ODTÜ E-KAĞIDINDAN GAZETE OKUMAK İÇİN SABIRSIZLANMAK

ODTÜ’LÜ BİLİM İNSANLARI GÖRÜNTÜYÜ KATLAYIP CEBE SOKTULAR


ANKARA (AA) - ODTÜ’lü araştırmacılar, katlanabilir özellikteki esnek görüntü cihazlarının yapımında gerekli binlerce rengi tek bir plastik malzemeyle elde eden teknoloji geliştirdi.


“Yeşil renk” oluşturulamadığı için bugüne dek yapılamayan esnek malzemeler için literatürdeki eksiklikleri iki yıl önce tamamlayan araştırmacılar, son çalışmalarını çok daha ileriye taşıyarak “üstün özellikli” tek plastik malzemeyle binlerce tondaki rengi elde etti. Yeni nesil polimer tabanlı malzemeler, maliyetleri düşük organik tabanlı güneş pilleri ile LED yapımında da kullanılacak.

Ekibin başındaki ODTÜ Kimya Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Levent Toppare, görüntü cihazı ekranlarının katlanabilir gibi esneme özelliklerine sahip olabilmesi için her renk için ayrı ve onlarca sayıda polimer değil, geliştirdikleri tek bir polimerin yeterli olacağını söyledi.



http://www.cumhuriyet.com.tr/?PHPSESSID=c2f92cf0cf2a18f70623ea35d0817537&im=em&xl=empopup&em=cu/cumhuriyet/w/c2002.html

Cumhuriyet

.

DAYATMANIN CAZİBESİ

GÜTME LÜTFUNDA BULUNANLARCA GÜZELCE GÜDÜLMEKTİR DEMOKRASİ



Bizi gütme lütfunda bulunanlar giriştikleri işlerin başında plan proje açıklamamakta neden ısrarlılar? Milleti koyun sayılamayan gerçek demokrasilerde işlerin yürüdüğü gibi çıksalar biz koyunların da karşına, “İşte plan, işte proje…” deseler, kuşkular, kafa karışıklıkları ortadan kalkacak, tepkiler en alt düzeye inecek, karşı çıkışlar projeyle sınırlı kalacak.


Ama yapılmıyor…

AKM’nin yenilenmesi projesi ısrarla ortaya çıkartılmadı. Neden?

"AVM yapacağız, kıyısına da salonlar falan konduracağız…" türünden bol cebellezili amaçlar mı gizlenmektedir sadece? Başka işler yok mu? Sanki var gibi gözüküyor.
Bir de başgüdücünün sıkça bahşettiği nutuklarında "Benim valim, benim kaymakamım, benim müdürüm, benim başkanım, benim AVM'em, benim köprüm, benim kültür sarayım, benim yolum …" ifadeleriyle sergilediği tek buyuruculuğunu korumaya çalışması da etkili tabii bu açıklamama tavırlarında.

Bu ikisi dışında amaç yok mu? Sanki var gibi gözüküyor.

“Siz karışmayın, biz yaparız…” davranışının belli bir amaç doğrultusunda sergilendiği belli. İyi de neden?

Bizi gütme lütfunda bulunanların asıl taktiği, karşı çıkan cepheleri, siyasi olsun olmasın her ortamdaki muhalifleri yıldırıp umursamazlığa sürüklemek gibi gözüküyor. Savaş Sanatları’nda vardır; karşı mevziiye sürekli teneke, sopa taş gibi gürültü patırtı çıkartan bir şeyler fırlatıp asla saldırıya geçmeyerek karşıdakilerde 'Saldırı değilmiş, oyalıyor, eğleniyorlar…' düşüncesini iyice pekiştirip gardlarını düşürerek tetikteliği bitirme taktiği. Sonunda hiç saldırı beklemez hale gelince de aniden harekete geçilip karşı cephe ele geçirilir…


Sürekli olarak projelerini önceden açıklamayarak bu tavırlarını kabul ettirmeye, dayatmaya çalışıyor bizi gütme lütfunda bulunanlar. Sonunda da hedefledikleri nihai vuruşu yapmaya soyunduklarında kimsenin sesini çıkartmayacağını umuyorlar. Amaçları bu, yoksa neden en başta açıklanmasın, neden ısrarla gizlensin kültür merkezi veya tiyatro yapım projeleri! Mübarekler sanki gizli füze üssü falan yapacaklar. Projeyi sanatçılar, mimarlar, mühendisler, sanatseverler, gazeteciler merak etmeyecekti de kim edecekti, yağ tacirleriyle, pasta cilacılar mı! Demek ki danteller karşılayamıyor beklentileri, nihai amaç bilinen caminin oldu bittiye getirilerek dikileceğinden kuşkulananlar merakla cevap arıyor. Başgüdücü tek güdücü olduğunu vurgulayacak sayısız ortam buluyor nasılsa, sanatla kültürle ilgili bir iki projede de varsın tek buyurucu olduğunu göstermesin yurdum koyunlarına. Ne olur yani, hiç olmazsa böyle konularda lütfedip esirgesin başgüdücülüğünü yurdum koyunlarından!

Bu alıştırma ve dayatma taktiklerinin arasında asılsız söylentiler yaymak da vardır belki de. Geçen gece bir taksi şoförüne "Neden Taksim Anıtı'nın etrafı paravanla çevrilmiş?" diye sorduğumda, "Polis söyledi, yıkıp cami yapacaklarmış" karşılığını verdi. Büyük ihtimalle kafa bulmuştur polis memuru ama asılsız söylentilerin bilerek yayılabileceği göz ardı edilebilir mi?

En sonunda çıkacak yine başgüdücü "Bunlar var ya bunlar…" diye başlayıp geçerliliğini haalaa koruyan, hatta bugün daha da belirgin hale gelen o günkü itiraz nedenlerini görmezden, göstermezden gelerek " Bunlar var ya bunlar, köprüye de karşı çıkmışlardı, şimdi üstünden geçiyorlar. Camii yapacağımızı bile iddia ettiler…" diye esip gürleyecek.

En başından beri süre gelen plansızlıklar yüzünden iyice çığırından çıkmış trafikte her gün saç baş yolmasına rağmen sorunun gerçek kaynağına inemeyip uyanmamaya devam eden, yaşı yaşanmışları görmüşlüğe gayet müsait bazı sanatçılar da korosuna katılacak “Köprüye de karşı çıkmışlardı…” diye başlayan başgüdücünün nakaratını sahnelerde seslendirecekler.

40 yıl önce köprüye karşı çıkmanın gerekçeleri bütün çıplaklığıyla karşımızda dururken, insanların kafasında günümüz iktidarıyla ilgili pek çok haklı kuşku varken, inşasına karar verilenlere dair plan projelerin açıklanmayışına hiçbir açıklama getirilmezken, kalabalıkların karşısına geçip "Gördünüz işte yapıldı… Hani yapılmazdı…" diye esip savurmak belki çok kişiye, özellikle de politikacılara yakışır ama bir sanatçıya yakışır mı?

"Neden en başında insanların kafasındaki kuşkuları gidermediniz?" tavrını koyması beklenebilir mi "Köprüden geçiyorlar ama…" kafasındakilerden!

Bir bilendir, filden güçlü hafızası vardır denilen Çoban Sülü orada, gidip sorsa ya.

Asılanları bile olsa da "Zap'a köprü yapılsın…" eylemini koyanlardan yaşayanlar anlatıyor, dinlese ya.

“Devlet Planlama Teşkilatı olarak hazırladığımız raporda, şehir bütün olarak planlanıp düzenlenmeden köprü yapılırsa Anadolu Yakası’nın yatak odasına dönüşeceğini belirmiştik” açıklaması o günün yetkilisince yapılıyor, görse ya.

Olmaz, ne de olsa slogan sever yurdum koyunlarıyız. Nemize gerek bilgi, atılan tirat yeter kimine, patlatılan nutuk da fazla kimisine.

Boğaziçi Köprüsü’ne karşı çıkışlardan iki itiraz öne çıkıyordu:

Üniversite gençlerinin başını çektiği grup "Kaynaklar eşit paylaştırılmıyor. Doğu çok ihmal edildi, çok yoksul kaldı. Köprünün öncelikle yapılacağı yer Zap'tır" diye haykırırken, DPT'nin de aralarında bulunduğu bilimsel çevreler "Plansız köprü yapımı trafiği içinden çıkılmaz hale getirecektir. Anadolu yakası yatak odası gibi kullanılırken, Avrupa yakası işyeri konumundadır. Bu durum değiştirilip şehir yeniden doğru planlanmadığı takdirde gelecekte trafik kaosu kaçınılmazdır" diyorlardı. Plan projeyle kaybedecek kadar vakti olmayan oy derdindeki güdücülerin köprünün yapımına karar vermesiyle gençler de gidip Zap'a, sonradan dinamitle havaya uçurulacak köprüyü yapmaya koyuldular.

Geçen zaman ve günümüzün reddedilmez gerçekleri bu iki itirazın ne kadar haklı ve yerinde olduğunu kafamıza kafamıza vurmakta. Doğu'nun durumu ve terör ortada, bu konuda açıklama gereksiz. Trafiğe gelirsek, tam anlamıyla kördüğüm; çözüm için yapılanlar bu kördüğümü artırmaktan başka işe yaramıyor. Çünkü bütünüyle şehir planlanmıyor, “Buraya alt geçit, şuraya tünel yapalım, oradaki yolu genişletelim…” çözümlerinden medet umuluyor. Tabii pansuman bile olamıyor devasa dertlere.

Yetmezmiş gibi, sanki taşıyıcılığı fazla geliyormuş gibi şehrin ana arterine Metrobüs konduruluyor. Aslında metrobüs özellikle bir açıdan çok iyi oldu; görmezden gelinen toplu taşıma ihtiyacı gerçeğinin net şekilde görülmesini sağladı. Yalnızca o güzergaahta değil, daha pek çok tarafta ihtiyaç var gerçek toplu taşıma çözümlerine.

Bütün bunlara rağmen bugün haalaa “Tiz buraya köprü yapıla…” buyruğu vermeye devam ediyor bizi gütme lütfunda bulunan başgüdücü.

O gün plan projeyle kaybedecek vakti olmayan oy derdindeki siyasiler, bugün her zamankinden daha fazla haklılığı ortaya çıkan itirazlara aldırmadan köprüyü hayata geçirdiler. Geçen onca yılda hiçbir şey değişmedi değişmiyor, yine plansız programsız "Tiz köprü yapıla…" buyruğunu veren baş güdücü kentin geleceğini belirlemekte.

Güya planlama merkezi kuruldu ama tenezzül mü edilmedi orada geliştirilen fikirlere, yoksa çalışanlarının bizi gütme lütfunda bulunanlardan az bildikleri mi ortaya çıktı, yoksa güdücülerin kafasına esti ve de kendilerine "Yetimin hakkını yedirmeyiz, dağılın bakayım…" mı dendi belli değil ve büyük tantanalarla açılışı yapılmasına rağmen çalıştırılmadı.

Kaldık mı yine 'Eşek izi yöntemi'ne. Daha garantili denilip yüzyıl öncesinde kaldı sandığımız ‘Eşeği salıp gittiğe yerden yolu geçirme’ yöntemi uygulanacak herhalde. Güzel iş, sal eşeği, geçir izinden yolu. Maaşı tazminatı falan da yok, oy peşinde de değil, arada bir anırsa da gıkı çıkmaz ha babam de babam yürür.

Bu arada “Hani ne oldu planlama daireniz? Neden kapatıldı?” diye sual eyleyenler nedense(!) duvarları buluyorlar karşılarında. Neden acaba!

Ve üçüncü köprü rahatlatır trafiği deniyor. Oysa bilim, akıl ve deneyim, "Bu düşünce kesinlikle doğru değildir, çok ama çok yanlıştır, hatta tamamen yanıltıcıdır. Her yeni köprü, özellikle de yeni bir bölgedeki yeni köprü kendi yükünü getirmekle kalmaz, yarattığı cazibeyle ilave trafik ve yapı yükünü fazlasıyla oluşturur" demektedir. Sen Nehri üzerindeki köprüleri örnek vermek gerçeği saptırmaktan başka şey değildir. Paris ve benzeri kentlerdeki uygulama, her caddeye denk gelen yere köprü yapılarak yolun devamlılığının sağlanmasıdır ve Boğaz'la uzaktan yakından ilgisi yoktur. Zira Boğaz gibi yerlerde tamamen tersi söz konusudur ve köprü, yollarını, binalarını, yerleşim yerlerini yaratmaktadır.

Peki ne olacak?

Ne olacak, metro kurtarıcı gibi gelip çok soluk aldırsa da trafik çok daha beter olacak. Bu kaçınılmaz, tabii eğer metro çok hızlı şekilde yayılıp uzatılmazsa, şehir, planlama çerçevesinde ciddiyetle yapılandırılmazsa.

Eğer bizi gütme lütfunda bulunanların ve de tabii ki başgüdücünün geçmişte söylediği, bilimsel çevrelerin ise hep söyleye geldiği sistem uygulanmaz ve önce metro sistemi iyice yaygınlaştırılmadan 3'üncü köprü inşa edilirse, hele de kuzeydeki oksijen ve yağmur kaynağı bakir alanlara yapılırsa, İstanbul yaşanırlığından çok fazla şey kaybedecek, kemikleşmiş trafik sorunu iyice çözülemez hale gelecektir.

Israrla görülmek istenmiyor araçları taşımanın işe yaramayacağı, insanları taşımak gerektiği.
Bu yakadan yükü alıcı yatırımlar onlarca yıl önce hayata geçirilmeliydi. Örneğin Sabiha Gökçen Havaalanı çok daha uzun yıllar önce yapılmalıydı. Bilim, akıl ve deneyim böyle diyor.

Birkaç yıl öncesine kadar bisiklete binmeye çalışıyor, çoğunlukla Yeşilköy, Florya taraflarına gidiyordum. Bu yolculukların her biri kelle koltukta sayılırdı. Bisiklet yolu zaten söz konusu değil, doğru dürüst yaya kaldırımı bile yok, nereden gideceksin? Uzun yıllar boyunca benim de olduğum gibi direksiyona geçenin kendisini yolların hakimi sanması ve yayaya, bisikletliye, motosikletliye dikkat edip geçiş hakkı tanımayı aklının ucundan geçirmemesi yüzünden yola inmek eceline susamakla eş anlamlı sayıldığından kaldırım diye bırakılan çukurlarla, hendeklerle, açık menfezlerle dolu tuhaf yerlerden gitmek zorunda kalıyordum.

Gelişmiş gelişmemiş bütün uygar ülkelerde bir yaya ayağını yola uzattığı anda bütün otomobillerin zınk diye durması TV'lerimizde eğlenceli gülünesi durum gibi gösteriliyor ama nedense etkili yetkili kimsenin aklına, aslında bizde de böyle olması gerektiği, vakit yitirilmeksizin hayata geçirilmesinin kaçınılmazlığı gelmiyor. Etkili yetkililer de haklı sanırım, nüfus planlaması için gerekiyor otomobillerin sağladığı kan gölü. Hasmını ya da tipini beğenmediğini ya da kaşının üstünde gözü olanı ya da dümenini kilitlemeye kalkanı tabancayla delik deşik edersen müebbet, müsait bir yerde kıstırıp çarparak öteki dünyaya gönderirsen birkaç ay bile yatmadan dışarı. Ya da emniyet şeridinde arızasıyla uğraşanı ya da yaya geçidinde ecelini arayanı ya da kaldırımda yürüyenleri ya da durakta bekleyenleri ya da görevdeki polisleri ya da okuldan çıkan öğrencileri ya da ya da uzar gider bu katliam listesi.

Evden çıkıp arka sokaklardan Ataköy’e gitmek işin en tehlikesiz tarafıydı. Kamping/Halk Plajı köprülü kavşağı alt yoluna ulaşmamla başlıyordu kelle koltuktalılık. Malum otomobil direksiyonundaki bizler, şehir içi yolları hep otoban gibi kullanır, sonra da en merkezi, en kalabalık yerlerdeki çok ölümlü kazaları duyar, sanki o gibi yerlerde hiç gazlamamışız gibi, “Ya orada trafik zor akar, bilmem kaç ölülü bu kaza nasıl olabilmiş! Muhakkak yolu birkaç yüz metre boş bulunca manyak gibi topuklamıştır…” diye şaşar kalırız ya, işte bu reddedilmez gerçeğin yansımalarıyla yüzleşirdim Sahil Yolunda.

Öncelikle bir noktayı belirtmeliyim; Sahil yolunun sağ tarafından, yani gidiş yönündeki kaldırımdan Yeşilköy’e gidilemiyor. Çünkü Hava Harp Okulu karşısındaki köprünün yaya kaldırımları yok. Daha doğrusu köprü korkuluklarıyla çelik yol bariyerleri arasında yürüyerek zar zor geçilebilen yarım metre kadar bir boşluk bırakılmış. Bisikletle geçmek mümkün değil, sırtlayıp geçilirse belki. O da çelik bariyerleri tutan çelik dikmelere dizlerini bacaklarını vura çarpa ancak. Köprüye kadar gelip kalakalınca oraya kadarki kaldırımların berbatlığına bile razı oluyor insan.

Kenti planlayan ve yapılandıranların aklına asla yayalar, bisikletliler gelmiyor. Şehirler, otomobiller ve binalar için ya, insanlar kimin umurunda. Yeni planlar, projeler yapılırken insanın kesinlikle göz önünde bulundurulmadığı tartışılmaz. Bu yüzden yürüyüşü, bisikleti teşvik edici hiçbir şey yapılmıyor. Sadece fantezi eseri gibi duran birtakım mesire alanı gibi yerlerde mostralık yürüyüş ve bisiklet yolları yapılıyor. Kente doğru uzansa bile devamlılığı, sürekliliği söz konusu değil bisiklet yollarının ya da bisiklete, engellilere uygun kaldırımların.

Karşıyı görmedim, duyuyorum bisiklet/yürüyüş yollarını ama zaten kastettiğim öyle yerler değil. Bisikletle Altıyol'dan Kadıköy İskelesine, oradan vapurla Eminönü'ne geçip Tahtakale'deki, Unkapanı'ndaki dükkanına ezilme kaygısı yaşamadan gidebilmekten söz ediyorum. Kast ettiğim kaldırımlar/bisiklet yolları karşıya yapılmışsa bilemem, alkışlarım, bu taraflarda hiçbir yerde söz konusu olmadığını biliyorum. Yurdum koyunlarını Çiroz Plajı'nda, Bostancı sahilinde bisikletle dolaştırmak marifet değildir ve şehir trafiği sorununa zerre katkı yapmaz. İnsan ne zaman Bakırköy'den Zeytinburnu'ndaki veya Laleli'deki işyerine ölüm tehlikesi yaşamadan rahatça gider, o zaman şehirde bisiklet yolu veya hiç olmazsa bisiklete tehlikesizce binilebilen, engellilerin sorunsuzca kullanabildikleri kaldırımlar var derim.

Tabii bununla da bitmiyor, yayalara, bisikletlilere, engellilere saygılı otomobil sürücülerine dönüşmemiz de gerekiyor. Hepimiz iyice farkındayız; her sürücü, yolu sadece kendisinin sandığından boş gördüğünde gazlar, yola inebilecek yayaları veya kenardan kenardan gitmekte olan bisikletliyi hiç aklına getirmez, aldırmaz. Dahası neredeyse haddini bilmezlik olarak algılar otomobil dışındaki yol sakinlerini. Bizler için tek gerçek vardır; yollar otomobiller içindir. Bizi gütme lütfunda bulunanların kafalarının farklı olacağı düşünülebilir mi? Tabii ki hayır. Bu yüzden planlanan ve yapılan her şey otomobiller, binalar düşünülerek tasarlanır, kimsenin aklına insan gelmez. Oysa insanın, yaşamını iyileştirmek ve güzelleştirmek amacıyla geliştirdiği araçlardır otomobiller, binalar, yollar, köprüler, kentler. Geldiğimiz hastalıklı yapıda bu araçlar insanların yaşamını kötüleştirmekten başka sonuç vermemektedirler.

Yanlışlığın araçlardan değil, doğru kullanamamaktan kaynaklandığını anlamadığımız sürece bu sıkıntılar yaşanmaya devam edecektir. Geldiğimiz bu noktada bizler bu araçlar için yaşar haldeyiz, oysa bu araçlar bizler için olmalıydılar. Çünkü bu amaçla tasarlanıp geliştirildiler.

Evdeki kaşığa, çatala, tornavidaya, kanepeye tapınmak aklımızın ucundan geçmez ama arabalarına tapınan yığınlar halindeyiz ve bunlar için bin bir sıkıntıya katlanmaktayız.

Otomobiller her şeyimiz ve her şeyi onlara göre ve onlar için tasarlayıp yapıyoruz. Kaldırımlar adet yerini bulsun diye yapılıyor. Elden gelse kesinlikle yapılmayacaklar. Hele de engelliler için yapıldığı söylenenler "Var mı var" denilmesi için. O güzelim Eskişehir gerçeğine rağmen köklü ve gerçekten işe yarar kaldırımların varlığına inanmak çok zor. Çünkü kafalarımız değişmekten çok uzaklar. Önce kafalar değişmediği sürece de kaldırımlar düzelmez. Yapılsa bile işe yaramaz, amaçları doğrultusunda kullanılmazlar. Önce kafalarımızda yapmalıyız kaldırımları. Örnek verdiğim Hava Harp Okulu karşısındaki kaldırımsız köprüden otomobille sayısız kez geçmeme rağmen farkında değildim ve olamazdım, fark etsem bile umursamazdım. Çünkü yollar otomobiller içindi; böyle olmadığını görmem için yürüyerek veya bisikletle geçmeye kalkışmam gerekiyordu. Aslında şehir dışı gibi duran oralara gitmeye gerek yok, en merkezi yerlerdeki kaldırımlarımızın çoğu felaket durumda.

Hal böyle olunca Halk Plajı köprüsünün altından geçip sahil tarafındaki kaldırımdan gitmeyi yeğliyordum Yeşilköy civarlarına. Bir keresinde Sirkeci’ye gideyim dedim, kelle koltuktalılık neymiş asıl o gün belledim. Gözümü karartıp yola inmeye kalktım, iki dakikada feleğim şaştı, kaldırıma zor attım kendimi. Sağdan soldan ele geçirilen her santimetre otomobil tanrılarına sunulduğundan birçok yerde hemen hiç kaldırım kalmamış. O yürüyüş ve gezi bölgelerine, o yeşillik alanlara aldanmasın kimse, yol boyunca çok yerde kaldırım hiç yoktur ya da cambazlık gerektirecek kadar dardır. Şimdi birileri ayağa fırlayacak "Yüzüne gözüne dursun. Her yerde kaldırım var, ne yok'u…" diye parlayacaktır. Gidip biraz eşelese "Yolda belli genişliği sağlamamız gerekiyordu, o yüzden bazı yerlerde kaldırımları daralttık…" gerçeğiyle yüzleşecektir. Biraz daralttık dediklerinin pek çoğunda 15-20 santimlik bir kaldırım taşı genişliğinde kaldırım kaldığından eminim hiç söz etmeyeceklerdir. Buna kaldırım denir mi! Kim bilir, vardır bir bildikleri ki, diyorlar.

Bizi gütme lütfunda bulunanlar, hiçbir ortamda hiç göz önünde bulundurmadıkları, dolayısıyla da sorunlarına çare ve çözüm üretmedikleri yurdum koyunlarına mı söyleyeceklerdi Kültür Sarayı'nın yerine ne yapacaklarını? Başka işleri mi yok. Onların derdi otomobiller, binalar, hanlar hamamlar, yalılar, villalar, AVM'ler.

Hal böyleyken birtakım projelerden söz edildiğinde itirazlar, karşı çıkışlar daha yaygın, daha güçlü oluyor tabii.

Karşı çıkanlar ve itirazcılar cephesinde de büyük bir yanlış hakim. Her şeye sadece karşı çıkmak, öneri ve çözüm getirmemek vahim bir hata. Bu yaklaşımdaki asıl tehlike, yaptırım gücünü yitirmek, itiraz mekanizmasını işe yaramaz hale getirmektir. Ve zaten yılgınlık, bıkkınlık getirmiş durumda bu "İstemeyiz, dokunamazsınız…" yaklaşımları. Daha kötüsü, gerçek iyi niyetlilerin usanıp kaçmasına, girişimde bulunmaktan uzak durmasına sebep oluyor ve meydan tamamen, yılmak, çekinmek bilmeyen şeytan iş bitiricilere kalıyor itirazlı ortamlar.

Ya da el sürülemediği için tarihi yapılar bir bir yıkılıp gidiyor. Tabii bir de başgüdücü "Kan kusturuyorlar…" halleriyle yargıya bindirme fırsatını ele geçirdiğini düşünüyor.

Hiçbir çözüm getirmez, hiçbir karşı öneri sunmaz, sadece ve sadece karşı çıkarsan, bir gün gelir ne düşüncelerini anlatacak ne de arkanda duracak kimseyi bulamazsın. Oysa her şeyi para olarak görenlerin, gözü paradan başka şey görmeyenlerin, birtakım değer ve kavramları koruyanlarca kontrol edilmesi gerekir. Bu dengenin sağlanması kaçınılmazdır.

Önerecek bir 'Zap'a Köprü'n yoksa, "Yatak odasına döner" diyemiyorsan o anda kazansan bile kaybedilmesine sebep olursun.

Fikir belirtecek bilgiye sahip olmadığımdan konunun bilimsel ve teknik boyutunu bir kenara bırakırsam Kız Kulesi iyi bir örnektir: Eğer yapılıp onarılmasaydı, yani sadece karşı çıkanların dediği olsaydı, bugün orası bir harabeden başka şey değildi.

Yapımına asla göz yumulmaması gereken Park otel ise, ben tek güdücüyüm, yasa da takmam kural da dinlemem diyenlerin yol vermesiyle bir mezbelelik olarak başına kaldı kentin. Spor veya kültür kompleksi ya da istasyon gibi kamu yararına bir yapı olsa hadi neyse, özel mülkiyette bir otel projesi devasa habis bir ur gibi yapıştı kaldı oraya. Demokrasinin gerçekten işlediği bir ülkede kim böyle bir şeye kalkışabilir, kim sokağı bile inşaat alanına katmaya cesaret edebilir! Geçtik yargılanmayı, deli diye hemen tımarhaneye tıkarlar yapmaya kalkışanları, göz yumanları.

Zaten asıl suçlunun yapmaya kalkışanlar değil, kitabına uydurmaya çalışıp yapımına göz yumanlar olduğu tartışılmazdır. Adamını bulsa, kılıfını uydurabilse kim gidip Taksim Meydanı'nın göbeğine ya da Kız Kulesi'nin bitişiğine ya da Ayasofya'nın, Sultanahmet'in karşısına binanın kralını dikmez! Dikmem diyen biraz zor bulunur. Aslında şanslı saymalıyız kendimizi, bunlara kalkışılacak kadar ipin ucu kaçmadı hiç olmazsa diye düşünüyordum ki, dün gece Konstantin'in Sarayı'nın satılığa çıkartıldığını okudum. Kültür Sarayı'na tarihi eser muamelesi yapanlar bu konuda ne yaptılar, neler yapmaktalar bilemiyorum. Ama insan "Oha falan oldum" oluyor yani.

Sistem düzgün çalışsa, denetim ve itiraz mekanizmaları yerinde ve iyi işlese o Park otel mezbeleliği ve yapımları az ya da çok tamamlanabilen kuralsız yasasız nice bina birer hançer gibi saplanabilir miydi kente? Ne yazık ki saplandı…

Sıkıysa git de İsviçre'de yap, inşasına karar verilen yapının projesini gizlemeye kalk bakalım. O saniye "Tükürük yağmuruna nerede tutulsunlar?" referandumu düzenlenir.

Ya kurallar doğru konulur, ya da doğru işletilir. Güdücülerin insafına, keyfine bırakmanın, meydanı çıkar peşindekilere terk etmenin, düzensizlik, kaos ve çirkinlik getirmesi kaçınılmazdır. Zaten yaşanılan da bundan ibarettir.

Daha kötüsü, sistem iyiye gitmesi gerekirken her geçen gün daha da beterleşiyor ve artık projeler bile açıklanmıyor. Şeyden her halde, hızla demokratikleşmektendir. Demokratikleştik ya ne gerek var projelerin açıklanmasına, herkes kendi işine baksın, güdücüler gerekeni ve iyisini yapar di mi yani.

Bu yüzden diyorum ki, gerçek demokrasi, gütme lütfunda bulunanlarca güzelce güdülmektir.


Eyüp ŞEKER



19-25-26-28 Ocak 2010




/*/*/*/*/*/*/





Bülent ÇELİK


http://www2.gazetevatan.com/bulentcelik/


Gazetevatan


.


İNSANLIĞINDAN UTANMAYI UNUTMAK


REZALET !


Haiti'de kurtarılacak Kanadalı bulamayınca ülkelerine döndüler


HAİTİ'ye yardıma gelen Kanadalı ekip, kurtarılacak Kanadalı bulamayınca geldikleri kurtarma ekipmanları ile birlikte Kanada’ya döndü.

Tam teçhizatlı olarak Tahiti'ye gelen Kanadalı kurtarma ekibi, yıkıntıların altında oldukça fazla kazazede olmasına rağmen kazazedelerin arasında Kanada vatandaşı olmadığını öğrenir- öğrenmez, tüm teçhizatları ile birlikte Kanada’ya döndü.

Gitmeden önce kazazedelere “Yardım istiyorsanız gelen yabancı ekiplere yıkıntıların altında yabancı uyruklu insanların olduğunu söyleyin” diyen Kanadalı ekip, depremden sağ çıkan Haitililer'in şaşkın bakışları arasında bölgeyi terk etti.


Engin AKGÜRBÜZ / DHA

http://www9.gazetevatan.com/Rezalet/282202/30/Dunya

Vatan

ÇOK GEN OLMALI GENDEN İÇERİ

KALBİN HAFIZASI VAR MI?


Kalp nakli yapılan hasta, nakilden sonra başlayan abur cubur yeme isteğini araştırınca...

David Waters, organ nakli yapılan hastalarda görülen oldukça sıradışı bir fenomenin son örneği. Trafik kazasında hayatını kaybeden 18 yaşındaki Kaden Delaney'nin kalbi, 24 yaşındaki Waters'a takıldığında, Waters'ın 'Burger Halkaları' adındaki halka şeklinde, hamburger tadındaki cipslere hiç ilgisi yoktu.

Waters, birdenbire bu tür abur cuburlar yemek istemesinin sebebini ancak iki yıl sonra çözebildi.

Kaden'ın ailesi, oğullarının kalbini taşıyan adamı bulmak için iz sürmüş ve kendisine ulaşmışlardı. İki taraf mail yoluyla haberleşmeye başladıktan bir süre sonra, Waters, Kaden'ın ailesine, oğullarının Burger Halkaları'nı sevip sevmediğini sordu.

Cevap oldukça şaşırtıcıydı, zira Kaden, hergün bunlardan yiyordu.

Avustralya'da yaşanan bu vaka, kişisel davranışlarımızla ilgili hafızaya sadece beynin sahip olmadığına dair teoriyi destekliyor.

Bilimadamları, en az 70 belgelenmiş bu vakayı yaşamış organ nakli hastası dosyası olduğunu söylüyor.

Bu örneklerin en meşhurlarından biri de Amerikalı Sonny Graham.

Graham'a, intihar eden Terry Cottle'ın kalbi nakledilmişti.

Nakilden sonra, 1995 yılında Graham, Cottle'ın dul eşi Cheryl ile tanışıp, aşık olup, onunla evlenmişti.

Oniki yıl sonraysa, Graham da gırtlağına dayadığı silahla intihar etmiş, Cheryl'i ikinci kez dul bırakmıştı.

Başka bir örnekteyse, sekiz yaşındaki bir kıza nakledilen, cinayet kurbanı 10 yaşındaki çocuğun kalbi 'katili yakalamıştı'.

Kız, nakilden sonra, organ bağışçısını öldüren adamla ilgili kabuslar görmeye başlamış, polis o zamana dek katili yakalayamasa da, kızın anlattıklarıyla yakalamış ve cinayet itiraf edilmişti.

Jemery Chapman, Uluslararası Organ Nakli Derneği başkanı "Bu tür bir iddianın dayandırılabileceği bilimsel bir kanıt yok. Organ nakilleri etrafında çok fazla öykü dönüyor" diyor.

Ancak diğer araştırmacılar, "hücresel hafıza" olarak adlandırılan fenomenin, sadece kalp nakli yapılanlarla sınırlı olmadığını söylüyor.


http://www.milliyet.com.tr/Yasam/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&KategoriID=17&ArticleID=1177666&Date=24.12.2009&b=Kalbin hafizasi var mi

Milliyet.com.tr

.

HAPI AVUÇ AVUÇ YUTMAK

FOLİK ASİT VİTAMİNLERİNDEKİ TEHLİKE

Her gün yüksek dozda folik asit (folat) içeren vitamin tableti alan kişilerde, kanser ve kalp damar hastalığına yakalanma riskinin yüksek olduğu bildirildi.

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) İç Hastalıkları ve Medikal Onkoloji Uzmanı, Kanser Epidemiyolojisi Bilim Uzmanı Prof. Dr. İsmail Çelik, çok sayıda kişinin doktor tavsiyesi olmaksızın kanserden korunmak veya vücut direncini artırmak amacıyla “bilinçsizce vitamin tabletleri” kullandıklarını söyledi.

Gıdaların bilinçsiz tüketilmesinin yarardan çok zarar verebileceğine, çeşitli organlarda hasara yol açabileceğine ya da kanser başta olmak üzere birçok hastalığın oluşmasına zemin hazırlayabileceğine dikkati çeken Çelik, vitamin takviyelerinin mutlaka hekim bilgisinde kullanılması gerektiğini belirtti.

Çelik, doğal yollarla mevsiminde yenilen sebze ve meyvelerin, gün içerisinde fazla tüketilmesinin de yararlı olmadığına dikkati çekerek, bu gıdaların aşırı tüketilmesi durumunda, vücudun sadece gerekli olan miktarı depoladığını, fazlasını ise attığını, bu nedenle doğal yollarla alınan vitamin fazlalığının önemli bir risk taşımadığını vurguladı.

Prof. Dr. Çelik, ancak vitamin tabletlerinin ciddi sorunlara yol açabileceğini ifade ederek, şu bilgileri verdi:
“Bir vitamin tabletinin içinde, normal bir gıdada olması gerekenden çok miktarda vitamin bulunmaktadır. Bir kişi, bir mandalinadan vücudu için o gün gereken miktarda vitamini alabilirken, bir vitamin tableti aldığında kilolarca mandalina yemiş gibi olur. Doğal yolla aldığında vücut bu miktarı atabilirken, tablet olarak alındığında vitaminler aynı ilaç gibi vücuda dağılıyor. Küçük küçük moleküller olduğundan onu algılayamıyor ve yüksek miktar içerdiği için de ilaç tedavisi olarak kabul ediyor, vücuttan atmıyor ve sürekli yüklüyor. Bu seferde vücutta fazla miktarda biriken vitaminler, yarar değil zarar vermeye başlıyor.”

İsmail Çelik, ACS'nin (American Cancer Society) tanımına göre, “kanserden korunmak için tek ve geçerli beslenme önerisinin, günde en az 5 porsiyon meyve ve sebze içeren, yağdan düşük, lifçe yüksek diyet tüketilmesi ve kırmızı etin haftada birden fazla yenmemesi şeklinde olduğunu” dile getirerek, bunun dışındaki bir beslenme programının ve vitamin takviyesinin zararlı olduğunu kaydetti.

Yiyeceklerden doğal alınan folik asitin kanserden koruyucu etkisi olduğunu vurgulayan Çelik, “Her gün yüksek dozda folik asit içeren vitamin kullanan kişilerde kanser ve kalp damar hastalığı riski yükselmektedir” dedi.

SONUÇLARI YENİ ORTAYA ÇIKTI

Prof. Dr. İsmail Çelik, bazı çalışmalarda folik asitin felç ve kalp hastalığı riskini azalttığı ve kalın bağırsak kanserini engelleyici bulguları nedeniyle ABD, Kanada ve Şili'de un, ekmek ve bunun gibi bazı gıdaların içerisine folik asit eklendiğini söyledi.

Folik asit takviyesinin, ABD'de ilk olarak 1996'da ekmeklere eklendiğini ve uygulamanın 1998'den sonra zorunlu hale geldiğini anlatan Çelik, şunları kaydetti:
“Yapılan incelemeler sonucunda 2 yıllık bir kullanım sürecinin geçmesinin ardından 1998'de ülkede kolon kanserine yakalan kişi sayısında artış tespit edildi. Kanada'da ve Şili'de 2000 yılında kolon kanseri vakalarında artış saptandı. Şili'de de beyaz unun içine zenginleştirilmiş folik asidin eklenmesi uygulaması zorunlu kılındıktan sonra, kolon kanserine yakalanma oranı özellikle 45-64 yaşlarındakilerde 1.5, 64 yaş üstündekilerde 2 kat olarak saptandı.

2009 yılında gıda takviyesi yapılan bu ülkelerde kalın bağırsak ve prostat kanserlerinde yüzde 200'e varan artışlar tespit edildi. 2009 yılının ortalarından itibaren sayıları gittikçe artan çok sayıda bilimsel araştırmada, folik asidin yüksek dozlarının normal hücreler yanında kanser hücrelerinin çoğalmalarını kolaylaştırdıkları ve arttırdıkları ortaya çıktı.”

Çelik, Norveç'te de geniş kapsamlı yapılan bir klinik çalışma sonucunda “Folik asit takviyesi alan erkeklerde prostat kanserine yakalanma oranının 3 kat fazla tespit edildiğini” ifade etti.
Sonuçların başta Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü Dergisi olmak üzere 20'den fazla bilimsel dergide yer aldığını belirten Çelik, konunun bilim adamlarınca tartışıldığını söyledi.

Çelik, sadece hamilelerde folik asit takviyesinin verilmesinin uygun olduğunu ve bunun için endişe duyulmasının gerekli olmadığını da vurgulayarak, “Bu kısa dönemli ve hekim bilgisinde verilmektedir ve kısa kullanım içindir” dedi.

“TÜRKİYE'DEKİ EKMEKLERDE FOLİT ASİT TAKVİYESİ SÖZ KONUSU DEĞİL”

Türkiye Fırıncılar Federasyonu Başkanı Halil İbrahim Balcı da, Türkiye'de üretilen ekmeklerin içerisinde folik asit takviyesi bulunmadığını belirterek, şunları söyledi:
“Türkiye'de üretilen ekmekler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nca 5 Mart 2008 tarihinde yürürlüğe giren ve Resmi Gazete'nin 26807 sayılı ekinde yayımlanan 'Türk Gıda Kodeksi, Ekmek ve Ekmek Çeşitleri Tebliğinde Değişiklik Yapılması Hakkında Tebliğ'e göre imal edilmektedir.

Madde 4, a bendi, aynen şöyledir; 'ekmek, buğday ununa, su, tuz ve maya ilave edilip tekniğine uygun olarak; yoğrulması, şekillendirilmesi, fermantasyona bırakılması ve pişirilmesi ile yapılan üründür. Görüleceği üzere, ekmek yapımında su, tuz ve maya kullanılmaktadır. Ekmeklere ek olarak bir folik asit takviyesi söz konusu değildir.”
A.A


http://www.hurriyet.com.tr/yasasinhayat/13256650.asp?gid=229
Hürriyet

.

DEMOKRATİK TERÖRİZM

ÖZGÜRCE KAN SUNMA HAKKI


Dünyanın en tehlikeli teröristi sayılan bin ladin'den kat be kat fazla insanın ölümünden doğrudan sorumlu değil sanki bu pislik-i muhterem, çıkartıp başlarına taç yapacakmış uçmuş terör ağalarıyla sadık marabaları.

Dayatıyorlar, ısrarla ve ısrarla dayatıyorlar…

Sapıtarak uçmanın zirvelerinde gezinen demokratik terör sözcüleri, "Tabanımız dağa çıkın diyor" diye buyuruyor demokratik demokratik.

Karartmışlar gözlerini, kanla yola getirecekler bizi!

Yeterince bela yaratmadı sanki pislik-i muhterem, baş tacı etmeliymişiz; böyle buyuruyor marabaların sözcülüğünü yaptığını söyleyen demokratik terör ağaları.

Muktedir olma fırsatını ele geçirmiş gibi gözüken bizi gütme lütfunda bulunanlar gaz vererek sunuyor her türlü tepside yol haritalarını: "Açılım da açılım… Açın açın…"

Birkaç slogan, üç beş hamasi laf yetiyor her şeyi anlayıp çözmelerine.

Yaptık oldu, görüyorsunuz oluyor şımarıklığıyla süzmekten de geri durmadılar tepeden baktıklarını sandıklarını.

"Ne oluyor ne? Böyle olmaz, gidişiniz kanadır, gözyaşınadır, bu yanlıştır, durdurun…" uyarılarını yapanlara "Barış düşmanları. Kan ve gözyaşı sevicileri… Analar ağlasın isteyenler…" diye ahlaksızca yüklendiler.

Yaptıklarının tek sonucunu görmediler, görmek için çaba bile harcamadılar.

Çok büyük bir hayalperestlikle cehalete sarılıp açtılar, açtıkça cehalete daha çok sarılıyorlar.

Çaresiz; çarpıyorlar duvarlara, bindiriyorlar kayalara, yanaşıyorlar uçurumlara…

Kaçınılmaz; gördükçe cehaletin bu aleni gerçeklerini, daha da gömülecekler koyu cehaletlere.

Bizi gütme lütfunda bulunanlarla paslaşarak yağdırırken talimatlarını demokratik terör ağalarına, "Gücümü sergileme fırsatı buldum" diye gürlemeye çalışıyor pislik-i muhterem.

El ele vermiş açıyorlar…

Bize mi soracaklardı; açıyorlar ya, sunuyorlar ya, güdüyorlar ya, yetmez mi?..!

Açtılar…

Lanetleri…



Eyüp Şeker


09.12.2009 11:42.

BİTSİN BU ZULÜM !..

PİSLİK'E ÖZGÜRLÜK


Haklıdır ayrık otçular, hem de çok haklıdır netekim: Önce 'Kürt açılımı', ardından 'demokratik açılım' kılıflarıyla sunulan 'pkk açılımı' gereği; vakti zamanında hapishane olan Four Seasons'ta hazırlanacak odaya, pardon hücreye derhal nakledilmelidir pislik-i muhterem.

NOT: Doymadık kana gözyaşına, bir daha bildirin haddimizi bize!


Eyüp ŞEKER


04.12.2009

YALAYARAK YAPIŞMAK, YANAŞARAK SİNMEK, BİLİP İSTEYEREK GÜDÜLMEK

MEDYANIN ÇÖKÜŞÜ YA DA ÇÖKERTİLİŞ…

Dünya Gazeteciler ve Haber Yayıncılar Birliği “endişeli”... Neymiş endişesi?

“Türkiye’de medyaya karşı sindirme kampanyası” var, endişeleri bundan...

Birliğin cüzdanında, 120 ülkenin, 3 bin medya şirketi, 18 bin yayın ve 15 bin internet sitesi var, bayağı kabarık bir cüzdan...

* * *

Medyanın varlığından, yayınlarından, yazılarından gocunanlar her zaman “Ne yapsak ne etsek de şunlardan kurtulsak, kurtulamazsak, hiç olmazsa sustursak” derler.

Nasıl olur bu iş?

İçten ve dıştan iki koldan...

* * *

Dıştan gelenler “beşinci” kol gibi girer, bağımsız gazeteleri ve gazetecileri bir biçimde “ayarlarlar”, istedikleri gibi yayın yaptırırlar.

İkinci Cihan Savaşı başlamadan önce Fransız basını böyle “çökertilmiştir”; 3 milyon tirajlı Paris Soir gazetesinin yazı işleri müdürlerinden “Pierre Lazareff” Alman işgalinden önce Amerika’ya kaçabilmiş, bu çöküşün, çökürtülüşün hikâyesini yazmıştır: “Fransa’da Basın Rezaletleri”

* * *

Lazareff, kitabının önsözünde, “çökürtülüş”ün formülünü çözer:

“1918’e kadar Fransızlar cumhuriyete inanıyorlardı. 1918’den sonra onları cumhuriyetten iğrendirmek, uzaklaştırmak ve yerine ilk dokunuşta dağılıverecek bir demokrasi hayaleti koymak oyununa girişildi. Dışarıdan düşmanların yönettikleri oyun ince ve şeytancaydı, fakat bu oyuna içeride paraları üzerine titreyenler, iktidara susayanlar, bütün çekemezler, kıskançlar, yeteneksizler ve alçaklar kapıldılar.

Ülke yıkıcılarının kullandıkları başlıca silah, basın oldu. Demokratik bir rejimde basın yalan söylerse rejim de ölüme mahkûm olur. Çünkü egemenliğe sahip olan millet eğer doğru haber alamazsa egemenliğini özgürce kullanamaz. Nitekim, Fransız basını baştan başa, o zamana kadar görülmemiş, ancak yenilginin açığa vurduğu bir rezalet derecesine ulaşmıştı.”

Biz göremesek bile, gün gelir Türkiye’de de bir Pierre Lazareff çıkar, Karen Fogg’un “şekerlemeleri”nin tadını “şekercikleri”ne sorar...

* * *

Hitler’in, Almanya’da “demokratik cumhuriyet”i kurmak için iktidara geldiğinde ilk yaptığı işlerden biri “Basın Kanunu”nu değiştirmek oldu; yeni bir kanun çıktı, minicik bir tanım eklendi:

“Gazetecilik kamu mesleğidir.”

Gazeteler, devlet, yani Nazi propagandası yapmak zorundaydı...

Gazetelerin yazı işleri müdürleri her sabah, propaganda bakanı Dr. Goebbels’in huzuruna çıkar ve talimat alırlardı.

* * *

Hitler’in göz koyduğu gazetelerden biri “Vossische Zeitung”du.

Hitler bu gazeteye göz koymuştu, çanına ot tıkayacaktı. Gazete 1704’ten beri çıkıyordu, liberaldi, her görüşten köşe yazarı vardı. Baskı başladı, bazı yazarlar tutuklandı, toplama kamplarına gönderildi, solcu yazarlara hiç aman verilmedi. Baş hedef genel yayın yönetmeni Georg Berhard’dı. Berhard tutuklanacağını, ölüm kampına gönderileceğini anlayınca bir fırsatını bulup Almanya’dan kaçtı.

Sonunda gazete kapandı, kapatıldı.

* * *

Sonra ne oldu?

Gazetenin en büyük ortağı Ullstein ailesinin hisselerini kim aldı bilir misiniz?

Hitler’in başçavuşu Max Amann...

Eski başçavuş, kapanan gazeteleri ölü fiyata alıyor, Nazilerin yayın kuruluşu Eher Celag’a veriyordu.

Hitler’in “yandaş basını” böyle kuruldu.

Sırada Mosse ailesi vardı, onların da Berliner Tageblatt ve diğer gazeteleri, dergileri vardı.

Mosse ailesi uzun süre Nazileri destekledi, sonunda ihtiyaç kalmayınca Hitler onların da üzerini çizdi.

* * *

Soner Yalçın, bu örnekleri bugüne getirir ve der ki:

“Ne ilginç değil mi, bugün Türkiye’de yandaş medyadaki bazı köşe yazarları solcuların köşe yazarı olmasından rahatsızlık duyup gazete patronlarına, bunların işine son verirseniz AKP’yle ilişkileriniz düzelir, diye yazıyorlar! Yetmiyor. Kimi sözde köşe yazarları da solcu yazarları Ergenekon savcılarına hedef gösteriyor; bunları da sorgulayın, diye yazmaktan utanmıyorlar.”(x)

Mehmet Akif de der ki:

“Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar.

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

————————
(x) Bu Dinciler o Müslümanlara Benzemiyor/Doğan Kitap


Hasan PULUR

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1168988&AuthorID=52&Date=03.12.2009


Milliyet

/*/*/*/*/


LAYIK OLMAK!..


Faşizm nedir?..

En kısa tanımıyla sermaye diktasıdır...

Faşizm Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da ortaya çıktı; 1922’de İtalya’da, 1933’te Almanya’da iktidara tırmandı...

Bir noktaya dikkat:

Faşizm Avrupa’da yayılırken kıta ‘Aydınlanma Çağı’nı yaşamıştı...

Ne demekti bu?..

Aydınlanma “aklın inançtan, bilimin dinden bağımsızlaşması” diye tanımlanabilir...

Bir anlamda laiklik demektir.

*

Avrupa’da faşist rejimler yıkılınca yerine nasıl düzenler kuruldu?..

Dinci (şeriatçı) rejimler mi toplumları ele geçirdi?..

Hayır!..

Çünkü Avrupa ‘Bilimsel Devrim’le birlikte ‘Rönesans’ı ve ‘Aydınlanma Devrimi’ni yaşamış, Hıristiyan şeriatını siyasal yaşamda tarihe gömmüştü...

Hıristiyanlık dünyasında geçmiş yüzyıllarda gerçekleşen bu tarihsel olaydan İslam coğrafyası -Türkiye dışında- bugün bile uzak yaşamaktadır.

‘Laik faşizm’ olabilir...

Bu durumda faşizm yıkıldığı zaman toplum demokrasiye kavuşur...

Birinci Dünya Savaşı ertesinde Avrupa’da kurulan faşist rejimler yıkılınca kıta -Aydınlanma’yı yaşadığı için- demokrasiye geçti...

Batı’da dinci rejimlere dönüşülmedi.

*

Avrupa’da tarihe gömülmüş bulunan Aydınlanma kavgası Türkiye’de güncel...

Bugün ülkemiz ne durumda?..

Takıyyeci bir parti iktidarda...
AKP dincilik savaşımı veriyor...

Batı’da, daha somut deyişle Avrupa’da, böyle bir durum, tehdit, tehlike var mı?..

Avrupa’daki çok partili rejimlerde ‘dinci-laik partiler’ -Erbakan’ın SP’sini işin içine katın- birbirinin seçeneği (ya da alternatifi) mi?..

Bugün Türkiye’de yaşanan olaylara doğru ve sağlıklı “teşhis’’ koyabilmek için önce aradaki ‘farkı fark etmek’ gerekir.

İnsanlık ya da uygarlık açısından çok önemli olan Türkiye’deki bu fark ne Avrupa’nın bilincindedir, ne de Amerika’nın umurundadır.

*

Faşizm bir siyasal sorundur..

Demokrasi problemidir...

Ama ‘laik-dinci’ çatışması bir uygarlık davasıdır...

‘Kemalist Devrim’ bir siyaset konusu değildir...

‘Atatürkçülük’, uygarlığa erişmek için gerçekleşmesi kaçınılmaz bir aşama içeriğini taşır...

Avrupa’da üniversite ‘aklın inançtan, bilimin dinden bağımsızlaşması’ ile kurulabilmiştir;
Türkiye’de 1933 Üniversite Reformu bu amaçla yapıldı...

Bugünkü takıyyeci iktidarın üniversiteye karşı savaşımının anlamı ne?..

*

Takıyyeci iktidar akla ve bilime dayalı üniversiteleri medreseleştirmek istiyor...

Bu kavgayı da hiç gizlemeden yürütüyor...

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde yaşanan olay bu kavganın en çarpıcı ve utanç verici sayfalarından biridir...

Bu kavgada üniversite genel sekreteryasından Enver Arpalı intihar etti, Rektör Yücel Aşkın hapishanelere ve hastanelere düşürüldü...

Bu kavganın tarih, Bilimsel Devrim, Aydınlanma ve Atatürkçülük kapsamında ne olduğunu bilmeyen, kavgayı kazanmaya layık değildir.


İlhan SELÇUK

(6 Ocak 2006 tarihli yazısı)

http://www.cumhuriyet.com.tr/?PHPSESSID=c712ebf5762c743b6d16fdb521e4967c&im=em&xl=empopup&em=cu/cumhuriyet/w/c0207.html

Cumhuriyet

.