KARADELİKLER MADDEYİ YUTUYORSA!


Karadelikler maddeyi emip karanlık enerjiye çeviriyorsa ve buna karşılık gelecek şekilde yeni madde oluşturan bir mekanizma da yoksa, evrenin ne kadar ömrü kaldığını anlamak için madde miktarına bakmak yeterli değil midir?

Formül işlerinden çakmam etmem, hazır fırsatı yakalamışken bir formülüm olsun bari:

ey / 100 * mm = kö


ey = Evrenin Yaşı

mm = Madde Miktarı

= Kalan Ömür


Yanılıyor muyum, şu anki evrenin yüzde 5’i maddeden oluşmuyor muydu? Bu durumda 1 milyar yıldan az, 700 milyon yıl kadar ömrü kalmış demektir. Vay be, eceli gelmiş desenize.

Tabii eğer başlangıçta evren tamamen maddeden oluşmuşsa ve süreç içinde dönüşüm gerçekleşiyorsa geçerli… Büyük patlamayla oluşanlar arasında karanlık enerji ve kara madde de varsa gitti benim caanım formül.

Kader utansın, bu hayatta bir formülüm bile olmıcak mı ya!

Offf offf, ben doğarken ölmüşüm, batsın bu evren…



                    Eyüp Şeker

NOT: Bana bakın astrofizikçiler, sakın ola kıllık yapayım demeyin. Kalkıp “Büyük Patlamada oluşanlar arasında kara madde de karanlık enerji de vardı” açıklamaları yapıp benim caanım formülü heder etmeyin, kafa atarım bak.







KARANLIK ENERJİ



Yavaşlaması gerekirken genişlemesinin hızlanması, Evrenin üçte ikisini oluşturan karanlık enerjinin çekim gücüne bağlanıyor ve kütle çekimlerine üstün gelen bu çekimin, Evrenin sonunu getireceği düşünülüyor.

Karanlık enerjinin bariz fazlalığına ve güçlü çekim gücüne nasıl bir açıklama getiriliyor bilmiyorum ama bu sorunun zamanıdır sanırım:

Evrenin çok büyük kısmını oluşturan karanlık enerji karadeliklerle ilişkili olabilir mi?

Başka şekilde soracak olursak; karanlık enerji karadeliklerden mi geliyor?

Veya; karadelikler, karanlık enerji pompalama jeneratörleri mi?

Örneklemek gerekirse; katı veya sıvılar patladığında ortaya çıkan gazların genişlemesiyle etkisine aldıklarını da çekip savurmasına benzetilebilir karadeliklerde olanlar.

Buradan hareketle; içine çektiği maddeleri karanlık enerjiye ve kara maddeye dönüştürdüğü düşünülebilir mi?   

Böylece; karadeliklerin emdikleri de, Evrenin genişlemesi de bir zemine oturmaya başlamaz mı?


Eyüp Şeker


ÖLÜMSÜZLÜK MEKANİZMASI



Genetikteki gelişmelere baktığımızda sonsuz yaşamın sırlarının elde edileceğini, insanın ölümsüzlüğe erişeceğini düşünmek gerekiyor.

Oysa bu durum yaradılışa aykırı... Mikrosundan makrosuna her şeyin bir sonlandırma mekanizması var. Özetle, içinde yer aldığımız evrendeki her şey sürekli yok olmaya, yeni oluşumlara zemin hazırlamaya kurgulu.

Her şeyin ölümlü olduğu bir evrende insan ölümsüz olabilir mi? Başka bir evrene geçmediği sürece bu imkansız?

Bu çelişkili durumun bir açıklaması olmalı.

Ya sandığımız gibi olmadığını ve ölümsüzlüğü imkansızlaştıran genin, yüksek ihtimalle de büyük bir gen bloğunun varlığı öğrenilecektir, ya da ölümsüzlüğe erişen insan, yaşam bulduğu ortamlarının sona ermesiyle ölümlü tutulacaktır. Yani, ölümsüzlüğe erişse bile yaşayacak yeri ve yerleri yok olacaktır.

Sonlandırıcı bu iki mekanizmadan başka olasılık var mı bilmiyorum ama çok açık şekilde biliyoruz ki, hiçbir şey sonsuza kadar süremez bu evrende.

Ve insan bir ölümlüdür.

Ölümsüzlüğü imkansız kılan mekanizma ya bedende ya evrende. Hangisinde?


Eyüp Şeker


EVDE BALIK PİŞİRME SORUNSALINI ÇÖZÜMSELLEME DURUMSALI

             
            Yalnızca şahsım için değil, pek çok kişi için beladır sanırım evde balık pişirme faaliyetleri. İşte bu sorunsala bir çözüm geliştirdim yıllar önce. Daha sonra bir iki yerde ‘Folyoda balık’ ilanı gözüme ilişecek, aklın yolunun bir olduğuna inancım iyice güçlenecekti.

            Yemek işlerine bulaşan herkes bilir, balık pişirmek derttir, hem de büyük derttir. Izgara neyse de, tava yapmak, öf ki ne öf... Mutfak batar, bulaşık kıyamet.

İşin bir de satın alma boyutumsusu var. Palamut lüfer gibilerde satın alma sorunsalı yok, temizletirsin gözüne kestirdiğin büyüklüktekini, afiyetle götürürsün. Amma ve lakin tek kişisin, bir oturuşta 1 kg hamsiyi, istavriti, tekiri yiyecek halin yok, en çoğu yarısını indirebilirsin mideye. “Usta şuradan 300 gram hamsi temizlesene” dediğinde, kafana huniyi yerleştirip süpürgeyle kovalarlar.

Aldın 1 kg, yarısını indirdin mideye, kalanları buzluğa atsan, canın çektiğinde çözülmelerini beklemek ayrı dert…

Ne etçez peki, yemicek miyiz denizin kuru fasulyelerini! Ne demek, öyle bir yicez ki!

Nasıl mı, şöyle:

Ayıklatırsın 1 kg hamsiyi, geçersin mutfağa. Önce kaça böleceğine karar verirsin, ardından çıkartırsın alüminyum folyoyla pişirme kağıdını.

Buraya dikkat; alüminyum erken bunama yaptığından balıkları folyoya değil pişirme kağıdına dizeceksiniz. 150 yaşına kadar yaşayacağımdan, erken yaşta, yani seksende yüzde bunamak istemiyorum. Bu konuda çok hassasım yani. Şakayı bir kenara bırakalım en iyisi, fırın kağıdı hem daha sağlıklı hem de yapışmıyor, bir de folyo gibi çabucak delinmediğinden akıp sızmalar engelleniyor. Yüzgeç saldırılarına karşı da zırh yani...

Yaptığım şu; balıkları yerleştireceğim yüzeyin iki katı boyunda kestiğim folyonun üstüne fırın kağıdını koyup balıkları diziyorum, folyonun boşta kalan diğer yarısını defter gibi üstüne katlıyorum. Ardından açık kalan 3 kenarı katlayarak kapatıyorum. İşlem bitmiştir.

Örneğin palamut; ortadan ikiye böldürüyorum, birini düz birini ters olarak yan yana koyup folyoyu kapatıyorum. Hepsi bu.

Lüfer, babadır ilişilmez, fazla iriyse en çoğu kuyruk yüzgecini kestirirsin, gövdeyi çaprazlama yatırır, kapatırsın folyo zarfı.

Denizin kuru fasulyelerine gelirsek: Diyelim 1 kg hamsi aldık, 3 öğün yapacağız. 3 tane folyolu pişirme kağıdını hazır edersin, hamsileri dizersin güzelce, gerektiğini düşünürsen hafif zeytinyağı gezdirdikten sonra kapatır, zarf haline getirirsin.

Bir tanesi o gün indirilecek mideye, kalan ikisini sonraya bırakacaksın ya, koyarsın naylon poşete, atarsın buzluğa. Canın çektiğinde çıkartır, atarsın tost makinesinin üstüne. Evet, yanlış duymadınız, tost makinesi ama son dönemlerde doğrudan çeviri hatasıyla kast edilen ekmek kızartma makinesi değil kesinlikle. Bildiğimiz tost makinesi, kaşarlı, sucuklu, yengen muhabbeti hani. Son günlerde filmlerde belgesellerde bildiğimiz ekmek kızartıcısını ısrarla tost makinesi yapanlara kafa atmak istiyor insan. Filmde karşınızda işte, görmüyor musunuz, nesi tost makinesi! Sizi gidi kafa atılasıcalar sizi.

Evet ne diyorduk, tost makinesinde pişiriyorum ama her çeşit ızgarada pişirilebilir tabii ki. Akıp sızma ihtimaline karşı tost makinesi boyutuna uygun folyodan yaptığım bir tepsinin içine koyuyorum balık zarfını ki, tost makinesi temizliğiyle uğraşmayayım, akan sızan folyo tepside kalsın, başka yer kirlenmesin.

Önce yüzüstü yerleştirip 10-15 dakika sonra alt üst ederek çeviriyorum balık zarfını ve bir kürdanla 2-3 delik açıyorum ki, şiştiğinde zarf patlamasın, içerdeki buhar kaçmasın, balıklar kurumasın. Balığına göre bu durumda 20-30 dakika daha pişirmek yetiyor. Deneyimlerle öğrendiğim sürelerin bitimine doğru folyoyu biraz aralayıp pişme durumuna göz atıyor, sürdürüp sürdürmemeye karar veriyorum. Tabii ızgaradan ızgaraya fark edeceğini unutmamak gerekiyor. Buzluktan çıkanla taze olanın pişme sürelerinin farklı olacağını da…

Ondan sonrası mideye indirmece...

Bu yöntemin en iyi yönlerinden biri, pişirme aşamalarında kesinlikle elin balığa değmiyor, ilk günkü zarflama işlemleri sırasında olup bitiyor bütün pasaklı işler. Zarfladıktan sonra tek yapman gereken, buzluktan çıkartıp ızgaraya yerleştirmekten, kestirdiğin süresi gelince de alt üst edip 2-3 delik açmaktan ibaret.

Bu alt üst etme işlemi, balık zarfı şişmeye başlamadan hemen önce yapılmazsa, şişen zarf içinde karışıp tortop olabiliyor balıklar.

Şimdilerde hasret kaldık, lüferin bol olduğu yıllarda 7-8 tane alıp zarflayarak buzluğa atmışlığım çoktur. Canın çektiğinde ızgaranın üstüne atmak müthiş keyiflidir…

Bir konuyu daha detaylandırmak gerekiyor sanırım. Folyo genişliği 30 cm, pişirme kağıdınınki 37 cm. Ne etçez, nasıl uydurucaz? Kolay, birini enine, birini boyuna kullanacağız.

Şöyle:

Pişirme kağıdının boyunu, folyonun eninden 2-3 cm daha kısa şekilde keseceğiz önce. Ardından folyonun boyunu, pişirme kağıdının eninden 2-3 cm uzun keseceğiz. Folyonun fırın kağıdından büyük olması sebepsiz değil, kenarlardan taşan kısımlar katlama payları. Kağıt boyutunda olsaydı folyo, katlanmazdı, çünkü kağıt kıllık yapıyor, sen katladıkça açılıyor, katlanmamakta direniyor. Çaktınız köfteyi di mi!

Bundan sonrası balıkları dizme faslı. Fırın kağıdının yarısını kaplayacak şekilde yerleştiriyoruz balıkları, tuzu yağı tamam edeceksek ediyoruz, sonra kağıdın diğer yarısını üzerine kapatıp folyonun kenarlarını katlıyoruz. Böylece tamamen kapatılmış bir zarfımız oluyor. Kenarları önce bir kez katlıyoruz, katladığımızın yarısını kendi üstüne bir daha katlıyoruz ki, mühürlensin, hemen açılmasın.

Evet budur işte, akmadan kokmadan bulaşmadan balık yemenin yöntemi.

Bütün bunlardan sonra diyorum ki, kafaya takılan durumsallara çözümseller geliştirmesek, sorunsallarla dolu bu komik ve aptal dünya hiç çekilmez.


Eyüp Şeker













CEBELLEZİİSTAN


Görünüş şu: Bağış ve rüşvet kurumsallaşmış durumda. Kurumsallaşsa yine iyi, resmileşmiş ve fazlasıyla doğallaşmış.

Rüşveti kapan, bağışları toplayan, parti havuzuna gerekli miktarı attıktan sonra kimse karışmıyor, kimse dönüp bakmıyor ne yaptığına. Ondan sonra gelsin Ferrari’ler, jipler, humerlar, yalılar, dubleksler, tripleksler, yazlıklar, yatlar katlar, pırlantalar, çantalar, şallar, kat kat giysiler.  

Eee bu paraların harcanması gerekiyor, harcanıyor da. Aşırı lüks markalar mallarını satamasalar gelip bu ülkede bir bir peşi sıra mağaza açarlar mı? Kazanıyorlar ki geliyorlar. Gelsinler, kim ne der.

Mesele, böylesine kazandıranlar kimlerdir meselesidir, kaynağı nedir oluk oluk akıtılan bu paraların meselesidir. Bir yandan işsizlik büyümeye devam ederken, ortalarda yatırım falan gözükmezken, bu paraların nerelerden geldiği meselesi önemli meseledir.

Ne “Duraktaki türbanlıya çamur sıçratan jipteki türbanlıya bak” tepkilerinin her çevrede gittikçe artması yersizdir, ne piyasalara fazlasıyla aşina yılların ekonomistlerinin şaşkınlıkla “Bu mağazalardan kim alışveriş ediyor?” diye sorması boşunadır, ne de Prada başkan yardımcısı Sebastian Suhl’ün “İstanbul lüksün yeni başkenti” lafını etmesi laf olsun diyedir.

Alışverişlere, kimin nasıl yaşadığına kimsenin lafı olamaz, olmamalı da ama ölçüsüzce harcanan bu paraların nasıl kazanıldığı, ne şekilde elde edildiği, karışılması gereken bir konudur aklı başında ülkelerde. Fakat burası cebelleziistan.

Yapılandırılan sisteme yanaşıp yapışmış birine bağlanmış boru arada sırada kazara patlayıp cebellezi edilenler ortalığa saçılmasa, hiçbir şey görüp öğreneceğimiz yok. Görüyoruz da ne oluyor sanki, anında örtüler serilip etten duvarlar örülüveriyor her şeyin önüne. Görüp göreceğimiz o kadarla kalıyor.

Ve dönmeye devam ediyor çarklar, yapılıyor ballı ballı ihaleler, yaratılıyor olmaz denilen fırsatlar,  akıyor döşenmiş oluklardan oluk oluk paralar.

Yanaşan götürüyor, götüren yanaşıyor, burası cebelleziistan.

Durmak yok, yola devam!

Yaşasın cebelleziistan.


          Eyüp Şeker



ZORLUK DERECESİ, “HAZIR ÇORBA”


Pazı sarmasıyla uğraşmak istemeyen ne yapar?

Kendi payıma konuşabilirim; pazı yemeği yapar.

Pazı yemeği nasıl yapılır bilmiyorum, araştırmadım da… Pazılar bana, ben pazılara, tren görmüş durumsalında bakarken ürettiğim bir çözüm pazı yemeğinden kast ettiğim.

Tarifi veriyorum, hazır mısınız!

Pazıları doğrar hazır edersin.

Birazcık zeytinyağında soğanları kavurma faslı, sarımsak falan, bir iki de domates, biraz salça… Birkaç yüz gram da dana kuşbaşı, eklenen bir miktar su çekinceye kadar pişirme durumları falan filan… Bildiğimiz sebze yemekleri ön hazırlıkları işte. Bu aşamayı geçtik mi geçtik.

Şimdi büyülü katkıya geliyoruz; 1 kutu haşlanmış barbunya fasulye konservesi. Evet, bu mudur, budur büyülü malzeme… ‘Pazı barbunyalar diyarında’ yani.

Malum, pazı çabucak piştiğinden, fasulyeler önceden haşlanmazsa keyifsiz durumsallarla karşılaşmak kaçınılmazdır. Yoksa, ya pazılar püre olacaktır ya da fasulyeler sapan taşı, etler de lastik fabrikasına ham madde... Bu açıklama da neyin nesi, gereksiz lüzumsuz işgüzarlık falan diyene kafa atarım bak. Demek ki, var bir şeyler, yaşamdan ders çıkartmışlığımız falan var, di mi yani. Ve de iyilik yapasım, birileri ders çıkartmadan öğrense fena mı olur diyesim gelmiş. Kapayın çenenizi.

Haşlama faslıyla uğraşmak istemeyen ne yapar, konserve haşlanmışını alır. İşte bu kadar...

Sonracıma, doğranmış pazıları da ekle, aklına esen bir şeyler daha varsa doldur hepsini tencereye, suyunu ekle, pul biberini tuzunu tamam et, bırak pişsin.

Sonra boşalt, indir mideye.

Gerçekten tavsiye ederim, iyi bir sebze yemeği ve lezzetine diyecek yok.

Farkındayım, pek de pratik olmadığının...

Zorluk derecesini hazır çorbadan yukarı çeken tek aşama, pazıları yıkayıp doğrama faslı. Ispanak gibi, taze fasulye gibi pazının da dondurulmuşu satılsa, hazır çorba bile zor kalır bunun yanında ya. Di mi ama. Fark edeceğini sanmıyorum ya, lezzetten birazcık daha ödün vereyim dersen, domates suyu veya rendesi kullanıp domates doğramaktan da kurtuluverirsin, olur biter.

Al sana ‘Zorluk derecesi hazır çorba’ durumsalında sebze yemeği başyapıtı.

Hadi yine iyisiniz, afiyet şeker olsun.

Yemek mevzuunda yalnızca başyapıtlarım yok, fena halde çuvallayıp madara oluşlarım da var.

Örneğin müthiş bir lazanya maceram var ki, tam bir şenlik. Buraya dikkat, şölen değil, şenlik…

Esti aklıma, lazanya yapacağım. İnternetten birkaç tarif bulup ortak noktalarından hareketle işe giriştim.

Malzemelerini hazır ettim, geçtim ocağın başına.

Kıymalı kısmını hallettim, beşamel sosunu hazırlarken bir yandan da lazanya yapraklarını haşlayacağım suyu ısıtıyorum.

Su kaynayınca lazanya yapraklarını attım içine. Bir yandan sosu karıştırıyorum, gözüm haşlanan yapraklarda.

O ne!
Ne haşlanması, külçe hamur haline gelmiş bizim lazanya yaprakları.

Ne oluyoruz, bu da nesi, makarna dediğin bu hale gelmez… Bende panik kıyamet… Kaptım ambalajını, gidip gözlüğü aldım ve de müjdeli uyarıyı gördüm; ‘Haşlamaya gerek yoktur’.

Hay ben sizin…

Tuğlaya benzeyen külçeleşmiş lazanyaları çıkarttım, bir işe yaraması mümkün değildi. Yatmıştı benim lazanya işi.

Ne bileyim ben. Makarna dediğin haşlanır, nereden akıl edeyim haşlanmayacağını. Zaten paket üzerindeki yazılar gözlükle bile okunmayacak kadar minnacık.

Bir yığın ıvır zıvır yazıyla doldurmuşlar paketi, iki sözcüğü büyük yazmayı akıl edememişler.

Zaten eskiden beri bu illet duruma fazlasıyla illet olup dururum, sonunda tam çattık küçük yazı belasına.

Hemen her üründe aynı hastalıklı yaklaşım var aslında.

Örneğin hazır çorbalar; paketlerin üstü, yığınla yazıyla resimle doludur, en önemli iki şeyi okumak için gözlük bile yetmez, öyle mini minnacıktır ki, pertavsız gerekir.

Bunlardan biri çorbanın yapılışıdır, diğeri içeriği.

Hemen hepsi 1 litre (5 bardak) suya yapılıyor yanılmıyorsam ama işin pişme kısmında 5 ve 10 dakika olmak üzere iki farklı süre söz konusu. İşte bunu görmek için gözlük peşinde koşmayı anlayamıyorum. Tamamı 5-6 sözcükten ibaret tarifin büyük yazılamayışını aklım almıyor bir türlü. Oysa o paketin en önemli ayrıntısı budur. Hazırlanışı bölümünü rahatça okunacak kadar büyük yaz, ondan sonra ne yazarsan yaz kardeşim.

İçerik meselesi de aynı. Neyden ne miktar, ne kadar yağ, ne kadar karbonhidrat var bunun içinde diye bakmak istiyorsun, görmek ne mümkün, mikroskop lazım. Oysa pek çok kişi için öncelikli merak konusu haline geldi içerikler. O liste bit kadar değil de iki katı falan basılsa, bütün bu sıkıntılar ortadan kalkacak ama nedense bu akıl ermez hastalıklı yaklaşım ısrarla sürdürülüyor.

Aslında her markanın, her ürünün paketinde bu anlaşılmaz, tuhaf durum geçerli. Bilemiyorum bu yaklaşımdaki mantığı. Böylesi öncelikli kısımlar büyük yazılırsa geri kalan küçükleri kimse okumaz falan mı deniyor? Böyle düşünüyorlarsa, yazmasınlar diğer ıvır zıvırları. Demek ki ilgilenmiyor insanlar diğerleriyle.

Kafa atacağım bak…

Hasta etmeyin adamı, büyütün şu yazıları kardeşim. Sonra ortaya çıkanların yüzüne kumrularla güvercinler bile bakmıyor.

Bunca başyapıttan sonra diyorum ki, ”Ne işim var lazanyayla, neyime yetmiyor hazır çorba”.


Eyüp Şeker



MESELE, KARADELİKLERİN NE YAPTIĞI MESELESİ DEĞİL MİDİR?


Maddeyi, atom yapılarını koruyacak kadar mı sıkıştırıyor karadelikler, yoksa atom altı parçacıklar püresine mi çeviriyor her şeyi?

Maddelerin atom yapılarının korunması, içeriğinin saklandığını, bir hafızadan söz edilemese de, bütün işin, sihirli değneği elinde tutana kaldığını gösterir. Fakat korumuyorsa, oluşan zerrecikler birikintisinde nesneye dair hiçbir iz, hiçbir işaret kalmamış demektir.

Çok açık ki, “Kaybolmaları mümkün değilken, karadeliklere girenler ne oluyor?” sorusu, sadece bunların değil, çok daha fazlasının yanıtını saklıyor.


Eyüp Şeker


BAKIŞLARA KALKAN



Karşı binada hayli enteresan ve dikkat çekici bir durum var. Üst kattaki bir dairenin perdeleri hep sıkı sıkıya kapalı… Olabilir, sık rastlanıldığı gibi hassaslar bu konuda demek. Bunda bir şey yok, insanın dikkatini çeken geceleri balkon lambasının yakılması ve epeyce büyük çarşaf benzeri siyah büyük bir bezin balkona asılması. İşte, tuhaf bulduğum bu.

Yanılmıyorsam yeni taşındılar, daha önceden dikkatimi çekmemişti. Zaten o binada kimler vardır farkında bile değilim. Haftalardır balkon lambasının yanması ve o siyah çarşafın asılmasıydı dikkatimi çeken. Lamba yanlışlıkla açık unutulmuyor, her gece düzenli şekilde yanıyor, gündüz ise kapatılıyor. Tabii ki, çarşaf hep asılı…

Şimdi gel de senaryo üstüne senaryo yazma, di mi ama.

Nedir bu çarşafla, gece boyu yanan ışığın açıklaması dediğimde bulabildiğim en akıla yatkın açıklama:

Şimdi, en dışta siyah çarşaf, onun biraz gerisinde yanan tavan lambası ve onun da arkasında normal beyaz perdeler. Simsiyah bez, ışık tabakası, beyaz perde, müthiş bir yastıklama değil mi! Kısacası tam bir yalıtım. Neye? Kızılötesi görüş sistemlerine. Başka şey gelmiyor aklıma.

Bu durumda ikinci soruyu sormak kaçınılmaz: Eğer öyleyse, kimden/neden saklanmaya/korunmaya çalışıyorlar?

Tam karşımızda ve aramızda tahminen 50 metre var. Bir de sağımızdaki solumuzdaki apartmanlar var. Geçtik hısım akraba kısmını, çoğu komşu tanıdık, bildik kişiler. Yeni taşınan, tanımadıklarım da var tabii. Hangimizden sakınıyorlar?

Ve aslında bir soru daha kaçınılmaz hale geliyor:

Neyi saklıyorlar, neden saklanıyorlar?

Normal bakışlardan sakınmak için perde yeterli, peki neyin nesidir koskoca pencereyi örtecek şekilde asılan bu kapkara çarşaf ve niye gece boyunca yanmaktadır balkon ışığı?

Günün çoğunu geçirdiğim salonun perdelerini, özellikle de bilgisayarın karşısına gelen bölümü kapatmam, çünkü boğuluyorum, daralıyorum. Dışarıya bakmasam da geniş alanın varlığı rahatlatıyor beni. Bilgisayar başında otururken, kimi de TV seyrederken, yan tarafımdaki bu boşluğun varlığı iyi geliyor. Perdeleri kapattığımda tamamen yaşamdan soyutlandığımı hissediyorum, boğuluyorum, bunalıyorum. Ancak kendimi vererek seyredeceğim bir program veya film falan varsa gidip uzandığım kanepe perdenin ardında kalıyor, dışarıdan gözükmez.

Bir de Tutsak faktörünü unutmamak gerekiyor. Onun karşısına gelen perdeyi de gündüz açmazsam dünyayı başıma yıkar. Haksızlık etmeyeyim, koşu bandına çıktığımda perdeleri seyretmek istemediğimden, sadece kuşbeyinli için değil kendim için de istiyorum oradaki perdeyi de açmayı ama o bölümü tamamen kapatıyorum geceleri. Neyse.

Kısacası kabak gibi ortadayım. Günün çoğunda bilgisayar başındayım, kafamı sola çevirdiğimde, tam karşımdaki koskoca binada, gündüzse simsiyah çarşaf, geceyse yanan balkon ışığı yapışıp kalıyor gözüme.

Ve sonuçta bu yazının yazılması kaçınılmaz hale geliyor.

Di mi yani, haksız mıyım!





Eyüp Şeker



.

KARADELİĞİN HAFIZASI



Karadeliğe giren nesnede midir hafıza, onun yapısal bilgisini elinde tutanda mıdır?

Belli bir ısıya eriştiğinde belirlenmiş formunu alan hafızalı metaller gibiyse nesne ve karadelik çıkışında kendiliğinden eski formunu yeniden yapılandırabilirse eğer, ancak o zaman hafızasından söz edilebilir. Yapamıyorsa hafızasız demektir…

Açalım:

Hafızalı meraller heykele varıncaya kadar pek çok yerde kullanılıyor gerçi ama en basit örnek termostatlar.

Termostat yayının ısınınca genişleyip soğuyunca büzüldüğündeki gibi, karadeliğe giren nesne büzülüp ezilir ve çıktığında kendiliğinden eski halini alırsa hafızalıdır ama bunu yapamıyorsa ve onun yapısal bilgisine sahip olanın oraya gidip termostat yayını ısıtır gibi o nesneyi eski haline getirmesi gerekiyorsa, hafızası yok demektir.

Mesele geliyor, karadeliklerin maddeye ne yaptığına dayanıyor.


Eyüp Şeker

GÖRÜŞÜMÜZÜN ÖTESİNDE VE GELECEKTEYSE ÇIKIŞLARI




Karadeliklerin püskürmelerini neden göremiyoruz?

Solucan kanallarının çıkışları Evrenimizde fakat ufkumuzun sınırlarının ötesindeyse görebiliriz miyiz olan biteni? Görürsek ne kadarını?

Diyelim ki, galaksimizin merkezindeki karadelik 5 milyar yıldır faaliyette. Çıkışı ise, gözlemlenebilen sınır olan 14 milyar yıl uzakta. Emdiklerini ışık hızında taşıdığını varsayarsak, biz ancak 9 milyar yıl sonra görmeyecek miyiz püskürttüklerini? Diğer anlamıyla, Evrenin sınırı gibi duran 14 milyar ışık yılı ötede son tespit edilen galaksiler, yani bugün görebildiklerimiz, en az 14 milyar yıl önce oluşan karadeliklerin eseridir ve bunlardan daha gençlerini göremeyiz.

Şuraya gelmeye çalışıyorum: Bu yaklaşıma göre, sadece eski yıldızlar kırpılıp yenileri oluşmuyor, emilip tükenen galaksiler de evrenin dış çeperlerinde yeni galaksiler oluştururlar. Bu durumda, sürekli olarak yeni ve boş alanlara taşınan sistemlerin oluşturduğu bir yapı söz konusu demektir.

Nihayetinde galaksilerin sadece Büyük Patlamayla değil, ayrıca Evrenin süreğenliği içinde karadeliklerle de oluştuklarını düşünmek gerekiyor. Ve tabii galaksilerin boşalttığı alanların büzüştüğünü de... 

Galaksi oluşumlarının çıkış olabileceğini düşünmek, bilinenlere çok mu ters düşüyor?

Bir de, Karadelikler en küçük parçacığa kadar sıkıştırdıkları, yani posaya çevirdikleri maddeleri başka tarafa taşırken bunun içinde formun korunmasının ve canlı kalınabilmesini sağlayacak teknolojinin bir gün geliştirilebileceğini düşünemiyor insan.

Durum tamamen “Işınla bizi Scotty” durumu.

Eğer önceki formun yapısıyla ilgili bilgiye sahipsen yeniden oluşturabilirsin düşüncesi, neden eski yapıyı oluşturan zerrecikler toplamıyla sınırlı kalsın? Yapısal bilgiye sahipsen herhangi bir zerrecik grubundan da aynı yapıyı oluşturabilirsin. Zaten nano üretim bu değil midir?


Eyüp Şeker