürmemiş… Aynı yerde virajı alamama akıbetine uğramış bir başkasının yoldan çıkarak gelip aracına çarpacağını kırk yıl düşünse aklına getiremezdi. Birkaç saniye öncesine kadar sapasağlam olan arabasının arka tarafının hurdaya dönüşünü, patlattığı kahkahalar arasında sürekli anlatıp duruyor herkese.

Oysa biz Dünyalıların gülecek hali olmadığı apaçık ortada. Çünkü biz yetkisizlerin “Dünyayı düzelttirecek kaportacı bulamayabiliriz” düşüncesiyle uykuları kaçıyor. En azından bir kısmımızın...

Evet lüzumsuz lambaları söndürelim, cihazları beklemede bırakmayalım, suyu boşa akıtmayalım ama asıl gerçeği de görelim.

Altı yaşındaydım… Nusaybin istasyonuna bitişik lojmanlarda oturuyorduk. Baraj dediğimiz küçük bentte ve onu besleyen derede balık avlamak belli başlı eğlence gibiydi. Sıkça pazar günleri balığa gidilir, serpme ağla oltayla balık avlanılırdı. Lojmanların ortasından geçen küçük beton kanaldan akan suda balık avlamak kafama böylece yerleşmiş olmalı ki, oynayacak arkadaş bulamadığım bir gün toplu iğneyi bükerek yaptığım kancayı kınnapın ucuna bağlayarak olta yapmıştım. Lojmanların içinden geçen suyun genişliği kolum boyunda, derinliği ise ancak karışım kadardı ve ben yaptığım toplu iğneli oltayı o pırıl pırıl suya sarkıtmıştım. Balık yoktu suda, hiç olmamıştı, hiç görmemiştim… Bunun farkındaydım, yine de balık olmayan suya olta sallamıştım. Sadece oynuyordum fakat yaptığımın saçma olduğunun da farkındaydım. Bu anımın belleğimde yer etmesi barındırdığı saçmalık olsa gerek.

Lüzumsuz lambaları söndürerek, cihazları beklemede bırakmayarak, suyu boşa akıtmayarak ne yakalayacağımızın farkında mıyız? Avlanmaya gönderildiğimiz bu sularda değil büyük balıklar, tamamı hem de çok daha devasaları etkili yetkililerin kontrol ettikleri sularda. Yetkisizler, ellerine tutuşturulmuş topluiğne kancalı kınnapın farkında mı? Gereken balığın tutulacağı devasa ağlara dev oltalara ve tutan ellere bakma zamanı gelmedi mi?

Her şeye rağmen, ne kadar kötü duruma düşülürse düşülsün, ilk yapılması gereken, kendimizi hırpalamayı bırakarak “Demek ki bunu da yaşamam gerekiyormuş…” anlayışıyla sakinleşip çare bulmaya çözüm üretmeye çalışmaktır.

Bizim dışımızda, yaşamına son vermeyi, intiharı seçen akrepten başka örnek var mı bilmiyorum. Eğer kendimizi ateş çemberinin ortasında kalmış kendisini sokan akrep gibi hissedersek “Neden varız?” sorusunun tek cevabı olan “Yaşamak için”e ihanet edeceğiz demektir. En küçüğünden en büyüğüne bütün canlılar yaşamak için mücadele eder, karşılaştıkları bütün güçlükleri engelleri olumsuzlukları tehditleri aşmak için direnir, var olmak için son kırıntısına kadar kullanırlar enerjilerini. Sadece akrep ve sık sık akrepleşen bizler var olma nedenimize ihanet ederiz.

Karşılaştığımız kötü durum değil, gerçekten durum kötü.


Eyüp Şeker


***************************

TEMA Vakfı “2/B Arazileri Satılmasın” İmza Kampanyası Başlattı

“2/B Arazileri Satılmasın” İmza Kampanyası'na katılmak için:
.............
TEMA VAKFI:
....

BİR SOLAK ARANIYOR

02 Ağustos/ 26 Eylüll 2007

ATMAMAKLA SAKLAMAK AYNI ŞEY DEĞİLDİR

Var oluşun başından beri arada bir tek tük duyulan “Yapmayın, geleceği yok ediyorsunuz…” seslerinden, “Galiba geleceğimizi yok ettik…” toplu haykırışları noktasına gelindi.

Yaşam tehditlerinin ciddiyetini gören insan her zamankinden daha çok sorgulamaya başladı çöp kavramını. TDK sözlüğünde çöp “Yararsız, pis veya zararlı olduğu için atılan ufak tefek şeylerin hepsi” olarak tanımlanıyor. İnsan ise alışageldiği çöp kavramını sorguluyor ve hem daha fazla yararlanmaya çalışıyor çöp dediklerinden, hem de ürettiği çöplerin zararlı etkilerine engel olmanın yollarını arıyor. Çünkü ürettiği çöplerin yaşamını kirlettiğini her zamankinden daha iyi kavradı. İnsanlar daha dikkatli tüketmesi gerektiğini fark ettikçe daha fazla sorgulayacaktır davranışlarını, alışkanlıklarını, sistemlerini…

Temizliğin ilk ve en önemli kuralı kirletmemektir. Kirletmeyen temizlemek zorunda değildir. İşe yarayacakken atılan her şey kirleticidir.

Bulaşık eldivenlerinin sağ teki soldakinden önce deliniyor, yırtılıyor. İkisini birden atmanın kime ne yararı var deyip yeni çiftin sağını eski solla birlikte kullanmaya başlamam yeni bir sorun çıkardı karşıma. Zira sağ her zaman soldan önce yırtıldığı için sol tekler birikmeye devam etmekte. “İşe yarar durumda, atmayayım…” derken, biriken sol eldivenleri ne yapacağım sorunsalı en önemli sorunsallarımdan biri olup çıktı? Şekilde görüldüğü gibi konuya toplumsal açıdan yaklaştığımı ve de sosyal içerikli bir durumsal olduğunu sergiler tavırlar göstermek için solsal ifadeler kullanmaya gayret ettiğimi özellikle vurgulamaktayım. Neyse, konudan sapmayayım… Şimdiden 5 tane sol tekim var ve artmaya devam edecekleri açık. Sağlam eldiveni atmak yanlış ama biriken sol eldivenlerin de yararı yok. Çare bir solak bulmakta yatıyor… Hemen ilan vermeli ve kendime bir sol eldiven hırpalayıcısı bulmalıyım. Bir solak aranıyor zekayiliğini yapmamın nedeni, sağlam bir eldiveni atmanın kime yararı var kirletmekten başka sorusunun kafama takılmasıydı. Şimdi ise biriken sol tekleri ne yapacağım içerikli nur topu gibi bir sorunsalım oldu.

Bir filmde vardı sağ bacağını savaşta kaybetmiş gazinin ayakkabı alırken bulduğu çözümle ilgili bir sahne. Gazete ilanıyla aynı numara giyen sol bacağı olmayan bir ortak buluyordu kendisine ve birlikte gidiyorlardı ayakkabı almaya, böylece iki kat para vermekten kurtuluyordu ikisi de…

İlanla solak birini buldum diyelim ne yapacağız? Ben mi göndereceğim sol tekleri ona, yoksa o mu yollayacak sağları bana. Al başına belayı, çık çıkabilirsen işin içinden. Artık gireriz birbirimize, boğazlaşır öyle çözeriz meseleyi. Artık hangimiz geriye kalırsak “Çok inatçıydı rahmetli, vermedi teklerini, boyladı taşın dibini” yazdırırız diğerinin başucuna.

Kendi izine düşmek deyimimiz de sağ sol kavramıyla ilgilidir. Karda, daha doğrusu görüş mesafesini yok eden tipide veya çölde yolunu kaybetmiş biri eğer çevresinde işaret olarak kabul edebileceği şeyler göremezse, elinde bir alet, tepede Güneş yoksa veya yıldızları okuma yeteneğinden yoksunsa, kestirdiği bir yöne doğru dümdüz yürümekten başka çare bulamaz… Eğer solaksa sol adımı güçlüdür, tersiyse sağ adımı daha büyüktür ve bu yüzden düz gittiğini düşünürken kıvrılır, geniş bir daire çizer. Daire çizdiğinden habersizce yürürken rastladığı ayak izlerini başkasının sanıp kurtulacağını düşünerek yetişmek için hızlanır, hızlanmasıyla birlikte çizdiği dairenin çapı küçülmeye ve ayak izlerinin sayısı artmaya başlar. Çizdiği daire küçüldükçe küçülür, iz bırakan ayakların sayısı arttıkça artar ve sonunda dairesinin merkezine ulaştığında ancak anlayabilir kendi izine düştüğünü. Kurtulduğunu düşünmek yüzünden iyice yorulmuş tükenmiş, dahası fazlasıyla çaresizleşmiştir. Olan gücünü bir yanlış algılama yüzünden bitirmiş, daha kötüsü kurtulma umudunu da tüketmiştir… Kendi izine düşmenin tehlike sayılması bu yüzdendir.

Geçen hafta Phoneix Uçuşu’nun yeniden çevriminin gösterileceğini öğrenince TV’nin karşısına kuruldum. Hollywood yine yapacağını yapmış o güzelim filmden berbattan da berbat bir yeni film çekmişti. Sahnelerin abartılması, aksiyon çılgınlıkları, insanlara dair o güzelim filmi insanüstü yaratıkların saçma sapanlıklarıyla dolu aptal bir filme dönüştürmüştü. İlk filmde, zekaalarını iradelerini ve güçlerini son kırıntısına kadar akıllıca kullanan insanlar, yere çakılıp uçamaz hale gelmiş bir uçaktan yeni bir uçak yapıyorlardı. Hurdayı yani çöpü yani hemen herkesin geride bırakacağı metal yığınını hazineye dönüştürüyorlardı…

Oysa bu yeni çevrimde, kurşun yağmurları patlamalar arasındaki insanüstü yaratıklar sürekli atlayıp zıplayarak nedeni belirsizce bağrışıp kapışarak, birbirlerine veya birilerine sert sert bakarak bir şeyler yapıyorlardı ama her yaptıkları belirsizdi anlamsızdı nedensizdi. Katlanılır gibi değildi bu berbat film, yine de arada bir açıp bakmadan edemedim… Çünkü ilk Phoneix Uçuşu en sevdiğim filmler arasındadır. Yere bindirip hurdaya dönmüş bir uçaktan yani hemen herkese göre artık çöp olmuş parçalardan yeni bir uçak yapıyor, uçurmayı başararak kurtuluyor, tekrar uygarlığa dönüyorlardı…

Biri artık şu Hollywood’dakileri uyarsın, insanüstü varlıklar diyarlarından tekrar insanlığa dönsünler. Baştan sona, zor seçilip anlaşılan karanlık sahnelerle, insanüstü varlıkların aksiyon akıl almazlıklarıyla, dayanaksız çılgınlıklarla saçmalıklarla örülü bu yeni filmler çekilir gibi değil.

İlk filmde, insani hallerle anlatılan kendi izine düşme sahnesi, yeniden çevrimde, insanüstü varlıklardan bilge izlenimi verme rolünü üstlenmişi, boğazını sıkıp öldürecekmiş gibi ters ters bakarken sıkı bir fırça çekercesine anlatıyordu, çölü aşacağını sanana bunu neden yapamayacağını, kendi izine düşmenin ne beter şey olduğunu.

İkiz gövdeli uçağın işe yaramaz tarafını atıp tek gövdeli yeni bir uçak yapıyorlardı Phoneix Uçuşu’nda. Epey kafa yormama rağmen bir türlü hatırlayamadım uçağın sağının mı yoksa solunun mu atıldığını. Zaten hiçbir önemi yok hangi tarafının çöpe gittiğinin… Hele de pilotun solak olup olmamasının zerre önemi yok ikiz gövdelerden hangisinin çöpe hangisinin uçup gittiği meselesinde. Arkalarında çölün yutamayacağı gövdelerden birini ve epeyce çöp bırakarak uçup kurtuluşa gidiyorlardı.

Tanıdık bir kaportacı “Arabaların sağ tarafları daha önce çürür, sağ rotil mafsallar burçlar rulmanlar falan daha çabuk bozulur…” dediğinde şaşırarak “Niye?” diye sormuştum. “Yollar kubbemsi ya, kenardaki su ve çamur birikintileri, çukurlar taşlar toz toprak, arabanın sağ tarafının canına okur” diyerek gidermişti şaşkınlığımı.

Eldiven kullanıcısı ortak arama fikri buraya uygulanabilir mi diye sormamak en doğrusu sanırım. Malum, aynı mantıkla hareket edildiğinde çözümlerden biri, kubbemsi değil düz veya her yeri bozuk çukurlarla tümseklerle dolu yollar yaparak arabaların sol tarafının da diğeriyle aynı sürede hasar görmesini sağlamaktır ki bunun müthiş eşsiz ve de her bir ödülü hak edecek emsalsiz bir fikir olduğu çok açıktır. Diğer çözüm ise, İngiltere Japonya gibi tersten gitmekte ısrarla ısrar eden ülkelerdeki aynı model arabaya sahip birileriyle irtibata geçerek “Sağlam sağ rotilin var mı? Bende temiz sol marşpiyel, bir de sol ön porye var…” türünden mesajlar çekmek gerekir ki, bu alternatif de kargocu esnafını zengin etmekten başka işe yaramaz. Şekilde görüldüğü gibi bu mevzudan ortak çıkmaz, araba tamirlerini ucuza getirmeye, sol eldivene sağ aranıyor fikriyatıyla çare üretilemez, iyisi mi marş marş sanayiye…

Ayrılmış çöp toplama sistemi olmaması yüzünden kağıtları plastikleri camları ayrı ayrı poşetlerde toplama fikri başta yararsız gibi gözüküyordu. Biraz düşününce fark ettim ki, hem geçimini çöpten sağlayanlara kolaylık sağlamış olacaktım ayrı poşetler kullanmakla, hem de diğer çöplerle karışıp birbirini kirletmelerine engel olacaktım. O günden sonra normal çöpün haricinde bir kağıt poşetim bir de plastik poşetim var ve kirlilik yaratmamaları koşuluyla ayırmaya dikkat ediyorum. Aynı çöp kamyonuna tıkıldıklarını biliyorum ama çöp toplayıcıların kolayca bulup alabileceklerini de biliyorum. Aynı şekilde şişeleri cam kavanozları da ayırmaya çalışıyorum.

Atmamakla saklamak aynı şey değildir. Saklama fikrine saplanıp kalanlar zaman içinde nur topu gibi bir çöp ev sahibi olurlar. Atmamak ise, işe yarar bir şeyi kullanmaya çalışmaktır. Atılmayan bir şey ne zaman ki yük olur ele ayağa dolaşır görsel veya fiziksel kirlilik yaratmaya başlar o zaman ondan kurtulma zamanı gelmiş demektir. Sehpanın üstünde duran eski bir dergi veya bir ajanda saklanmış olmuyor, sadece atılmıyor, orada duruyor işte… Ne zaman ki ele ayağa dolanır o zaman çaresine bakılacaktır. Oradan kaldırıp bir köşedeki yığının üzerine eklenirse saklanıyor, çöpü boyluyorsa atılıyor demektir.

Çöp nedir? Umutsuz, yararsız deyip kenara atılan şey çöp müdür? Yoksa işe yaramaz olan atan, yararını gören bakan mıdır?

Mercan’daki işyerlerinin büyük çoğunluğunun kapandığı saatlerde geçtiğim iyice tenhalaşmış sokaktaki bir çöp toplayıcısı, dükkanını henüz kapatmamış kapısının önünde dikilerek yorgunluk sigarası içen esnafın birine seslenip kağıtları doldurduğu büyük çuvalını göstererek “Şuna göz kulak ol bir zahmet, hemen geleceğim…” dediğini duyunca gülmeden edememiştim. Gerçekten komik bir durumdu. Çöpten topladıklarının çalınabileceğinden korkuyordu. Kiminin çöpü kiminin servetidir sözünün boşuna söylenmediği açık.

TV’ler diğer eşyalardan daha çok toz tutuyor. Nedeni elektriklenme… Çalışan televizyonların çalışmayanlardan daha çok tozlandığı dikkatimi çekince özellikle bilgisayar ekranlarının tanıtımlarındaki antistatik ifadesini daha bir yerli yerine oturtmuş oldum. Bu arada bir başka şey daha aklıma takıldı. Havada elektrik fazla olduğunda çok hızlı tozlanıyordu televizyonlar ki, bu çok doğal. Elektrik yüklenmiş toz zerrecikleri zıt kutupla yüklenmiş ekranlara mıknatısın çektiği gibi yapışıyor. Havanın elektrikli olduğu ise pek çok şekilde belli ediyor kendini. En başta saçlar bir şekilde hareketlendirildiklerinde adeta havada yüzer gibi uçuşuyor. Plastik kalem veya tarak bile gerekmiyor, elle birkaç kez taramak yetiyor saçların elektriklenmesine, mıknatıslanmış hallere bürünmesine… Diğer yandan depremsellik artıyor ve küçük depremlerin sayısı çoğalıyor. Özetle, saçlar elle dokunulduğunda bile elektrikleniyorsa, TV’ler her zamankinden daha fazla tozlanmışsa daha fazla veya daha şiddetli deprem olacak demektir. Ve sonunda çok vahim bir hata yaptım, temizlikçi kadına TV’lerdeki tozlanmanın arttığı günlerde daha çok deprem olduğunu söylemek gafletinde bulundum. Kadının “Manyağa bak ne diyor…” manasında bir sırıtışı vardı ki, o an “Ne yaptım ben, çöpe gidecek tozlardaki zenginlikle zenginleştireyim derken çöplük oldum” hayıflanmasıyla kala kaldım. Çöp olan düşüncem değil, kavrayamayacak olup bana çöp muamelesi yapacak olana anlatmaya kalkmamdı.

Oysa hazırlamıştım kendimi, neler neler anlatacak, bir bir peşi sıra sıralayacaktım. Beni çöp yapmasaydı devam edecek FM radyodan güneş patlamalarını öğrenmenin yolundan, buzdolabında yumurta pişirmekten söz edecektim. Hiçbirini anlatamadım, sustum…

Derdim ya da merakım güneş patlamalarını öğrenmek değil, şiddetli güneş patlamaları sırasında cızırtılarla berbat olan FM radyo dinlemenin eziyete dönüşmesi yüzünden dertlenmek benimkisi. Temizlikçi kadına bir de bunu anlatsam tam manasıyla çöplük olmuştum. Hazırlamıştım cümlemi: Şiddetli güneş patlamalarıyla uzaya saçılan radyasyondan Dünyamızın payına düşeni pek çok şeyi bozuyor zarar veriyor. Uydular, elektrik şebekeleri bozuluyor diyor uzmanlar ama beni daha çok ilgilendiren alıştığım FM kanalını dinlemenin keyif olmaktan çıkması, cızırtılarla dolan müziğin berbat bir hal alması. Neyimize gerekti Güneş patlamalarının neler ettiği… Sustum…

Üstüne, bir de buzdolabında yumurtanın nasıl piştiğinden söz etsem bitip gitmiştim. Bir kaç ay buzdolabında bırakılırsa bütün suyunun emilmesiyle katı pişmiş yumurta olacağını nasıl anlatabilirdim? Eşekten düşmüş karpuza dönmek deyiminin, buzdolabında katı pişmiş yumurta bulanlar için türetildiğine iyice inandım. Bir keresinde buzdolabından çıkartıp kırmaya çalıştığım yumurtanın katı pişmiş gibi olması yüzünden bir türlü kırılmadığını şaşkınlıkla fark ettiğimi, bu pişmiş yumurtanın buzdolabına nasıl girmiş olabileceğini günlerce düşündüğümü, en sonunda cevabı bulabildiğimi anlatsam tam manasıyla yanmıştım. Kime neydi yumurta pişirmenin veya sebze meyve kurutmanın bu ilginç yönteminden. Sustum…

Çalışan TV’lerin diğer eşyalardan daha çok tozlandığına, bu tozlanmanın havadaki elektriklenmenin artmasıyla arttığına dair işe yarar bir düşünceyi çöpe atmıştım… Neyse ki çöp muamelesi görmekle fikirler yok olmuyor, kirlenmiyor, kirletmiyor.


Eyüp Şeker

KAZANMA HIRSI KAYBETTİRİR

KAZANMA HIRSI KAYBETTİRİR, KAZANDIRAN BAŞARMA İSTEĞİDİR

Yapacak daha iyi bir şey akıl edemeyip gidecek bir yer bulamadığım için damlamıştım Hilton Oteli’nin kumarhanesine. Birkaç kadeh viski içer vakit öldürürüm diye geçiriyordum aklımdan. Girişte mecburen alınan miktardaki jetonla poker makinelerinden birine yerleştim. Kazanmak için değil vakit geçirmek için oynuyordum. Beş on jeton kazanırsam bir süre sonra kaybediyordum. Az miktarda kazanıyor az miktarda kaybediyor ve viskimi yudumluyordum… Hemen hiç kaybım yok gibiydi… Kazanmıyordum, çünkü riske girmiyordum… Kaybetmiyordum, çünkü riske girmiyordum… Ne kazanmak ne de kaybetmekti derdim… Birkaç duble viskiyi ucuza getirip vakit öldürmekti bütün amacım.

Geçmiş zaman, yanılmıyorsam üçüncü viskiyi içiyordum ki yanımdaki makineye bir adam oturdu ama daha yerleşirken “Makineyi çözdün galiba…” deyince düşünmeye başladım. Kaç saattir oynuyordum ve jetonlarım eksilmemişti bile… Makineyi çözdüğümün farkında olduğum söylenemezdi… Ne makineyi çözmeyi aklımdan geçirmiştim ne de kazanmaya çalışmıştım… Viski içip çerez atıştırıyor, sadece vakit öldürüyordum… Hepsi bu… Eğer bir sır çözdüğümden söz edilecekse, bu kazanma hırsına kapılmamaktan ibaretti.

Yanıma gelip “Makineyi çözdün galiba…” diye soran adamın tavırlarından güvenlik şefi gibi bir konumu olduğunu anlamak zor değildi. Evet kumarhane yöneticilerinin bakışıyla makineyi çözmüştüm ama bana göre sadece içtiğim viskileri ucuza getirip vakit öldürmenin yolunu bulmuştum. Aslında makineyi çözmüşlüğüm falan yoktu, sadece, ayarları kazanma hırsına göre yapılmış makinelerde kazanma hırsına kapılmadan oynanırsa kaybedilmeyeceğini keşfetmiştim. Makine “Ya iki katı ya da hiç” dediğinde “Hadi oradan ver 4 jetonumu” deyip viskimden bir yudum alıyordum. Ancak kesine yakın kazanma fırsatını yakaladığımda “Ya iki katı ya da hiç” restini görüyor “Bastır bakalım 20 jetonu” falan diyordum kazanma hırsına göre programlanmış makineye.

Azıcık jetonla makinenin başında saatlerce oturmamın kumarhane sorumlularının dikkatini çekmemesi mümkün değildi. Merak etmişlerdi ve uzaktan bakmakla meraklarını gideremediklerini görünce de lacilerinin içindeki kilolu bir yetkili yanımda almıştı soluğu. Hile mi yapıyor, makineyi mi soyuyor gibi şüphelerle hareket ettikleri açıktı. Kırk yıl düşünseler kazanmak istemeyen biri gelmezdi akıllarına.

Makinelerin ayarlarının değiştiğini sanmıyorum, muhtemelen bugün de aynıdır. Çünkü kumarhaneleri kazanma hırsıyla dolu olanlar doldurur, makinelere “Para para para” diyenler saldırır. İşletmecilerin dolayısıyla da makine üreticilerinin alıştığı da istediği de işin normali de budur. Bunun aksi durumlar garip karşılanır, şüphe uyandırır. Benim gibi… Akıllarına hiç getirmemişlerdir hangi düşünceyle oynadığımı. Nasıl akıl edebilirlerdi ki? Benim gibi kazanmak istemeden oynayan birine denk gelmek kolay olmasa gerek.

Yeterince içtiğime karar verip kalkmaya hazırlanırken “Bu jetonları kaybetsem iyi olur. Neme lazım, bir dahaki gelişimde gıcıklık mıcıklık yaparlar…” deyip jetonları 10’ar 20’şer atıp kaybetmiş, öyle çıkmıştım kumarhaneden.

Ne yazık ki bir daha gitmek kısmet olmamıştı, çünkü bir süre sonra kapatılmıştı kumarhaneler… Şirinlik yapayım, sempatik görüneyim derken hemen hemen giriştekine denk jetonlarım boşu boşuna gitmişti…

İlk kez gitmiyordum kumarhaneye ama öncekilerin hepsinde hırsla saldırmış kısa sürede kaybetmiştim bütün jetonlarımı. Değişmez bir kuraldı bu… Tabii sonuncusuna kadar…

Toksinsel Birikimlerin Karaciğere Neler Ettiği sorunsalında ve de Göbek Şişirmenin Kilosal Artışlarla Bağlantısı mevzuunda ve de bu ikisinin birbiriyle ilişkisi konusunda müthiş bir buluş yapmış durumdayım. Oscar’ı, Nobel’i, Pulitzer’i, Erik Festivali Birinci Erikliğini, En Sorunsal Değindirmeli Durumsallarla Bakarken Kiraz Tatma Birinciliğini, Altın Portakalı, Altın Kozayı, Karpuz Kabuğu Denize Düştü mü Düşmedi mi Karar Verme Merkezi Karar Vericiliği Onursal Karar Verici Ödülünü, Altın Palmiye’yi, Altın Ayı’yı, Bar Taburesine En Güzel Tüneyen Kelaynaklığı, Martılara En Güzel Simit Atma Ödülünü (Yolun Yarısını Geride Bırakalı Çok Olanlar kategorisindekini) falan, hatta bir söylentiye göre ödülümü vermek için Mars’ın Dünyaya yakın konuma gelmesini bekleyen yeşil adamların takdim edeceği Kızıl Mars Kumu ödülünü bile, yani ne var ne yok bütün ödüllerin tamamını garantilemiş durumdayım. Hidayete erdiğimden midir nedir “Terleyeceksin kardeşim…” dedim kendi kendime. Yaptığım keşif bu… Ne keşif ama… Toksinleri atmak, yağları eriyik kıvamına getirip kurtulmak için terlemeyi keşfettim ve de bütün her bir ödülü garantilemiş oldum di mi?.!

Hemen atladım üzerine ama kondisyon bisikletinde pedal çevirmeyi anlamsız hatta şavalakça bulmaya başlamam çok sürmedi. Ha babam de babam çevir dur… Garip bir durum… Pedallara yüklenirken kitap okumaya çalışıyorum, o da sarmıyor… Belli ki çiklet çiğnerken yürüyemez denilenlerdenim, ya okumaya dalıp pedal çevirmeyi bırakıyorum, ya da pedal çevirirken hülyalara gömülüyor kendimi türkuaz suların yaladığı kumsallarda ya da kızılağaçlarla kaplı ürperten esintili Karadeniz yamaçlarında falan buluyor ve de tek satır okuyamıyorum. Neyse ki bu bisikletten düşmek mümkün değil ama ben yine de bunu başaracağıma dair kesin kanılara sahip olmaya başladım. Azmedersem başaracağımdan eminim… Hem George Bush’tan ne eksiğim var, di mi? Baktım benden bisikletçi falan olması mümkün değil, ben aleti değil, alet beni zorlamalı dedim ve de gidilemeyen yürüyüşlerin yapıldığı malum aleti satın aldım. Şekilde görüldüğü gibi böylece ikinci kez her bir ödülü garantilemiş oldum. Di mi?

Gidilemeyen yürüyüşlerin yapıldığı aleti aldığımdan beri hep gözümün önünde beliriveriyor liseden bir arkadaşın köpeğine antrenman yaptırışı. Honda 125 motosikleti vardı bizimkinin, bir de yavruluk aşamasından henüz kurtulamamış Alman Kurdu. “Bu iti öyle bir hale getireceğim ki, ne uçan ne de kaçan kurtulabilecek elinden. Müthiş bir köpeğim olmalı, peşine düştüğünü kesin haklamalı…” diyen bizimkisi, garibim kurdu motorunun arkasına bağlar gaza yüklenmeye başlardı. Arada döner arkaya bakar hızlanıp hızlanmayacağına karar verirdi. Yeterli bulup durduğunda, üzerinde tavada yumurta yapacak kızgınlığa erişmiş olurdu garibim Alman Kurdu. Geçmiş zaman, Kurt mu elinden alındı yoksa motoru mu sattı tam hatırlayamıyorum. Şurası açık ki, bu, motor+sahip+köpek bileşimi bir şekilde bozulmayacak olsaydı ya motorun ya köpeğin ya da kendisinin ilişiği kesilecekti yaşamla. Ya da üçü birden çıkacaktı ıskartaya… İşte ne zaman yürüyüş bandının üzerine çıksam bu olay geliyor aklıma. Dilim bir karış uzamış şekilde nefes nefese makineye ayak uydurmaya çalışırken “Bu kadar hırs yapmasam iyi olacak. Yığılıp kalacağım…” demeden edemiyorum.

Aslında bunca hırs yaptım, ne zamandır tepiniyorum, ne göbekte küçülme ne de kantarın ibresinde düşme oldu. Nasıl olsun ki… Sonrasında bir tencere pilavı indirirsem mideye, “Az oldu, kuru fasulyeyi bundan böyle kazanda yapsam iyi olur” dersem mümkün mü? Her şeye rağmen kafam biraz çalışır, şeytana uymaya son verip bütün tavuğu yarıma, kızarmış patatesi de bir kiloya indirdim. Henüz etkisini görmesem de öğünlerdeki eski miktarlara çıkmamaya kesin kararlıyım.

Dolandırıcıların en sevdiği şeydir hırs ama onlar başkalarının hırslarıyla ilgilenirler. Karşılarındaki kişi ne kadar hırslıysa salladıkları zokayı o kadar kolay yutacağını iyi bilirler. Yeteneklerini fazla zorlamalarına gerek kalmaz hırslıları avlayabilmek için. Hırslıların en belirgin özelliğinin, elde edeceklerini düşündükleri şeye kilitlenip kalmaları ve bunun dışındaki hiçbir şeyi görmez hale gelmeleri olduğunu iyi bilirler. Bilmiyorum yine yapılıyor mu “Tebrikler, tatil kazandınız…” halleriyle sokaktaki insanları tuzağa düşürme üzerine kurulu pazarlamalar, daha doğru deyimle kazıklamalar. Bu hamleleri, “Benim ne özelliğim var, neden kazanıyorum?” diye karşılamayan zokayı yutuyor demektir. Tuzağa düşüp imzayı basanlar çok olmuş, epey kurbandan söz edilmişti yayın organlarında. Hatta aralarında ünlüler bile vardı… Aslında pazarlamacıların uyguladıkları yöntem illüzyonistlerin numaralarını gizlerken yaptıklarıyla aynı. Karşılarındakinin dikkatini numaralarından uzak bir noktaya çekerek aldatmacalarının fark edilmemesini sağlıyorlar. Malum eski numaradır, “Cambaza bak…” diyen cepçiler de aynı taktiği uygular, politikacılar da… Hırslı kumarbazlar ise bu kurnaz gözbağcıların en iyi müşterileridir.

Fabrika çıkışlı otomobillerde birkaç hafta sıra beklendiği günlerdi. Doğal olarak serbest piyasada epeyce fark konularak satılıyorlardı. Çevremden biri “Bir arkadaşımın babası galericilik yapıyor, o bana fabrika fiyatından Renault 11 verecek… Parayı verirsem bir hafta sonra alacağım arabayı…” dediğinde “Neden veriyor? Kimin nesidir, ne kadar tanıyorsun? Kolayca satacağı arabadan kazanabileceği paradan niye vazgeçsin?” şaşkınlığıyla tepki göstermiştim. Aslında neredeyse hiç tanımadığı insanlardı ve kaarsız araba vermeleri için en küçük sebep yoktu. Piyasaya yeni çıkan spor görünüşlü Renault 11’e çarpılmıştı ve gözü başka şey görmüyordu. Ne kadar, yapma etme parayı verme dediysem de dinletemedim. Kafaya takmıştı bir kere, gözü hiçbir şey görmüyordu, parayı kaptırdı… Tabii ne araba vardı ortalıkta, ne de olacağına dair tek işaret. Para kurtarılıncaya kadar az uğraşılmadı. Halen daha şaşırırım o paranın nasıl geri geldiğine…

Marmara Ereğlisi’ne gidiyordum… Bir Opel Manta’yla kapıştık… Hırs yapmam için yeterli sebepti bu… Çünkü rallilerde sözü edilen arabaydı Manta… Bende Flash vardı… Bir o geçiyor bir ben… Kelle koltukta kaptırmış ölümüne gidiyorduk ikimiz de… Kendime gelmek için Tekirdağ’a bir iki kilometre kaldı yazılı tabelayı görmem gerekmişti. Öyle hırslanmıştım ki Marmara Ereğlisi’ni geçtiğimi onlarca kilometre sonra ancak fark edebilmiştim. Kazanma hırsı çok fazla kör eder insanı, kilitlendiği hedeften başkasını görmez hale getirir tutsak ettiğini…

Birkaç gün önce gazetede gördüğüm erkeklerin tek elle araba kullanmasıyla ilgili araştırma ilginçti fakat sanki eksik kalmış gibiydi. Erkeklerin tek elle araba kullanmasının kalıtımsal bir nedeni de olamaz mı sorusu takıldı aklıma. Yüzyıllar boyunca at üstünde savaşan avlanan atalarımızdan bize miras kalmış olabilir mi bu davranış? Bir el atın koşumlarında diğeri silaha yapışmış halde dolaşan atalarımızı göz önünde bulundurmak gerekmez mi? At üzerinde olmadıklarında da muhakkak farklı araçlar vardır her bir elde. Kılıç kalkan gibi… Çalışırken de benzeri durum vardır ve çoğunlukla iki el farklı işlevlidir erkeklerde… Tarlada bir el koşumlarda bir el sabanda, örste demir döverken bir elde çekiç bir elde kısaç gibi… Oysa kadınlarda çoğunlukla iki el de aynı işi yapmıştır ve kadınlar için at üstünde olmak, savaşmak pek söz konusu değildi. Erkeklerdeki bu tetikte bulunma hali, diğeri direksiyondayken bir elin viteste durması, silahı tutmaya benzetilebilir mi? Bir el atta, diğeri silahta…

Doğaları gereği, erkek kazanmanın, kadın başarmanın peşindedir… Erkek kazanıp hükümdarlığını sürdürmek, kadın ise başarıp soyu devam ettirmeyi ister… Kazanmakla başarmak arasındaki temel fark budur. İstek yerine hırsı seçmenin yıkıcılığı getireceği de kesin gibidir. Hırsın tutsağı olmuş birinin ya kendine ya da başkalarına zarar vermesi kesin gibidir ve bunun sayısız örneğini görmek için geçmişe öylesine göz atmak bile yeterlidir.

Ve bizler avcıyız… Öne dönüktür gözlerimiz… Doğadaki avcılarda, burun da gözler gibi kulaklar gibi ileri bakar… Tek amacı avlamak olan avcılar, bütün duyularını seferber eder avı için. Oysa bizler zekamız sayesinde bütün duyularımıza ihtiyaç duymayız pek çok şey için. Aşağı dönüktür burun deliklerimiz… Çünkü av için kullanmayız burnumuzu, yiyeceğimize yöneliktir bu duyumuz. Başta gözler olmak üzere burun ve kulakların ne kadar öne dönük olduğu avcılıktaki yeteneğin göstergesidir.

Dört bir yandan gelebilecek avcı tehlikesi yüzünden yandadır av olanların gözleri. Her an avlanabileceklerini bildiklerinden etrafı kolaçan edip dururlar. Oysa avcıların meziyeti hedefe kilitlenmektir. O kadar ki, aynı türde en göze batan farklılıklar, aynı zamanda ne kadar avcı olduğunun da göstergesidir. Avcı olmanın göstergesi sayılan gözlerin ve kulakların daha fazla öne dönüklüğü, en iyi köpeklerde görülür. Kimi köpeklerde gözler ve kulaklar yanlara dönükken, kimilerinde öne bakar. Gözleri kulakları öne bakan köpekten sakınmak gerektiğinin çok kişi farkındadır. Tabii böyle olmayanlardan korkmamak gerektiğinin de…

Yani biz avcıyız, yani saldırganız, yani hırslıyız… Bildiğimiz en yok edici canlı olduğumuzu iyi biliriz… Kazanma hırsına kapılmayıp başarma isteğiyle hareket edenlerimiz olmasaydı çoktan yok etmiştik soyumuzu…

Hırs her düzeydeki insanda, dolayısıyla dahilerde de vardır. “Deha uzun bir sabırdır” diyen Thomas Edison ve çılgın bilim adamı tiplemesine tam anlamıyla uyan Nikola Tesla arasındaki fark buna iyi bir örnektir. Edison buluşlarını pazarlamak için her şeyi yaparken N.Tesla kazanıp kazanmamaya kafa bile yormuyordu. Tek amacı başarmak olan Tesla’nın dehasına o kadar çok şey borçludur ki insanlık… Elektrik ve elektroniğin temelleri onun bulduğu sistemler üzerinde kuruldu geliştirildi ve geliştirilmeye devam ediyor. Oysa T.Edison hep kazanmak istiyordu, kazandı ve buluşlarının hemen hepsi dönemleriyle birlikte bitip kapandı.

Edison’un kazanma hırsını anlatan güzel bir olay vardır ki günümüz hayvanseverlerinin tüylerini diken diken etmeye yeter. Şehir şebekesi için Tesla’nın bulduğu alternatif akımın seçilmesine engel olmak istiyor, doğru akımla işlettiği kendi sistemini kabul ettirmeye çalışıyordu. Bunun için direkler dikip kablolar döşeyerek birkaç sokağı aydınlatması yetmemiş olmalıydı. Alternatif akımın çok tehlikeli olduğunu gösterirse seçilmesine engel olabileceğini düşünüp yakaladığı sokak köpeklerine alternatif akım vererek terki diyar eyletti. Kazanamadı ama bunun nedeni köpekleri kızartmasının tepki görmesi değil, yerleştirmeye çalıştığı doğru akımın olumsuz yanları çokken, Tesla’nın alternatif akımının epeyce üstün özelliğinin bulunmasıydı. T.Edison kendi şebeke sistemini kabul ettirmek için bunları yaparken N.Tesla’nın umurunda bile olmadığından hiç kuşku duymam. Bir zamanlar ücretli elemanı olan Tesla dönüp bakmamıştır bile bu kabul ettirme kapışmasına… Eminim ki, O, çoktan yeni fikirlerinin peşine takılmıştı, yeni yeni “Nasıl başarırım…”larına cevap arıyordu.

Edison kazanıyor, Tesla başarıyordu ve bunu çok güzel belgeleyen bir fotoğraf bıraktı arkasında.

Sandalyeye oturmuş bacak bacak üstüne atmıştır… Etrafından birkaç metre uzunluğunda elektrik şerareleri akmaktadır… Yüzünde ise müthiş bir gülümseme vardır Nikola Tesla’nın.

Akio Morita 2. Dünya savaşının yıkımıyla dümdüz olmuş bir yerden, küllerin yıkıntıların arasından Sony’yi nasıl çıkarttığını anlatır bir solukta okuduğum Made In Sony adlı kitapta.

Geçmiş zaman, doğru hatırlamıyor olabilirim ama yanılmıyorsam yolculuğunun başlangıcı şöyleydi: Çalıştığı fabrika kapanmış işsiz kalmıştır. Evde oturup durmasına daha fazla dayanamayan karısının “Ne oturuyorsun öyle miskin miskin, yapacak şey bulamıyorsan git fabrikanın kapısını süpür…” diye paylamasıyla silkinip savaşın küllerini atar üstünden ve başarmaya başlar.

Sony böyle doğdu diye anlatır Akio Morita…

Başarmıştır ve ödülü de kazanmak olmuştur Bay Sony’nin. Ne oluyor nesli mi tükendi Bay Sony gibilerin? Artık kimseden duyulmuyor başarmak, herkes kazanmak diye tutturmuş, paralanıp duruyor.

Birkaç ay önce Teknoloji TV’de giyilebilir bilgisayarlar üzerinde çalışan firmanın yetkilisiyle konuşan muhabiri görünce pür dikkat kesildim. Şu fondan bu kadar para aldık, bilmem ne kadar kredi kullandık, şu kadar hızlı büyüyoruz diyen firma yetkilisine de, finans dışında ilgi alanı olmadığı izlenimi veren muhabire de fazla katlanamamıştım. Kazanmaktan söz eden sürüyle finans kanalı var, siz adınıza uygun olandan yani konunun teknolojik boyutundan söz edin, yani başardıklarınızı anlatın diye yakınarak değiştirmiştim kanalı. Tüm hevesimin kaçması için birkaç saniye yetmişti. Açtığım kanal Teknoloji TV, konu ise en yeni teknolojilerden biriydi ama işin finansal boyutunu konuşuyorlardı karşımdakiler. Yani başarmaktan değil kazanmaktan söz ediyorlardı…

Dünya öyle bir hale geldi ki kazanmak her şey sayılıyor artık… Bizim Mucitler programının bir bölümüne katılan büyük bir ABD teknoloji firmasının temsilcisi, tanıtımını tamamlamış yarışmacıya “Kaç yıl garanti veriyorsunuz?” diye sorduğunda salonu kaplayan sessizlik hiç gözümün önünden gitmiyor. Allahtan sunucu devreye girip konuyu asıl düzlemine çekmişti yeniden. En başarılı mucidin arandığı programda bir mucit icadından söz ediyor, dev bir firmanın ilgilisi icattaki Dolarizasyonun derdinde. Şaka gibiydi…

Çevresinden şerareler akarken yüzündeki gülümsemeyle sandalyesine kurulmuş Nikola Tesla gibi bir poz veremedikten sonra Dünyayı kazansan ne olacak?


Eyüp Şeker

YA BİLGİN YOKSA

KIRMIZIYI YEŞİLE YEŞİLİ KIRMIZIYA ÇEVİRMEK


Ayar bakan terazinin işe yaramazlığını ortaya çıkartan imalatçı için o tespiti yapması şaşırtıcı sayılmazdı. Zira başka bir nedenle katkı konusuna çok kafa yormuş aylarca çözüm bulmaya çalışmıştı.

İmalat sistemi yüzünden çalıştığı malzemenin üçte birinden fazlası toz ve talaş oluyordu. Bir sonraki sipariş için eritiliyordu bu tozlar ama yeni sipariş aynı ayar ve renkte değilse dönüştürmek sorun yaratıyordu. 14 ayar kırmızı altından kalan talaşlar, yeni sipariş 14 ayar veya 18 ayar yeşil altınsa dönüştürme işinin içinden çıkmanın bilinen bir hesabı yoktu. Zira kırmızı altının %75’i bakır %25’i gümüş… Oysa yeşil altında %75 gümüş %25 bakır olması gerekiyor. Yani tam tersi miktarlar söz konusu ve hurda talaşların içindeki fazla bakır alınamayacağına göre, %25 gümüş miktarını %75 yapmaya yetecek kadar saf altın eklemek gerekiyor. Ne kadar saf altın koyarsam %75 bakırlı alaşımı %75 gümüşlü yapabilirim sorusuna kafa patlatıp durmuştu. İmalatçıların kullandığı ayar yükseltme formülü vardı, fakat katkı oranlarını yükseltmenin değiştirmenin bilinen bir hesabı yoktu…

Çevresinde bu matematik hesabını yapmayı bilen birini bulamadı… Bir liseye veya dershaneye gidip sormayı akıl edememişti… O zamanlar ne internet ne de Google vardı… Üçlü orantıyı bilmiyorsam o zaman ben de tersten hareketle Pi sayısı gibi sabit bir sayı bulurum deyip başladı hesap yapmaya. İçindeki miktarları bildiği alaşımların birbirine oranını bulmaya çalışıyordu. Sabahlara kadar yaptığı hesaplar sonrasında 14 ayar ve 18 ayar için birer sabit sayı bulmayı başardı.

Oturdu Amstrad 128 bilgisayarında bir program yazmaya başladı. Elinde ne program kitabı vardı ne de programlamaya dair en küçük bilgisi… Bilgisayarla tanışmasına vesile olan ve Basic’ten söz edip duran arkadaşından öğreniyordu komutları… Bir de yazılmış programları inceleyerek anlamaya çalışıyordu… Günlerce sabahlara kadar yeşil ekranın karşısında kafa göz yararak ve işinden gücünden edip durduğu arkadaşını zırt pırt telefonla arayarak sonunda yazmayı başardı programı. Eriteceği altınların ayarlarını gümüş bakır oranlarını teker teker girdikten sonra, yapılacak ayarı ve gereken gümüş bakır oranlarını yazıyordu. Eğer katkılarda fazlalık söz konusuysa ne kadar saf altın ilave etmesi ve ne miktarda gümüş ya da bakır eklemesi gerektiğini gösteriyordu bilgisayar.

Bilgisizliğini sabahlara kadar iflahı sökülürcesine hesap yaparak gidermişti. Buna rağmen ortaya çıkardığı yazılım, çektiği eziyetlere fazlasıyla değmişti. Bilgisizliği yüzünden, lise öğrencilerinin kolayca çözebileceği bir matematik probleminin sonucuna çok zor yoldan ulaşabilmişti ve buna benzer durumları program yazarken de yaşamıştı. Bilmediği bir komutla karşılaştığında hep sapa ve uzun yollardan çözüme ulaşmaya çalışıp durmuştu. Sonunda varması gereken yere varıyordu ama canı çıkıyordu. Bilgisiz başın cezasını yine baş çekiyordu. Bir de, bilgisizliğin başarısızlıkta baş etken olduğunu, bilgisiz başın çoğunlukla sonuca ulaşamayacağını çok sağlam şekilde yani yaşayarak öğreniyordu. Bilgisizlikten kaynaklanan çaresizlikleri yaşayıp durmaktan daha iyi ne öğretebilir bilginin değerini?

Çok zor yoldan, kırmızıyı yeşile yeşili kırmızıya çevirmenin kolay yolunu bulmuştu…

İlk kez Amstrad 128 bilgisayarında yazdığı bu programı sonraki Bilgisayarı Atari 512’de yeniden yazdı. Aslında yazdığı programı bugünkü Exell’de hazırlamak birkaç dakikasını almaz insanın. Daha ilginci, ilkel de olsa Exell benzeri bir program vardı Atari’de ama o, formülleri hücrelere yerleştirmek yerine programı yeniden yazmayı yeğlemişti. Başarmanın keyfi her şeye değiyordu.

Hiç farkında bile değildi yaptığının bir ilk olduğunun ve gerçekte ne anlama geldiğinin… Atari’nin temsilciliğindekiler “Bugüne kadar bilgisayarı sizin gibi yoğun kullanan birini görmedik” dediğinde de fazla önemsememişti. Aradan yıllar geçtikten sonra ancak kavrayabildi yaptığının anlamını. Dünyanın en önemli bilgisayarcısının bu programdan çok etkilendiği rivayeti bile ulaşmıştı kendisine.

Onun için önemli olan kırmızıyı yeşil yapmaktı. Bir de bilgisizliğini bilgiye dönüştürmeyi başarmıştı.

Bilgisizlik önemli bir şey daha sağlar: Ne olacak cahil cesaretini… Atari bilgisayarının, disketleri tek taraflı okuyan 360 kilobyte’lık disket sürücüsüne takmıştı kafasını. 360 kilobyte kayıt yapabildiğim disketlerimi 720 kilobyte olarak kullanabilir miyim cinliğine kapılmıştı. Kurnazlıkta zirve yaptığı bir anda “Tıpkı plakların iki yüzünü dinlemek gibi… Neden olmasın? Makine iki yüzü okuyamıyorsa o zaman ben de manyetik bandı plaklar gibi altüst ederim…” deyip girişti… Plastik disket koruyucusunu açıp içindeki yuvarlak manyetik bandı ters çevirme fikrini hemen uygulamaya koymuştu. Plaklarda olduğu gibi diyordu… Açtı disketi ve incelerken jetonu düştü. Sadece disket sürücü iki yüzü de okuyabildiği için kapasite ikiye katlanmıştı. Yani yuvarlak manyetik bant hep aynı yöne dönüyordu. Oysa manyetik bandı alt üst etmek okunma yönünü tersine çevirmek demekti.

Cin fikirliliği gerçeğe toslamış, yanan kırmızıyla durdurulmuştu. Kendisine “Kurnazlığın alemi yok, kırmızıyı yeşil yapmak istiyorsan git 720’lik disket sürücü al…” diyecek kadar aklı vardı.

Hayli enteresan bir konudur disket meselesi. Aradan geçen zamanla PC bilgisayarlar ve 1.44’lük disketler doldurmuştu piyasayı. Herkesin elinde epeyce 720’lik disket vardı ama 1.44’lükler fazlasıyla cazipti. Az şey değildi iki kat kapasite, çaresizce yeni 1.44’lük disketlerden satın alınıyordu. Tanıdık bir bilgisayar programcısı “Ben 720’lik disketleri 1.44’lüğe çevirmenin yolunu buldum. 720’lik disketin sol alt köşesine 4 milimlik bir delik açınca disket okuyucu 1.44’lük kayıt yapıyor” deyince elindeki disketleri incelemeye başladı. Durumu fark etmesi çok sürmedi… Bütün disketlerde sağ dış köşede açılır kapanır kayıt engelleyici delik vardı. 1.44’lük disketin karşı köşesinde sabit bir delik daha varken 720’likte yoktu. Aslında disket sürücüsü bu delik sayesinde takılanın 720’lik mi yoksa 1.44’lük mü olduğunu anlıyordu… İşte bilgisayar programcısı buraya bir delik açmakla 720’likleri 1.44’lük yapmayı keşfetmişti. O zaman dikkatini eski Atari bilgisayarından kalma 360’lık disketleri çekti. 1.44’lükle aralarında hiçbir fiziksel fark olmadığını görünce, Atari’den kalma 360’lıklardan bir taneyi yeni bilgisayarına taktı. Sorunsuzca 1.44’lük olarak kabul edildiğini görmesiyle jetonu düştü… Onca yıldır hep disketlerdeki gelişme olarak sunulanların arasındaki tek fark bir delikten ibaretti. O kadar ki, yeni disket satmak için 360’lıkla 1.44’lük arasında piyasaya sürülen 720’liklerde deliği iptal etmek yetmişti… Aslında yeni nesil disketler değil, okuma hassasiyetleri ikiye katlanmış disket okuyucuları sürüyorlardı piyasaya ama sanki disketlerin kapasitesi artırılmış izlenimi veriyorlardı. Görünüşe bakılırsa içlerindeki manyetik bant aynıydı… Şekilleri şemailleri zaten aynıydı… Sadece disket okuyucular geliştiriliyor, beraberinde disket satabilmek için ya delik açılıyor veya piyasada delikliler varsa yenisinde kapatılıyordu. Tüketim ekonomisine uygundu yapılan… 360’lık delikli, 720’lik deliksiz, 1.44’lük delikli… Belli ki böyle sürüp gidecekti… Allahtan devreye CD’ler girdi de sona erdi bu delikli deliksiz hikayesi…

Disket sürücüler geliştiriliyordu ama zaten yeni sürücü almış olan kullanıcılara disket de satabilmek için halen kullanmakta oldukları disketlere kırmızı yakılıyor ve “İlerlemek istiyorsan yeni disketlerden al” deniyordu. Bir bilgisayar programcısı ise aynı yere delik açmayı akıl ederek kırmızıyı yeşile çevirmişti.

Ataköy 1. Kısım’la 2. Kısım arasındaki büyük göbekli kavşakta sağa dönüşte yayalara yol ver yazılı bir tabela vardır. Bunun nedeni, araçların karşıya geçişine yeşil ışık yandığında trafiği nispeten az olan sağa dönüşe de izin verilip yeşil yanmasıdır ama aynı zamanda sağ yoldaki yaya geçişine de yeşil yanmaktadır. Yerleştirilen o uyarı tabelasıyla sağa dönüş yapan araçların durması ve yayaların geçmesini beklemesi amaçlanmıştır. Yıllardır kullandığım bu yaya geçişinde bugüne kadar durup bekleyen iki ya da üç araca denk geldim. Diğerlerinin hepsi insanların yanından süratle geçip gitmişlerdir. Hem de el kol hareketleri yaparak, sayıp söverek “Ezerim ha…” halleriyle sürtünürcesine… Hiçbir sürücü farkında değildir yayaya yol verin yazılı tabelaların, o yüzden “Kör müsünüz, arabalara yani bize yeşil yanıyor…” halleriyle yayalara köpürmektedirler ve farkında bile değillerdir yayaların karşıya geçmesi için de yeşil yandığının. Başlarını çevirip yaya geçişi ışığına bile bakmazlarken uyarı tabelasını görmeleri mümkün mü? Arabasına kurulmuş ya gözü görmüyor kendisine yanan yeşilden başkasını, ne yayanın yeşilini, ne uyarı tabelasını, ne de kuralları getiriyor aklına. Çünkü geçirmiyor aklının ucundan kendisinden başkasını… Her zaman yayaya yol vermesi gerektiğinin ve “Yayaya yol ver” tabelası olması gerekmediğinin bile farkında değil direksiyona kurulanlar.

Denk geldiğim yol veren o araçlar yabancı plakalıydı. Büyük ihtimalle gurbetçiydiler ve ehliyet alırken öğretilmiş, can yakıcı cezalarla da belletilmişti bu önemli kural. Durup yol vermeleri için Türkçe bilmelerine, o tabelayı okumalarına bile gerek yoktu. Yapması gerekeni yapıyor ve yol veriyorlardı. Bize de öğretiliyor ehliyet alırken ama kimsenin umursadığı yok kuralları, tabelaları, yayaları. Ben kralım diyor direksiyonun başına geçen… Ve hiç aklından geçirmiyor trafik kurallarını… Çünkü ehliyet almaya yarayan bir takım bilgiler sanıyor trafik kurallarını ve unutup gidiyor… O iki üç yabancı aracın sürücüleri dışındakiler, direkte yanan yeşil olsa bile eğer yolda yaya varsa kendilerine hep kırmızı yandığını bilmiyorlardı, ya da bilmek işlerine gelmiyordu.

Bakırköy Taksim dolmuşundayım… Unkapanı Köprüsü’ne yakın bir yerde koşar adımlarla karşıdan karşıya geçmeye çalışan el ele tutuşmuş orta yaşlardaki çifti gören şoför kırık dökük bir dille “Şuraya bak nasıl geçiyorlar… Bunları almayacaksın İstanbul’a…” diye söylenirken hızını bile kesmedi. Sadece “Ezmen mi lazım…” diyebildim. Kuralları hatırlatmanın yarasızlığının farkındaydım, tartışmak da istemiyordum… Sonraları “Belki deli, belki alil, belki geri zekaalı, belki hayattan bıkmış, belki salak, belki çolak, belki can havlinde, belki sağır, belki kör, ezmen mi gerekiyor…” demediğime hep hayıflanmışımdır. Hiç farkında bile değildi yaya karşısında kendisine hep kırmızı yandığının. Nasıl ve ne zaman olursa olsun hak edip hak etmediğine bakmadan hemen şehri sahipleniyor, şehri hak etmeyi, kendisine hep yeşil yakmak sanıyordu. Herkes gibi, hepimiz gibi…

Sekiz on yıl kadar önce “Koyu renk arabalar daha çok kaza yapıyor” diyen Avustralyalı bilginleri duyduğumdan beri kafama takılmıştır “Karşı aracın koyu renk olması bende algılama eksiklikleri yaratabilir, burada sorun yok. Ya benim arabam koyu renkse ve öteye beriye bindirerek çarpışan otoya çevirmişsem? Bunun nasıl bir açıklaması olabilir?” sorusu. Bunun tek açıklaması “Karşıdakiler koyu rengi geç algıladıkları için gelip bana çarpıyorlar” olmamalı diye düşünüyorum. Sahip olduğum arabalara baktığımda üç tane açık renk arabamla hiç kaza yapmamışken, iki koyu rengi yamru yumru yaptığımı görüyorum. Ve bu kazaların tamamı çarpışma değil, duvarlara direklere kapılara sürtmeler hatta çarpmalardı epeyce bir kısmı. Kendime bakarak ortaya koyabildiğim en akla yatkın açıklama: Koyu renk araçlar sadece karşıdakilerin algılamasında sorun yaratmıyor, aynı zamanda kaportalarının koyu bir gölge hissi uyandırması yüzünden kendi sürücülerinin de algılamasında engel oluşturuyorlar. Bir ağaç veya direk siyah arabada daha az dikkat uyandırırken, beyaz kaporta adeta ışıldak veya ayna gibi davranıyor. Kazaya yeşil ışık yakan koyu rengin sırrı bu değilse nedir?

Milyonlarca spermden sadece biri geçiş iznini alabiliyor ve kapağı içeri atar atmaz arkadan gelenlere kırmızı yakılıp hücreye girmelerine izin verilmiyor. Mücadele burada bitmiyor, ardından kromozomların hangi parçalarına yeşil ışık yakılacağına geliyor sıra. Ana babadan gelen kromozomun rastlantısal yarıları birleşip yeni canlıyı oluşturuyor. Yeşil ışığı yakalayan yarılar tamam da, seçimi kaybeden yani kırmızı kartla oyun dışı bırakılan yarılar ne oluyor? Yaşamın özünde yamyamlık mı var? Savaşı kazanıp yeni canlı olması belirlenen, yani yeşil ışık yakılan, daha en başında güçlenmek için kırmızı ışık yakılan diğer yarılarla mı besleniyor?


Eyüp Şeker

NOT: Acılar tazeyken açık olmak zor, ancak yeni acılara ardına kadar açık kapılara katlanmak daha zor. Hep olduğu gibi yine kendimizi kandırmayı seçtik. Hemen bulundu günah keçisi Kara Yolları, irili ufaklı taşlar savrulmaya başladı bir bir ardına. Ardından ortaya çıkartıldı kavşağın şeytanlığı ve başladı şeytan taşlamalar, lanet yağdırmalar… Barış’ın katili kendisidir… Bunu herkes biliyor ama kimsenin işine gelmiyor içindeki suçluyu suçlamak… Kurallara uymayarak kendisiyle birlikte iki kişiyi daha öldürmüştür. Bunu da herkes biliyor fakat kimsenin işine gelmiyor içindeki katili suçlamak. Dürüst olamıyoruz, çünkü dürüst olmamak iliklerimize işlemiş… Ne yapalım ki dürüst olmak yerine suçlu olmayı seçmişiz bir kere. Barış kendisinin ve iki arkadaşının katilidir ama onların katili de bizleriz. Bunu da herkes biliyor… Buna rağmen hiç kimse içindeki katil ortaya çıksın istemiyor. Yetmedi mi, bıkmadık mı katletmekten, yorulmadık mı katilliklerimize bahaneler uydurup durmaktan?

Bu yollar bu kavşaklar birdenbire peydahlanmadı, havadan düşmedi… Mıcırlı hatalı berbat yollar, daha beter kavşaklar bilinmedik şeyler mi? Bütün bunlar bilinmezmiş gibi delicesine araba kullanıldığı yetmiyor sanki bir de hiçbir kural takılmayarak kan gölüne çevriliyor ortalık ve başlıyor olağan şüphelilere giydirmeler, günah keçilerine öfke boşaltmalar, işaret edilen şeytanlara taş yağdırmalar. İçimizdeki ikiyüzlü şeytanı ne zamana kadar böylesine koruyup kollayabileceğiz? Ne olacak yollar düzeltilse, mıcırlar yok edilse, kavşaklara çekidüzen verilse? Yine kan gölüne çevrilemeyecek mi ortalık?

Neyiz biz?

DOĞRU NASIL DOĞRU OLMAZ

KAVRAMLAR NASIL KAVRAMSIZLAŞTIRILIR

Bilim, ihtiyaçlara cevap vermek için doğrudan veya dolaylı olarak sanayiyi besler. İhtiyaç doğrultusunda yapılan bilimsel araştırma geliştirme çalışmaları doğrudan bilimsel destektir. Dolaylı bilimsel desteklerde ise, bilimsel bir buluş akla hiç getirilmeyen alete dönüşebilir. Böyle hallerde dolaylı destek verilmiş olur sanayiye, yani yaşama… CD çalarlara hayat veren lazer ışınını bulan Fransız bilginlerdi ve akıllarından bile geçirmemişlerdi CD çalarları. Japonlar ise “Yaşam içindir bilim…” deyip Fransız lazerini aldılar, CD çalar olarak yaşama sundular.

Bilginin, özellikle de bilimsel bilginin doğru olması, ondan yararlanılarak ortaya çıkartılanın her zaman doğru olacağı anlamına gelmez.

Kapalıçarşı’nın imalatçı hanlarından birindeki ona yakın insanın toplandığı küçük dükkanda Japon malı elektronik kuyumcu terazisinin tanıtımı yapılıyordu. Tanıtımı yapan firma temsilcisinin ağzı kulaklarındaydı… Terazisinin eşsiz özelliğini heyecanla anlatırken öylesine emindi ki kendinden. “Müthiş bir şey… Dünyada tek… Bundan başka altın ayarı bakan terazi yok…” diye sayıp dökerken ayar bakmanın yöntemini anlatıyordu. Arada bir duruyor çevresini sarmış kuyumcuları süzüyordu… Yüzüne iyice yayılmış gülümseme, ayar bakan terazisine ne kadar güvendiğinin işaretiydi.

Sadece teraziyi tanıtan değil, izleyenler de heyecanlıydı. Bunun için haklı gerekçeleri vardı… Ayar tespit laboratuarlarının en hızlısından yarım günde alınabilen analiz sonucunu bekleme derdine son verecek icat karşılarında duruyordu. Laboratuarların kimyasal işlemlerle yaptığı tespitler artık bu muhteşem teraziyle birkaç saniyede gerçekleştirilecekti. Büyük ilgi ve merakla pür dikkat dinliyorlardı anlatılanları. Temsilci kendinden çok emin olsa bile giriştiği bu sınavda başarısız olmasının kuyumculuk sektörünün kapılarının yüzüne kapanması anlamına geldiğini bilmenin huzursuzluğunu yaşıyordu.

Aslında hassas elektronik kuyumcu terazisiydi tanıtılan… İlave parçaları diğerlerinden farkını yaratıyordu… Üzerine yerleştirilen silindir şeklinde bir su kabı ve kabın içinde de tartı yapmayı sağlayan ilave parçaları vardı. Gerekirse bunlar çıkartılabiliyor, sadece terazi olarak kullanılabiliyordu… Çalışma sistemi çok basit olan terazinin iki katı vardı. Bu katlardan biri terazinin saf su doldurulan su kabının içinde, diğeri ise suya temas etmeyecek şekilde dışarıdaydı. Ürün önce dışarıdaki rafa konulup normal şekilde tartılıyor, ardından saf suyun içindeki rafa yerleştirilerek tartılıyordu. Terazinin mikro işlemcisi suyun kaldırma kuvvetinin yarattığı bu ağırlık farkından yola çıkarak altının ayarını hesaplıyordu.

Özetle, birileri çok parlak bir fikir bulup ayar bakan teraziyi üretmişti..! Birisi de bu parlak fikrin ürününü Japonya’dan alıp getirmişti…

Ağzı kulaklarında olan temsilci, önce 14 ayar bir bileziğin ayarına baktı, hemen hemen dörtte bir ayar yüksek çıktı. Bir başkasına baktı, o da yaklaşık üçte bir ayar düşük çıktı. İzleyenler böyle bir şeye hiç ihtimal vermediğinden şaşkınlıkla birbirine bakıyor, hiçbiri bir şey söyleyemiyordu. “Nasıl olur, bu kadar düşük ayarlı olamaz… O kadar yüksek ayar çıkmaması lazım…” itirazları üzerine firma temsilcisi tekrar baktı bileziklerin ayarlarına. Hayır, hata yoktu… İkisi de 14 ayardı ama birinin ayarı düşüktü, yani ayıplı imalattı, diğerinin ayarı ise yüksekti, yani imalatçı gereksiz yere fazla miktarda altın koyup kendisini zarara sokmuştu. Öylece kalakalmış kuyumcuların hiçbiri bir şey söyleyemiyor, firma temsilcisi ise iyiden iyiye omuzları kabarmış fazlasıyla kendinden emin şekilde onları süzüyordu. Adeta mest olmuştu… Ayıplı malı yakalamış, bir anlamda sahtekaarlığı ortaya çıkartmıştı. Tanıtımı izleyen kuyumcular ise şaşkındılar… Anlayamıyorlardı… Binde iki üç gibi farklılıkların anlaşılabilir tarafı vardı ama dörtte bir üçte bir ayar yanlışlık olabileceğini akılları almıyordu.

İzleyenlerin arasındaki gençten bir imalatçı “Bir saniye, bu terazinin doğru ayar bakması imkaansız. Bileziklerde hata yok, yanlış olan bu terazi…” dediğinde herkes ona döndü. “Bu bileziklerin biri kırmızı, yani ayarı düşük çıkan… Diğeri ise yeşil, onun da ayarı yüksek çıktı. Bu çok normal, çünkü kırmızı altında bakır fazladır, yeşilde ise gümüş. Gümüşün özgül ağırlığı bakırdan fazladır. O yüzden yeşil altın, yani gümüşü fazla olan yüksek ayarlı çıkıyor, kırmızı altın da düşük… Bu terazinin doğru ayar bakabilmesi için bütün imalatlar sadece ya kırmızı olmalı, yani altına bakırdan başka şey asla katılmamalı, ya da sadece yeşil olmalı, yani altına gümüşten başka şey asla katılmamalı. Fakat bu imkaansız… Malum çok önemli olsa bile tek mesele altının rengi değil, sertliği yumuşaklığı imalat için çok önemli. Neredeyse her ürünün alaşımları farklıdır… Katkı oranları değiştirilerek üretilecek olana uygun farklı renkler ve sertlikler elde edilir… Hem altın alaşımlarında sadece bakır ve gümüş kullanılmıyor ki, farklı miktarlarda çinko nikel paladyum gibi metallerde katılıyor. Bir de yeni yeni sektöre girmeye başlayan hazır katkı maddeleri var ki bunlarda ne olduğu belli bile değil. Üretici firma sır olarak saklıyor… Özetle bu terazi ayar bakamaz, yani hiç bir işe yaramaz… Gözlerimiz bile bundan daha hassastır ayarı tespit etmekte…” diyerek sözlerini tamamladığında küçük dükkan bayram yerine döndü.

Herkes öyle rahatlamıştı ki, tutulup kalmış diller bir anda çözülmüş kasvet kaybolup gitmişti. Coşkulu tebrikler yağıyordu… Karabasandan uyanmış gibiydiler… Az önceki halinden eser kalmamış firma temsilcisinin yüzü kireç gibi olmuştu, oturabilecek bir yer aradı. Bütün hayalleri tüm geleceği bir anda uçup gitmişti. Kim bilir ne umutlarla getirmişti ayar bakan teraziyi Japonya’dan.

Aslında daha anlaşılmaz olan terazinin üretilme süreciydi. Bu olayın yaşandığı yıllarda elektronik hassas tartı konusu yeni yeni gelişiyordu ve üretecek olanın epeyce ileri teknolojiye sahip olması gerekiyordu. Bilgisayarların yeni yeni yaşamımıza girmeye başladığı o yıllarda Dünyada belli başlı üç beş firma üretebiliyordu elektronik hassas terazileri. Hal böyleyken, yüksek teknolojiye sahip böyle bir fabrikada biri parlak bir fikir ortaya atmış, diğerleri onaylamış ve üretilmesine karar verilmişti. Bütün bu tasarım ve üretim sürecinde hiçbir mühendisin aklına “Altında sabit alaşım mı var, farklı alaşımlarda sonuç ne olur?” gibi sorular gelmemişti. Ve parlak bir fikir diyen onca mühendisin, pek çok üniversite mezununun göremediğini, sıradan bir kuyumcu, lise bilgisiyle hemen yakalamıştı. Sorulsa bir tekinin bile özgül ağırlığını söyleyemezdi ama özgül ağırlığın ne demek olduğunu öğrenmişti lisede ve unutmamıştı.

İşe yaramaz bir alet olduğunu ortaya çıkartan imalatçı atölyesine gidip teller ve teneke parçalarıyla düzeneğin benzerini yaparak kendi elektronik terazisine kurmuştu. Amacı bu yöntemin işe yarar hale getirilip getirilemeyeceğini görmekti. Kesin sonuç almanın mümkün olmadığını biliyordu. Renk farklılıklarını göz ardı etmiş Japon terazisinin bu eksikliği giderilirse gerçeğe daha yakın sonuçlar alınabilir mi sorusuna takılmıştı aklı. Japon terazisi katkıdaki çeşitliği yok saymıştı. Gözleme dayalı renk tespiti hesaplamaya daahil edildiğinde daha sağlıklı sonuç alınabilir mi sorusu hareket noktasıydı. Atari bilgisayarının başına geçip küçük bir program yazdı. Japon terazisinde, dışarıdaki ve su içindeki ağırlık olmak üzere iki veri vardı. Bunlara üçüncü veri olarak rengi, yani tahmini gümüş bakır oranını ekledi. Yeşil %65 gümüş %35 bakır, Kırmızı %25 gümüş %75 bakır, Portakal %55 gümüş %45 bakır, Kayısı %45 gümüş %55 bakır gibi oranları bilgisayar programına ekledi. Ayarı bakılacak parçanın dışarıdaki ve su içindeki ağırlıklarını bilgisayara giriyor, ardından da gözleme dayalı renk değerini, örneğin “Portakal”ı seçiyordu. Japon terazisinden daha yakın sonuçlar elde etmeyi başarmıştı. Buna rağmen güvenilir bir yöntem olmaktan çok uzaktı. Çünkü gümüş ve bakır dışındaki pek çok katkıyı gözlemle kestirmek mümkün değildi. Diğer önemli bir etken de alaşımın yoğunluğuydu. Döküm malzeme süngersi yapısı yüzünden düşük ayarlı çıkarken, haddelenmiş veya çekiçlenmiş malzeme yüksek ayarlı gözüküyordu. Aynı döküm alaşım haddeden geçirilir veya çekiçlenirse ayarı yükseliyordu. Komşularına kendi sunumunu yaptıktan sonra düzeneği kaldırıp atmıştı.

Bilimsel doğrudan yola çıkılmış, doğru olmayana ulaşılmıştı ve sonunda yine doğruyla kesilmişti doğru olmayanın yolu.

Bilim bilimkurguyla da içli dışlıdır. Aslında, bilim ve bilimkurgu birbirinden beslenir demek daha doğru olacaktır. İletişim uydularının mimarı Arthur Clarck buna iyi örnektir. Düşünmüş, düşündüklerini yazıya dökmüş, bilim ve sanayi de bu düşüncesini hayata geçirmiştir.

Yine de tüm zamanların en büyük bilimkurgu yazarının yanına bile yaklaşan olmamıştır bugüne dek. Roket kavramı bile ortada yokken Ay’a göndermiştir insanları, denizaltı adı bile çok çok uzakken, fersah fersah dolaştırmıştır insanları denizler altında. Hatta kuşlardan ve balonlardan başkasının uçamayacağına inanılan yıllarda “Bu kadar da olmaz…” diyen yayıncıların fazla saçma bulup yayınlamaması yüzünden bir kenara atılmış, yakın zamanda rastlantıyla bulunup ortaya çıkartılan romanında, sokaklarında arabalar yerine uçakların gezindiği şehirlerden söz etmiştir. Tıpkı günümüz bilimkurgusunun yıldızı Star Wars’lardaki gibi…

Belli yaşın üstündekiler hemen anlasa da daha küçükler fark edememişlerdir Jules Verne’den söz ettiğimi.

Jules Verne’in gelmiş geçmiş en büyük bilimkurgu yazarı olduğunda hemen herkes hemfikirdir. Yaşıtım olan eski belediye başkanı semtteki küçük parka küçücük bir büstünü yerleştirmişti. Her milletin çirkini vardır… İşte bu türden bir takım Fransız politikacılar, kendi arşivlerindeki belgeleri bile görmezden gelerek, tarihçilere kulaklarını tıkayarak Ermenilere soykırım yaptığımız iftirası atmaya kalkışınca öfkelenen bazı insanlar Jules Verne’in küçük büstünden çıkarttılar hırslarını. Oysa çok önemli bir şeyi atlıyorlardı; O’nun Fransız olmadığını anlayamıyorlardı büstün parktan kaldırılmasını isteyen öfkeli insanlar. Bu dehadan iki satır okumuş birinin, Fransız’dır diyerek O’nu silip atmaya kalkışması mümkün mü? Aksine, böyle bir akıl dışılığı aklının ucundan bile geçirmezken, O’nu yakınlaştırmanın çarelerini arardı. Arzın Merkezine Seyahat’i, Esrarengiz Ada’yı, Ay’a Seyahat’i ve diğerlerini yazan biri artık Tibetlidir, Avustralyalıdır, Şililidir, Türk’tür, İngiliz’dir, Almandır, Kenyalıdır, Beyrutludur, Filistinlidir, Bağdatlıdır ama benim için O en çok Bakırköylüdür… Jules Verne, dehasının eşsiz ürünlerini sergilemeye başladıktan sonra artık Fransız değildir, tüm insanlığın malı olmuştur. O’nun gibi tüm insanlığın malı olmuş dehaların nerede doğduklarına nereli olduklarına nerede yaşadıklarına bakılmaz. Onlar artık her yerlidirler… Çünkü yaptıkları öyle büyüktür ki nereli olduklarının zerre önemi kalmamıştır.

O günlerden beri boş duruyor küçük parktaki küçük kaidesi…

Sanayi, uzun yıllar sonra olsa bile şartlar oluştukça yazdıklarının hepsini birer birer hayata geçirmiştir. Bilim, Jules Verne’den beslenmiştir. Hem de çok fazla…

Eurodisney’de çok etkileyici bir gösteri vardı: Silindir şeklinde büyük bir salona alınan insanların önlerindeki küçük kontrol panelinde üç dilden birini seçmeye yarayan düğmeler, bir de kulaklık asılıydı. Silindir şeklindeki büyük salonun duvarları çepeçevre sinema perdesiyle kaplıydı. Kenardaki yüksek küçük sahneyi andıran kumanda merkezindeki anlatıcı robot, çıkılacak zaman yolculuğunun son hazırlıklarını yapıyordu. Seyirciler bu salona girmekle bir zaman makinesine binmiş oluyorlardı. Işıklar kararınca çepeçevre saran 360 derecelik perdeye yansıtılan görüntüde yaklaşık 150 yıl öncesinin Paris’indeki sanayi fuarı belirdi. Kamera sohbet eden iki insanı yakınlaştırdığında onlara doğru gelen genç bir adamı da göstermeye başladı. Elinde, günümüzün en gelişkin savaş uçaklarına benzeyen bir maket vardı. Genç adam sohbet edenlerden birine elindeki maketi uzatarak “Sn. Jules Verne, ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğunda, maketi alıp incelemeye başlayan Gerard Depardieu’nun oynadığı Jules Verne’in “İmkansız…” diyerek incelediği maketi iade etmesiyle asıl gösteri başladı. Gerard Depardieu’nun oynadığı Jules Verne görüntüsü oradan alınıp seyircilerin de içinde olduğu zaman makinesine bindirildi.

Yolculuk başladı… Önce ilk çağlara gidildi…

Çepeçevre kesintisizce perdeyle kaplı salondaki görüntü çok etkileyiciydi. Salondakiler, kimi kez bir arabayla gittikleri, kimi kez de helikopterle uçtukları duygusunu yaşıyorlardı. Ön taraf yaklaşırken yanlardaki görüntüler arkaya kayıyor, arkadaki görüntü ise uzaklaşıyordu. 360 derecelik görüntüde tam bir bütünlük vardı, en küçük kesinti söz konusu değildi. 360 derecelik silindir perde, büyük aracı çepeçevre kaplayan kocaman pencereler gibiydi. Tarih boyunca teknolojinin nereden nereye geldiğini göstermeyi amaçlayan bu zaman yolculuğundaki insanların dört bir yanı görmek için başlarını çevirmesi veya dönmesi yeterliydi. Jules Verne’le birlikte izleyicilerin de çıkartıldığı eski çağlardan başlatılan yolculuk günümüze, ardından da birkaç yüzyıl sonrasının uçan arabalı şehirlerine kadar sürdü. Nihayetinde alındığı yere bırakılan Jules Verne’in bu kez “İmkansız diye bir şey yoktur…” diyerek maket uçağı genç adama geri vermesiyle gösteri sona eriyordu.

“İmkansız diye bir şey yoktur” demenin Jules Verne’den daha çok yakışacağı birini bulmak mümkün mü?

Ay’a Seyahat dışındaki bütün kitaplarını büyük heyecanla okumuştum. Aralarından en sevdiğim ise Esrarengiz Ada’ydı. Issız bir adada uygarlığı adım adım yapılandırmasından çok etkilendiğim açık. Cağaloğlu’na gidip yeni kitabı var mı diye arardık zaman zaman. Çocuk aklımla “Bu kadar da olmaz…” demiş ve okumamıştım Ay’a Seyahat’i. 1969’un birkaç yıl öncesiydi… Yani Ay’a seyahat hazırlıklarının tüm hızıyla sürdüğü yıllardı… İşte o yıllarda ben saçma bulmuştum büyük sevgi duyduğum Jules Verne’in Ay’a seyahatini.

Matrix’e bilimkurgu diyenleri anlayamıyorum. Bu düşüncemde Jules Verne’in payı çok büyük… Çok mu peşin hükümlü hareket ediyorum, Matrix’e de Ay’a Seyahat muamelesi mi çekiyorum diye düşündüğüm de oluyor ama haksızlık yaptığımı hiç sanmıyorum. Adamlar tutuyor ense köküne benzin pompası gibi bir veri iletişim kablosu sokuyor ve bu bilimkurgu oluyor. İnsan omurgasına bir iğne soksan neler olacağı malumken, sırf görsel etkileyicilik adına bu kadar uçmanın anlamı nedir? Uydudan beyin kontrolü yapıldığının konuşulduğu günümüzde veri aktarımı için benzin pompasını çağrıştıran yüksek gerilim hattı kablosu kılıklı kablolar gerektiğini insanlara göstermeye çalışan kafanın bilimkurgunun içinde ne işi var? Bu bilimkurgu falan değil, düpedüz bilime hakarettir… Zaten bu sahneyi gördüğüm anda terk ediyorum filmi. Ve TV’de defalarca gösterilmesine rağmen hiçbirini sonuna kadar izlemedim. Çünkü Matrix bilimkurgu değil fantastik bir filmdir. Çünkü gerekli yazılım yapılırsa insanlar bu yazılımın oluşturduğu sanal boyuta geçebilir, ölürler öldürülürler diyor film. Öyle, bilgisayarla haşır neşirken kalpten falan gidersin demiyor film, yazılımın içine girince kurşunlarla delik deşik edilirken, sen de başkalarını mermi manyağı yapabilirsin diyor. Bilgisayarın 0 ve 1’lerden oluşmuş komutları arasında at koşturabilen, birbirini delik deşik eden insanları bilimkurgu olarak kabul etmek mümkün mü? En azından benim için imkaansız…

Günümüz teknolojisi sanal gerçeklik kavramını yaşama soktu. Özellikle pilotların astronotların eğitiminde simülatör kullanılması vazgeçilmez hale geldi. Simülatöre girip Uzay İstasyonundaki Mekanik Kol’u veya Boeing 757 kullanmanın, Matrix’teki “Hortumu bağladım mı, internet hatlarından falan gelir bulur delik deşik ederim seni…” kavramıyla uzaktan yakından ilgisi yok.

Muhtemelen, görsel etkileyiciliğin çok önemli olduğu Hollywood işe karışmasa böylesine çekiştirilmeyecek, uzatılarak bu kadar fantezileştirilmeyecekti bilimkurgu kavramı.

Aslında, doğru, en çok gözünü hırs bürümüş politikacılarca doğru olmaktan çıkartılır. Hırs ihtiras öylesine aldırmazlaştırır ki onları, asla görmezler umursamazlar yaptıklarının sonuçlarını, amaçlarının uğruna gözlerini kırpmaksızın feda ettiklerini. Doğrularla atlarlar ortalığa, yanlışa boğarlar dünyayı… Çoğunlukla uzun yıllar sonra ortaya çıkar bu büyük yalanlar, kurulmuş tezgaahlar… İnsanları doğrularla kandırıp yanlışlarına alet etme yöntemi hep kullanılagelmiştir. “Demokrasi özgürlük insanlık götüreceğiz…” kandırmacası ise son yılların en gözde modası. Oysa tek yaptıkları katliam, terör estirmek, insanları kandırıp kışkırtarak birbirine kırdırmak, ortalığı kan ve gözyaşına boğarak doğruları doğru olmaktan çıkartmaktır… En son demokrasi ve özgürlük getirilen Irak’ta 700 binden fazla insan öldü. Kaçan kaçana Ülkeden, kaçamayanları bekleyen akıbet 700 bin rakamını büyütmekten ibaret. Bu türün ortak özellikleri, evlat sevgisini hiç bilmemek veya unutmak ya da kendilerinin dışındakileri hiçe saymaktır. Dolması imkaansız cepleri doldurmak için insanların doğrularını ahlaksızca kullanırlar.

Adını konusunu hiçbir şeyini hatırlamadığım bir filmdeki “Oğlumun beni mutlu ettiği yegaane an doğumundan dokuz ay on gün öncedir” lafını eden belki de politikacıyı oynuyordu. Öyle değilse bile cuk oturduğu açık… Neyse ki hükümleri sonsuza kadar sürmüyor bu türün… Önünde sonunda birileri çıkıp durdurabiliyor gidişi ve doğruları gereken yerlere oturtuyor.

Kalsaydı karar kartlaşmış maymunlara, buruşuk şebeklere, kururdu kökü insanlığın. Ya ters dönerdi yattığı yerde kuramcı ya da dikilir koyardı eserine "Uygar görünüşlü ilkellerden uzak tutulmalıdır" uyarısını.


Eyüp Şeker

BAŞLIKSIZ

HEP SAHİPSİZ
..........
9.3.91

Mayıs'a yakın bir günde yürüyorsun çıplak ayaklarında yeşili hissederek.
Gecenin nemi yeni yeni düşmeye başlamış çimenlerin üzerine.
Hafiften bir üşüme hissiyle ürperiyorsun.
Şaşkınsın, üşüme değilmiş gibi geliyor sana.
Karanlık daha bir koyulaşıyor denize doğru döndüğünde.
Uzaklarda çok uzaklarda hayal meyal seçilen bir ışık görebiliyorsun yalnızca.
Küçük bir tekne belli ki…
Karanlığı mı sahiplenmiş yoksa karanlık mı onu sarmış karar veremiyorsun bir türlü.
Uçsuz bucaksızmış gibi uzanan çayırın sonsuzluğunu bozan deniz de çayır kadar sonsuz duruyor.
O ışık uzaklaşıyor mu yoksa yaklaşıyor mu karar veremiyorsun bir türlü.
Biliyorsun aslında ama o korkular yok mu?
Bırakmıyor yakanı kuruntuların.
Yürümekten mi yoksa düşünmekten mi yorgunluk çıkmıştır üzerine karar veremiyorsun bir türlü.
Uzanıyorsun yeşile sere serpe. Üzerinde bir tek tenin var.
Çimenlerin soğuk ıslaklığı mı titreten seni?
Sarıyor bedenini yeşil, okşuyor tenini...

...........

20.2.91

Hayır mı?
Nasıl istersen.
Zaten ben de intikamımı çok iyi aldım.
Şeysellere giderken almadım yanıma seni.
Muhteşem mavide yüzerken de yoktun yanımda.
Daldığımda o pırıl pırıl suya, yanımda yoktun.
Seyrederken denizin derinliklerini bir başımaydım.
Mercan balıkları etrafında dolaşacak benden başkasını görememenin şaşkınlığını yaşıyorlardı.
Bir başıma uzandım gümüşi kumlara sere serpe.
Yerken leziz balıkları, yudumlarken şarabı,
tadarken çeşit çeşit tropik meyveleri hep yalnızdım.
Akşamın o büyüleyici kızıllığını da tek başıma seyrettim.
Ne güzel tarzanca konuşuyordu servis yapan yerli kız.
Ama bilmiyordu tarzanca dinlemesini.
Söyleyemedim ona bir daha Kleopatra rolünü oynamamasını.
Uyandım.
Çok kötüydü sabah.
Yoktun yanımda.



Eyüp Şeker

BIÇAĞA DÜŞEN OTA SARILIR

B 2’YE BOĞULANIN KOLU YATIRILIR BIÇAK ALTINA


Geçen yıl sağ kolumdaki uyuşma ve oynatmama izin vermeyecek kadar şiddetli ağrı yüzünden doktora gitmek zorunda kalmıştım. Daha önce çektiğim bel ağrısı için verilmiş ilaçları kullanmam işe yarar gibi gözükse de doktora gitme gereğini duymuştum.

Doktor, bilgisayar kullanıcılarının rahatsızlığı dedi ve bir takım tahlillerle, adalelerin durumlarını anlamaya yönelik bir test yaptırdı. Sonuçta; zamanının büyük kısmını bilgisayar başında geçiren, özellikle de fareyle uzun süre çalışanlarda görülen sinir sıkışmasından kaynaklanan bir rahatsızlık deyip, bir romatizma merhemi bir de B vitamini tableti verdi, stres topu ya da aynı işe yarayacak bilek egzersizleri önerdi. Çünkü B vitamini eksikliği sinirlerde rahatsızlığa sebep olur diye eklemişti. Eğer bunlar işe yaramazsa bilekte ameliyat kaçınılmaz diyerek epeyce ciddi bir sorun olduğunu vurgulamıştı.

Uzun yıllardır bilinçsizce vitamin tableti kullanmaktan kaynaklanan sorunlarla bir süredir boğuştuğumu ve bazı vitaminlerin eksikliğinde beliren rahatsızlıkların, aynı vitaminin fazlalığında da ortaya çıktığını öğrendiğimi söyledim. Beni hiç duymadı, duymak bir yana “B vitaminleri suda eridikleri için fazlası suyla birlikte atılır…” derken alaycı ifadeyle bakmakla yetindi… Bir rahatsızlık nedeniyle antibiyotik kullanırken 2 gün Bemiks aldığım için yüzümde yaraya dönüşen koyu lekeler oluştu diye eklemem bir işe yaramayınca “Peki vitamini bir iki gün alırım, sorun çıkarsa keserim…” deyip kurtulmayı yeğledim ama satın bile almadım verdiği vitamini. Çünkü vitamin tabletleri yüzünden vücudum çökmüştü.

Pomadı kullandım ve bu arada “Kol ağrısının ortaya çıkması öncesindeki son haftalarda yaşamımda nasıl değişiklikler yaptım” diye düşünmeye başladım. Vardığım ilk sonuç, dizüstü bilgisayarı masaüstü bilgisayardan daha fazla kullandığımdı. İkisi arasındaki en temel fark masaydı. Masaüstü bilgisayarın özel masası yüzünden klavye özellikle de fare hemen hemen bel hizasındaydı. Oysa dizüstünü ergonomik olmayan normal masada kullanıyordum, ek fareyi de… İlk iş fareyi üzerinde kullanabileceğim bir sehpa ayarlamak oldu. Böylece fareyi kullandığım sağ kolum bel hizasına indi. Bir miktar rahatladım… Bilgisayar başındayken çektiğim ağrıların şiddetinde düşme olmuştu. İşe yarıyor gibiydi ancak sorunun asıl kaynağını bulmadığımın farkındaydım.

Aynı dönemde ikinci önemli değişikliği yiyecek konusunda yapmıştım. Hemen her gün protein özellikle de kırmızı et tüketiyordum. Kahvaltıda bile eksik olmuyordu salam jambon… Et ürünlerini soframın vazgeçilmezi yapmamın nedeni son yıllarda çektiğim eklem ağrılarıydı.

Bu noktada, önceki yıllarda yaşadığım sağlık sorunlarını ve çare arayışlarımı anlatmazsam neden söz etmeye çalıştığım tam anlaşılamayabilir:

Yıllar boyunca çektiğim eklem ağrıları yüzünden gittiğim doktorlar, yapılan tahliller ve sözde tedaviler hiçbir işe yaramamıştı. Çare peşinde gezinirken aldığım bir adet Supradyn tableti sonrasında baldırımda oluşan şişlik dikkatimi çekmişti. Daha önce bu şişliklerin fazla büyümesi yüzünden 3 kez operasyon geçirmiştim. Hem de bir keresinde yumurta büyüklüğünde olan birini yardırmak için tam narkozlu ameliyata girmiştim. İşte başımın belası bu şişliği yeniden görünce yıllardır düşmeyen jeton öyle bir düştü ki, içimde kopardığı gürültüyü anlatamam. Birkaç gün sonra şişlik kendiliğinden indi. Hemen bir tane daha Supradyn aldım. Bingo, aynı şişlik yine karşımdaydı. Yardırıp durduğum o şişlikler vitamin tableti alma alışkanlığımın eseriydi. Kuşku götürmez şekilde ortadaydı bu gerçek.

İlk işim internete girip vitamin etkileriyle ilgili bilgi aramak oldu. Karşıma çıkan sürüyle sayfada gördüklerimi aklım almıyordu. İlkokuldan itibaren öğretilir C vitamini eksikliğinde İskorpit, B vitamini eksikliğinde Beriberi olur, havuç yemek gözlere iyi gelir, bezelyeyi de sofradan eksik etmemek gerekir gibi bilgiler… Yani hemen herkesin az çok fikri vardır belli yiyeceklerden uzak durmanın getirdiği belalarla ilgili… Eksikliklerinde neler olacağıyla epeyce donanmış durumdayız… Tamam da fazlalık durumunda ortaya çıktığı söylenenleri ilk kez duyuyordum. Şişlikler, ciltteki lekeler, sinirsel etkiler, eklem ağrıları, saçlardaki bela kepek kuru pul pul dökülen deri, göz bozuklukları, ışığa hassasiyet… Kuşkuya kapılmadım değil ama açtığım sayfaların hemen hepsinde aynı şeylerden söz ediliyordu. Oysa ben bunlara dair hiçbir şey duymamıştım ve daha da vahimi bu yaşıma kadar hiçbir doktordan fazlalıkla ilgili uyarı almamıştım. Aksine, doktorlar neredeyse her reçeteye vitamin yazmayı adet edinmişler.

Doktorum beni kesip biçiyor şişlikleri yarıp duruyordu ama aklına hiç gelmiyordu vitaminle ilişkisi. İnternette bile dolaşan bu bilgiler mesleki yayınlarında yer almıyor olabilir mi? İmkansız… Ben bile öğrenirken doktorlarım neden “Fazlası suyla atılır…” demeye devam ediyordu? Muhtemelen bilmiyorlar… Tek bildikleri hemen her rahatsızlıkta reçeteye vitamin takviyesi yazmak... İyi geliyor ya, herkes vitamin manyağı yapılmış ya…

Vitamin tabletlerine elimi sürmez oldum şişlikle ilişkiyi tespit ettiğim o günden sonra. Beni yıllarca uğraştıran o şişlikler kesinlikle bir daha ortaya çıkmadı. Fakat dertler bitmemişti, sırada ciltteki yaraya dönüşen lekeler, eklem ağrıları ve ışığa aşrı hassasiyet vardı…

İlk yaptığım iş eklem ağrılarının ve gözlerdeki hassasiyetin sorumlusu A vitamininin güçlü kaynaklarından uzak durmaktı. İşimin zor hatta içinden çıkılmaz olduğunun farkına varmam da çok sürmedi. Çünkü yıllarca bilinçsizce hesapsızca Supradyn yutarak vücudumu vitamine boğmuştum, bütün vitaminlerin fazlalığıyla fazlasıyla yüklüydüm. Cilt sorunları daha önemsiz deyip eklem ağrılarına, monitöre bakarken gözümü kısma derdine öncelik tanıdım, A kaynaklarından mümkün olduğunca uzak durmaya gayret ettim. Sebzelerin çoğunda, beyaz etlerde ve süt ürünlerinde çokça bulunan A vitamininden uzak durmanın neredeyse imkaansız olması yüzünden son çare olarak kırmızı ete yüklendim. Eklem ağrılarım çok azaldı, ışık eskisi kadar yormamaya başladı… Belirgin şekilde rahatlamıştım ama yaklaşmakta olan belanın farkında değildim…

A vitamininden kurtulmaya başladıktan bir iki ay sonra işte bu uyuşma ve ağrılar peydahlandı, başıma bela oldu. Kolumdaki ağrı yüzünden doktora gidişimin öncesine dair özet budur. Umarım konuyu açıklayabilmiş, ne anlatmaya çalıştığımı gözler önüne serebilmişimdir.

Kırmızı ete çok yüklendiğimin farkına vardıktan sonra biraz ders çalışınca et ürünlerinde özellikle de kırmızı ette en çok B2 vitamini bulunduğunu öğrendim. Hemen kestim et ürünlerini… İki ay kadar sıkı şekilde uyguladığım perhiz etkisini gösterdi. Böylece rahatsızlığın ilaçlarla değil yiyeceklerle giderilebileceğini bir kez daha öğrendim. Bu yiyecekle tedavi sürecinde www.besinler.com sitesinden çok yararlandım. Hangi vitaminlerin en güçlü kaynakları hangi besinlerdir, hangileri en az hangi besinde vardır gibi soruların cevabını çoğunlukla bu sitede bulabildim. Vitaminlerin miktarlarını kıyaslayarak kendimden gayet emin şekilde koldaki uyuşma ve ağrıların sorumlusu B 2 vitaminidir diyebiliyorsam bu sitenin katkısı büyüktür. Tabii ki bilimsel değil uyuşma ve ağrıların suçlusu B 2 vitaminidir demem. Ancak yapılacak sağlıklı bilimsel bir çalışmayla kesinleştirilebilir… Ama ben yaşadıklarımdan hareketle en küçük kuşku duymadan B 2 sorumludur bu uyuşma ve ağrılardan diyebiliyorum. Bundan sonrası konuyu bilimselleştirecek olanlara aittir. Sadece, bu dertten muzdarip olanlara, vitaminlere elinizi sürmez belli besinlerden bir süre uzak durursanız zararı olmaz ama sağlınıza kavuşursunuz diyorum. Hepsi bu… Göz ardı edilmemesi gereken açık gerçek: Yiyecek çeşitliliğini sağlamış, normal beslenen birinin vitamin takviyesine ihtiyacı yoktur. Yapılan bütün bilimsel araştırmalarda vitaminlerin ekstra güç sağladığına dair en küçük bilgiye ulaşılamamıştır. Halbuki vitamin fazlalıklarının çok ciddi hatta ölümcül sonuçlar yarattığı reddedilmez şekilde bilinmektedir.

Uyuşma ve ağrılardan hemen hemen kurtuldum sayılır. Arada bir özleme dayanamayıp güçlü B2 kaynaklarından birine fazla yüklenince uyuşma hemen belli ediyor kendini. O dönemdeki gibi aşırı ağrılı olmasa da aslında uzun yıllardır bu uyuşma dikkatimi çekiyordu. Özellikle uyku sırasında kollarımda uyuşma oluyordu ama bunu proteinlere ve özellikle de vitaminlere yormak hiç aklıma gelmiyordu. Neyse, B2 kaynaklarından uzak durmamın sonucunda bu uyuşmalar ağrılar kayboldu. Sadece biraz fazla atıştırınca hemen belli ediyor kendini. Yarım asrı geride bırakmaya eklenen fazlasıyla hareketsiz yaşamın bu rahatsızlıkları çok beslediğini belirtmeye bile gerek yok.

Neyse, bütün bunları anlatmamın ve kafanızı şişirmemin nedeni, doktorların vitamin fazlalığının hiç zararı yokmuş gibi davranmaları, bunu hiç akıllarına getirmemeleri. Özellikle suda eriyen vitaminlerin fazlalığının vücuttan atıldığı bilgisine takılıp kalmalarını, tabletlerin, idrarla atılamayacak miktarlarda fazlalıklar oluşturabileceğini akıllarına getirmemelerini aklın alması mümkün değil. Kolda uyuşma ağrı mı var, B vitamini takviyesi yapalım, bir de gevşetici merhem verelim diyorlar ama “Ya bu uyuşma ve ağrılar B vitamini fazlalığında da ortaya çıkabilir?” sorusu hiç gelmiyor akıllarına. Çünkü bilmiyorlar veya fazlalık etkilerini duymuşlarsa bile böylesine ileri düzeyde rahatsızlıklar yaratabileceğine dair bilgiler henüz ulaşmamış kendilerine. Bilmiyorum, günahı yapanların boynuna, belki de milyarlarca dolarlık ilaç sanayi etkili oluyor kimilerinin bu sessizliklerinde, reçete çiziktirmelerinde.

Sonuçta, zamanımızın büro sakinlerinin hastalığı uyuşma ve ağrılar yüzünden sayısız insan ilaç tedavileriyle egzersizlerle boğuşurken leblebi gibi vitamin yutmaya devam edip fastfood niyetine ne bulursa löpür löpür götürüyor, çikolata keyfi yapıp bira muhabbetlerinde gevşiyor. Bütün gün bilgisayarın başında canı çıkmış ya, vitamin yutmanın çağın belalarından strese iyi geldiğini duymuş ya, çikolata da strese birebir gelir deniyor ya, bira da olmazsa olmazı ya, ameliyat masasına kadar gidecek yolun taşlarını birer birer döşediğinin hiç farkında olmadan devam ediyor. Yetmezmiş gibi, acıyla kıvranırken gittiği doktor da vitamin veriyor. Ne yapacak yutuyor… Neyi mi… Neyi olacak, hapı… Ne yapabilir ki, doktor söylemiş hapı yutmasını… Benimle kafa bulan o doktoru dinleseydim benim sonumun da ameliyat masası olacağından hiç kuşku duymuyorum. Akıllarına hiç gelmiyor fazlalık etkileri…

Diğer taraftan bunun bana özel bir rahatsızlık olmadığı da ortada. Daha birkaç gün önce Power Ball denen icatla kırılan rekordan söz ediyordu TV’ler. Yanlış bilmiyorsam, ağrıyla kıvranan bilgisayar kurbanlarına bilek egzersizi için şiddetle tavsiye edilen bir alet Power Ball. Çok iyi geliyormuş falan deniyor…

Hiç duydunuz mu vitaminin zararlarından söz eden bir doktoru? En fazla “Vitaminler doktor kontrolünde alınmalıdır…” gibi bir uyarı yapılıyor. Hepsi bu işte… Çevrenizde uyuşma ve ağrılardan muzdarip kaç kişi var diye bir bakınır mısınız?

Sözü çok uzattığımın farkındayım ama inanın çok sıkıntılar çektim ve çekmeye devam ediyorum. Oysa sanki böyle bir sorun hiç yokmuş gibi davranılıyor. Kimse ağzına almıyor vitamin fazlalıklarının ölüme varabilecek etkiler yarattığından. Örneğin, kalsiyum fazlalığının kalp sorunlarına sebep olacağı söylenirken, süt ürünlerine düşkün birinin bir de hemen hepsinde kalsiyum bulunan vitamin tableti atıştırma alışkanlığı varsa çok ciddi kalp rahatsızlıkları yaşayabileceğinden neden söz edilmez? Kalsiyum etkisini kendimde o kadar açık olarak görebiliyorum ki. Sabah kahvaltılarındaki peyniri biraz fazla kaçırmamın etkisinin çarpıntı olarak döndüğünü görmek için çok titizlenmem gerekmiyor. Oysa yıllarca bu çarpıntılar için, asıl suçlu sigarayı tek başına sorumlu tutup durmuştum. Şimdi bıraktım sigarayı ve etkinin kaynağını net olarak yakalayabiliyorum. Tam bir fazlalık deposuna dönüştürdüğüm vücudum küçük miktarlara bile tepki veriyor artık.

Tamam, ben iyi kullanmadım vücudumu ama bunun tek suçlusu da ben değilim. Benim gibi olanlar da değil…

Yolun yarısını geride bırakmışsanız, kırmızı beyaz fark etmez, illa da et olsun diyenlerdenseniz, çok fazla hareketli bir yaşamınız yoksa, iyi geliyor halleriyle vitamin tableti yutma alışkanlığınız varsa ve bilgisayar başındayken elinize kolunuza ağrılar giriyorsa, uykuda sağınız solunuz çok sık uyuşuyorsa, gittiğiniz doktor vitamin takviyesi önermişse sakın ola dinlemeyin. Doktorunuza, vitamin fazlalığıyla ilgili duyduklarınızı, yiyecek alışkanlıklarınızı, yaşam biçiminizi anlatın, sizi dinlemezse, alaycı tavırlarla bakıp vitamin takviyesinden dem vurursa “Başım üstüne…” deyin ve çıkın gidin. Bırakın o doktoru o doktorluğuyla baş başa…

Kesinlikle vitamin almayın ve elinizin altındaki bütün vitaminleri çöpe atmak ilk işiniz olsun. Hemen derhal en küçük tereddüde kapılmadan bir an bile gecikmeksizin vejetaryen olun, fakat vejetaryen olacağım derken, güçlü bir B 2 kaynağı olduğunu ıskalayıp sakın ola soya fasulyesine sarılmaya kalkmayın… Eğer vermişse doktor, gevşetici pomadı alın kullanın, o kadar… Bir bir buçuk ay ot yemenin yararını göreceğinizi bilin… İşe yaramazsa yediğim otla kalırım deyin geçin ama asla ve asla vitamin tabletlerine elinizi sürmeyin ve et ürünleri, başta keçi koyun olmak üzere süt ürünleri, çikolata, tahin, bira gibi güçlü B 2 kaynaklarından uzak durun mümkün olduğunca.

Bıçak altına yatmak istemeyen ota sarılmalıdır.


Eyüp Şeker

Vitamin rahatsızlığıyla ilgili notlarımın adresi :

http://abone.superonline.com/~ben/vitamin-notlari.html

İNSAN UNUTUR DOĞA AFFETMEZ

DENİZİN İÇİNE EDEN HAVUZ KEYFİ YAPAR

Büyükçekmece Gürpınar Dereağzı çok bilinen bir yer değildir. Buranın en önemli özelliği sakinliğidir. Çünkü ters sayılabilecek sapa bir burundadır. Çoğunluğu bahçe içindeki müstakil evler, şehre yakın en sakin yörelerden biri olarak kalmasının nedenlerindendir. Artık pek öyle değilse de…

Özetle, bugünlerde şehrin merkezindeymiş izlenimleriyle dairelerin satılmaya çalışıldığı Beylikdüzü’nün alt kısımlarındaki sözünü ettiğim bu yöre, o zamanlar sanki komşu ilin parçası köylük yermiş gibiydi.

B.Çekmece, Kumburgaz ve çok daha ötedeki yerler hengameye boğulmuşken fazlasıyla sakin bir yerdi Gürpınar ve tutup belediye yaptılar. Belediye olur da iş bitiricilik eksik kalır mı? Hele de iş bitiriciliğin köşe dönücülüğün yelkenleri iyice şişirdiği o seksen sonrası yıllarda iş bitirici olmamak mümkün müydü?

İlk kez, başka sefer olmadığı için sabahın köründe Topkapı’dan bindiğimiz külüstür bir otobüsle gitmiştik Gürpınar’a kadar. Ondan sonrası gittikçe daha yakıcılaşan sıcakta ha babam yürümekti… Canımız çıkmıştı o üç dört kilometreyi yürürken… Tamı tamına otuzüç sene önceydi…

Daha sonra bir de bisikletle gitmiştik çılgınlığı hiçe sayan bir çılgınla… Hadi benim üç vitesli kontra pedallı neyse de, bizim çılgının frenleri bile yoktu, çamurluksuz ön tekerleğe basardı ayağını. Yine de fena gitmedi Haramidere’ye kadarki yolculuk ama dün gibi aklımdadır bitmek bilmeyen bağırttıkça bağırtan Devebağırtan. Çıktık o yokuşu… Nasıl çıktık, sormasın kimse… Beylikdüzü’nde rahatladık, daha doğrusu ben rahatladım, çılgın arkadaşımın yaşayacak kaabusu vardı sırada. Beylikdüzü’nden sonrası daha çok iniş… Devebağırtan’ın intikamını alırcasına koy verdik kendimizi Gürpınar yokuşundan aşağı… Benim kontra pedalda fren derdi yoktu, fakat çok geçmeden bizim çılgının başının fena halde belada olduğunu gördük. Bastırdıkça bastırıyor tekerleğe yavaşlayabilmek için ama ne mümkün, aynı hızla devam. Ayakkabısı tutuştu tutuşacak, lastik kokuları yükseliyor, yine de yavaşlayamayınca Gürpınar yerine Büyükçekmece’yi yaptı mecburi istikamet. Haalaa gözümün önündedir yokuş dibinde tam karşıdaki eski taş binaya çarpmamak için yaptıkları, dar açılı sol yola sapmak yerine daha geniş açılı sağ tarafa mecburen dönüşü… Durmuş, birkaç saniye öncesinde “Kesin bindirir, un ufak olur kemikleri, ne kafa kalır ne de göz, bundan hayır gelmez artık…” gibi feci akıbetler uygun gördüğüm çılgının dönüp gelmesini beklemiştim.

İşte böylesine sapa, doğru düzgün sahili ve yolu olmayan, dolayısıyla da sakin bir yerdi Dereağzı. O kadar sapa o kadar kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdi ki, “Yağmur bile yağmıyor, her yeri sel götürse buraya tek damla düşmez” gevezelikleri yapardık kendi aramızda. Bir müddet sonra bizimkiler bir yer alıp ev yapmışlardı.

Bir veya iki katlı müstakil evlerin hepsi bahçe içindeydi. Daha geç gelenler Dereağzı’ndaki kısıtlı bölgede yer bulamayınca yamaçlardaki tarlaları köylülerden satın almaya başlayıp ortalarına evlerini kondurdukları için evler arasındaki mesafeler daha fazlaydı. Çıplak araziye serpiştirilmiş, aralarında epeyce mesafe olan müstakil evlerin her birinin su kuyusu fosseptik çukuru vardı. Bunlar ihtiyacı fazlasıyla karşılıyordu. Zaten apartman kılıklı üç dört katlılar dikilinceye kadar vidanjör kavramıyla tanışmamıştı bu sakin yöre.

Yazlıkçılar arasında sık konuşulurdu köylülerin bir alem olduğu, kafalarının çalışmadığı, yaptıklarını aklın almadığı… Nedeni şuydu: Köye ilk yerleşenler, sonradan gelenlere, damatlara falan, köye uzak sahildeki beğenmedikleri arazileri bırakmışlar. Yazlıkçılık furyasıyla birlikte, beğenmedikleri para etmez gözüyle baktıkları o araziler büyük paralar kazandırmaya başlamış sahiplerine. Köyün erkekleri bozulurmuş, damatların paraya konma durumlarına… Bu hikayeler dilindeydi Gürpınar Dereağzı yazlıkçılarının ve “Bu köylüler bir alem, zengin ettiler damatları…” denmesi bu yüzdendi.

Dereağzı’nın küçük koyunda geçerdi günümüz. Denizin temiz olduğu o günlerde birkaç metre derindeki taş duvarları görmek için dalardık bazen ama pek fazla kafa yormazdık küçük bir suru andıran duvarın neyin nesi olduğuna, suyun dibinde ne aradığına. Dereağzı’nda bir de taş duvarlı küçük bir evin kalıntıları vardı. O tarihlerde 17 Ağustos gibi bir deprem yaşasaydık bilmiyorum aklımıza gelir miydi sarsıntının eseri çöküntüyle denize gömüldüğü, yoksa yine “Heyelan bölgesi…” der geçer miydik, kestirmek güç doğrusu.

Herkes hemfikirdi güzelim deniz kıyısına özellikle de Dereağzı’na sırtını dönmüş köylülerin aptallığı konusunda. Tabii 17 Ağustos’a kadar… Daha doğrusu depremin ardından hepimiz birer deprem, epeyce de jeoloji uzmanı kesilirken geldi aklıma deniz dibindeki ve kıyıdaki eski yerleşimle ilgili o kalıntılar. Ancak deprem sonrası günlerde bir yerlere oturtmaya başladım köylülerin neden denizden uzak durmaya çalıştıklarına dair düşünceleri. Aslında yalnız Gürpınar değil, aynı kıyı boyundaki pek çok eski yerleşim yeri de içerlerdeydi. Muhtemelen Gelibolu’ya kadar aynı durum söz konusu…

Gürpınar Dereağzı’ndaki yerleşim biriminin önceki büyük depremlerden biriyle sulara gömüldüğünü düşünmek için konunun uzmanı veya tarihçi olmaya gerek yok sanırım. Bilemiyorum 1900 başındaki depremlerden birinin mi, yoksa daha eskilerden birinin mi sulara gömdüğünün kayıtlarda olup olmadığını ama şurası açık ki toplumsal bellek kayıtlarından silinip gitmiş oradaki yerleşimin akıbeti… Köylü sahilden uzak duruyor, oradaki tarlaları ekip biçmekle kim uğraşır deyip geçiyor, hiçbirinin de aklına gelmiyordu denize gömülmüş yerler ve bunlara dair hikaayeler. Hiç kimseden duymadım buna dair tek söz. Köye sonradan gelenlere damatlara kötü tarlalar kaldı falan denirken, parayı kapıp zengin olanların ne şanslı olduğu konuşulup duruyordu.

Diğer alternatifi göz ardı etmemek gerekir. Tam bilemiyorum hangi savaşın sonrasındaki mübadeleyle gelen muhacirlerdi köye yerleştirilenler. Büyük ihtimalle 1. Dünya Savaşının tarumar edip savurduklarındandı eski köye yerleşenler. Toplumsal belleklerinde depremle ilgili anılar olanlar ise mübadeleyle terk edip gitmişlerdi evlerini barklarını. Yerlerine yerleştirilenlerin belleklerinde Dereağzı’nın batıp gitmesiyle ilgili herhangi bir bilgi olmaması çok normaldi. Dolayısıyla bugünkü köy sakinlerine hiçbir şey anlatamaz, geçmişin bilgisini aktaramazlardı. Çünkü bilmiyorlardı… Gelenlerin tek yaptıkları kıyıdan çok uzaktaki yüksekçe yerde kurulu köyün evlerine yerleşmek, tarlaları ekip biçmek, kızlarına değersiz buldukları deniz kıyısındaki köye uzak tarlaları vererek, bilmeden damatlarını oğullarından daha zengin yapmaktı. Henüz haberleri yoktu güzellikten anlayan kıyı düşkünü yazlıkçılardan… Öğreneceklerdi… Yazlıkçılar da öğrenecekler…

Aslında benzer durumu Amerika’nın Pasifik sahilleri boyunca görmek mümkün. Kıtanın eski sakinleri deniz kıyısından o kadar korkuyorlardı ki dört beş bin metre yukarılara bile yerleşmişler. Yerlileri, yaşamanın adeta imkaansız sayıldığı yerlere yerleşmeye iten sebep depremle gelen çok büyük felaketler değilse neydi? Yanılıyorsam bir düzelten çıkacaktır… Yerlileri, And Dağlarının tepesindeki Nazca Düzlüklerinde yaşamaya iten istek değil korkuydu büyük ihtimalle. Bildiğim kadarıyla Pasifik kıyısında eski yerleşim birimi neredeyse hiç yok. Yalnızca bizim köylüler değil Amerika’nın aptal(!) yerlileri de uzak duruyorlarmış sahilden ama gelen kurnazlar, en hareketli yerlerin üstüne, en büyük en hareketli yerleşim yerlerini kuruverdiler. Ve şimdi de pür dikkat takibe aldılar izlemeye başladılar azmanlaşmış modern şehirlerin altlarında olup bitenleri.

Yoktu bataklığın ortasındaki Meksiko City’de saz kulübeden başkası, İspanyollar dikti katedrallerin her türde binanın en azmanını. Sonrası malum, Dünyanın en azman şehirlerinden birisi ortaya çıktı… Ve bu azman şehir, birkaç yüz kilometre ötede olan bir depremde, sarsıntı merkezinin yakınındaki yerleşim yerlerinden daha büyük hasar görüyor. Çünkü kurutulmuş göl üzerinde yükseliyor azman binalar. Şimdi ise Pasifik sahiline yerleştirilen algılayıcılarla birkaç saniye öncesinden uyarılmaya çalışılıyor şehrin ahalisi. Ya fayın yanı başındaki Acapulco sahilindekiler ne yapacak? Var mıydı acaba San Fransisko’da birkaç yerli çadırından başkası? O da tepelerde…

Güzelliğin kıymetini bilmez aptal yerliler, kurnaz akıllı güzelliği hemen keşfeden yeniler… Kuşkusuz Dünyanın dört bir yanında geçerli bir durum bu… Toplumsal bellek çok unutkan, jeolojik bellek çok iyi kayıt tutuyor, doğa ise ne unutuyor ne de affediyor…

Neyse, biz yine dönelim Gürpınar’ımıza. Gece yarısında jeneratörlerin birer ikişer kapatılmasıyla böcek ve rüzgar sesinin teslim aldığı Gürpınar’a, Elektrik 80’lerin ortasında su ise beş altı sene sonra gelmişti. Çoğunluğu bahçe içindeki evlere yalnızca elektrik su gelmemiş, komşu olarak dizi dizi siteler, blok blok apartmanlar da gelmeye başlamıştı.

Bu sitelerin ilki ve her şeyin başlangıcı Sunkent’ti. Birbirine bitişik villa pozlarındaki evler küçük araziye itiş tıkış inşa edildikten sonra insanın yok ediciliğiyle tanışmış oldu Gürpınar Dereağzı. Yirmi civarındaki ev için fosseptik çukuru kılıklı bir adet büyük depo yapıldı deniz kenarına ve bir taşma borusuyla hesapta açığa verildi fazla atıklar. Açık dediysem hepi topu otuz kırk metre. Birkaç yıl almadı gübrelenen küçücük Dereağzı koyunun yosunla dolması. Ardından denize girenlerde çeşitli hastalıklar özellikle de cilt rahatsızlıkları başladı. Şikaayetler tartışmalar sonrasında sözde bir arıtma sistemi yaptırdı Sunkent sakinleri. Sistem de sistem hani, hepi topu bir halta yaramaz göstermelik tank… Şikaayetler tartışmalar sürdü ama sonuç alınamadı ve insanlar bölgenin denize girmeye en uygun kumsalı Dereağzı koyundan denize girmeye son verdi.

Sağa sola açığa kayalıklara falan gitmek zordu. Sunkent sakinleri oturup karar verme zamanının geldiğini hissetmiş olmalılar ki yüzme havuzu yaptırmaya soyundular. Haklılar tabii, deniz bitmiş girilemez hale gelmişti, bir şeyler yapmak gerekiyordu. Kısa sürede inşa ettirdiler havuzu, güzel güzel bici bici yapmaya, güneş yağları sürünerek kenarcağızlarındaki şezlonglarında güneşlenmeye başladılar.

Dereağzı sakinleri ise, gelip denizlerinin içine ederek girilmez hale getirdikten sonra kendilerinden başkasının girmesine izin vermedikleri masmavi havuzlarında keyif yapmaya başlayan Sunkent sakinlerini kafaları iyice karışmış şekilde uzaktan izlemeye başladılar.

Denizin içine eden havuz keyfi yapar.

Tamam, diyelim ki o günkü şartlarda engel olunamadı Sunkent’e. Bilinçlenebildik mi? Hiç sanmıyorum…

Üç beş yıl önce sahil yolu yapılacağı söylentisinin duyulmasıyla Dereağzı’ndakilerde bir sevinç bir sevinç, havalara zıplıyor çoğu. “Buna neden seviniyorsunuz. Sahilden yol geçmesiyle buranın en önemli özelliği olan ve azıcık kalmış sakinliği sessizliği kaybolacak. Sahile inmek, kayığa tekneye gitmek mesele haline gelecek. Aksine karşı çıkmak, izin vermemek gerekir” dememin hiç yararı olmamıştı. Herkes “Aman ne güzel, şehre kolay gidip geleceğiz, hatta mülklerimiz değerlenecek” havalarındaydı. Neyse ki yol falan yapılmıyor…

Karadeniz Sahil Yolu yapıldı diye bugünlerde sevinçten havalara uçan Karadenizlilerin isyanlarıyla karşılaşmak kimseyi şaşırtmayacaktır.

Dün bir bugün iki, haberlerden öğreniyoruz şikaayetlerin başladığını. “Böyle otoyol olmaz. Adım başı ışık var, kavşak var, dur kalk dur kalk, illallah dedirtiyor…” diye yakınıyormuş sürücüler. Evlerinin işyerlerinin önünden Çin Seddi misali otoyol geçirilenler ise şaşkın şaşkın bakınmaktalar. Haklılar da, akıllar neredeydi… Mümtaz Soysal hoca ve birçok kişi yıllardan beri karşı görüştekilerin düşüncelerini yazıp duruyor ama ne fayda. Çok sağlam gerekçeleriyle otoyolun içerden geçmesi ve sık bağlantılarla sahil yerleşimlerine ulaşılması gerektiğini ne kadar söyleseler de yararı olmadı. Yani çevre yolu kavramını anlatmaya çalışıyorlardı… Bu yapılanın hem yerleşim birimlerine hem de sürücülere zarar vereceğini ve pek çok sakınca getireceğini anlatmak için çırpınıp durdu pek çok insan. Gözü paradan başka şey görmeyenler, aklı, bilimi ve deneyimi dinlemek yerine yine ceplerin doldurulmasını ve günü kurtarmayı, geleceği görmemeyi seçtikleri için, hep olduğu gibi bedelini yine konu hakkında fazla fikri ve bilgisi olmayan insanlar, yani Karadeniz sakinleri ödeyecek.

Haydi tatile deyip güneye uzanmaya karar vermiştik. Dört kişiydik… Acele etmiyor, denk geldiğimizde çekiyorduk kenara cumburlop deniz yaptıktan sonra devam ediyorduk yola. Akşamüzeri Aliağa’ya gelince “Şurada otel var, hadi burada kalalım, gece kıyıda bir yerde rakı balık yapar sabah yola devam ederiz” demiştik. Önce gidip otele yerleşelim halleriyle danışmaya dayandık. İçimizde en zeki olan benmişim ki, görevli arka taraftan oda vermeye kalkınca, derhal “Deniz gören oda lütfen…” diye atılmıştım. Otel anayol kenarındaydı… Öyle görülmeye değecek bir deniz de yoktu oralarda ve belki de bir kez bile dönüp bakmayacaktım. Tatile gidiyorduk ya, her yerde her şartta görmeliydik denizi. Hesap bu hesap… Gece rakı balık keyfinden döndükten sonra zekaamın başımıza neler sardığını, birkaç metre ötemizden geçen kamyonları otobüsleri sabaha kadar sayarak öğrendik. Kafalar dumanlı olmasına rağmen gözümüzü kırpamamıştık.

Karadenizliler, Karadeniz Otoyoluyla ne çok şey kaybedeceklerini önünde sonunda anlayacaklardır ama çoktan iş işten geçti. Oysa yapmaları gereken İstanbul sahil yoluna bakmaktı. İnsanların çok büyük çoğunluğunun gözü kesmez iki adım ötelerindeki sahile inmeyi. Çünkü çevre yolundan en küçük farkı olmayan arabaların vızır vızır geçtiği üçlü yolu aşmak kolay değildir. Sahildeki parklarda, yeşil alanlarda, sıcak yaz günlerinin en kalabalık zamanlarında bile büyük ihtimalle bu yüzden neredeyse hiç yaşlı insan olmaz. Sakatların yolun karşı tarafına geçmesi ise imkaansızdır. Ancak sağlıklı insanların geçebildiği uzak aralarla yapılmış üst geçitler, ne yaşlılara göredir ne de sakatlara… Çünkü her şey otomobiller içindir, hiç yaya yaşamaz bu diyarlarda. Denize su kenarına düşkün insanın önüne çekilmiş Çin Seddi’dir bu otoyollar.

Hadi diyelim başka çaremiz yok, İstanbul tıka basa dolmuş bir karış boşluğu kalmamış durumda, katlanacağız Yeşilyurt Sirkeci Sahil Yoluna… Oysa Karadenizliler, büyük bir budalalıktan başka şey olmayan bu Çin Seddi’ne izin vermeyip yolun içerden geçmesini sağlayabilirlerdi. Çevre yolu mantığıyla içerden geçirilecek yol, sık aralıklarla hem sahil yerleşimlerine bağlanacak, hem de Karadeniz’le doğru düzgün ilişkisi olmayan İç Anadolu kentlerine bağlantı yolları yapılmasına yarayacaktı. Kulakları tıkalıydı iş bitiricilerin, gözleri bağlanmıştı Karadenizlilerin…

Karadeniz Otoyolu’yla pek çok şey heba edilmesine rağmen içten geçecek bu yol yine de yapılacak, yapılması kaçınılmaz… Çekilenler, kaybedilenler, yitip giden güzellikler, çarçur edilenler kalacak insanların yanına…

Doğa en çok, kendisini en az anlayanı cezalandırır.

Ve Dereağzı’na sıçanlar asla havuza işemezler.



Eyüp Şeker