"BANA BAKIN SATILMIŞLAR AKP UŞAKLARI"




Hoşgörü abidelerinin hoşgörü iktidarlarının her yerinden fışkırıyor hoşgörü.

Düşmezken ağızlarından “Hoşgörü”, kaldıramadıklarından mı anlamıyorlar mizahı, yoksa anlamadıklarından mı kaldıramıyorlar!

Ve “Aptal değiliz…” diye yıkıyorlar ortalığı.

Anlamadıkları hangisi, aptallık mı mizah mı!

Hangisi?

Hesapta hoşgörü saçacaklardı her yana, yaptılar herkesi hoşgörü manyağı.

Mizahı bile hoş göremeyenlerin hoşgörü iktidarından iyilik güzellik bekleyecekleri mumla arayacaklardır, bilsinler…

Her yerlerinden fışkırıyor hoşgörü…

Mizaha bile…

Mizahın hoş görülmeye bile ihtiyacı olmadığını anlamayanlar, aynaları çoktan terk etmiş demektir.

Bakmasınlar, kaldıramazlar oradaki aptalı.

Hoşgörü fışkırıyor hoş gördükleri hoşgörülerinden.

Mizaha bile…

Fırsatı yakalayan yırtınıyor hoşgörüyle bezediği sopasını mermisini kibritini çakmak için hoşgörüyle.  

Nedir anlamadıkları, mizah mı, aptallık mı?

Anlaşılması zor da değil oysa...

Bu kadarını olsun anlamıyor ve zorlarına gidiyor, terör estiriyorlarsa…

Ne istiyorlar?

Mizahi bir anımsatmadaki mizahta,

Nedir anlaşılmayan?

Mizah mı?

Aptallık mı?


Eyüp Şeker - 08.02.2011 13:52






NOT: Abdülhamit karikatürü CumMizah sayfalarında ‘1909 tarihli Nekregu ile Pişekâr dergisinden...Turgut Çeviker'in “Burun” adlı Abdülhamit Karikatürleri Antolojisi sayesinde ulaşabildiğimiz bu “taklidinden sakınıla”sı lamba, şimdiki hangi ampul kafalıya benziyor acaba’ alt yazısıyla yayınlanmıştır.

.

AĞIZLARI SULANAN CAHİL YOBAZLAR


Ellerinden gelse Ha bindi ha binecekler solcularla demokratların sunduğu zaman makinesine, gidip İslam’ı öğretip dayatacaklar Hz. Muhammed’e.

       Eyüp Şeker


ZDHÇ: ‘BEZELYE’



Evet sevgili izleyiciler, bugün Zorluk Derecesi Hazır Çorba tariflerimizden bezelye yapacağız.

Malzemeler:

Dondurulmuş bezelye.
Dondurulmuş soğan.
Dondurulmuş sarımsak.
Dana kıyma.
Domates rendesi.
Salça.
Zeytinyağı.

Neden hiç miktar belirtmediğim mevzuunu açayım önce.

Çünkü epeydir pek çok malzemenin dondurulmuşunu satın alıp sarımsak gibi dondurulmuşu satılmayanları da ben ezip dondurduğumdan, yemek yaparken sırasıyla hepsinden gereği kadar atıyorum tencereye. Bu göz kararı sistem yüzünden ölçülerim tamamen farklılaşmış durumda.

Ölçü sistemim tencere boyutuna orantılama üzerine kurulu.

En iyisi tarifle örnekleyeyim:

Bu yemeği 22 cm tencerede yapıyorum. Tencereye önce 4-5 cm çapında zeytinyağı damlatıyorum. Ardından, yayıldığında tencerenin dibini kaplayacak kadar dondurulmuş soğan döküp kavurmaya başlıyorum. Soğanların suyu çekildiğinde, dondurulmuş sarımsaktan bir iki dişe denk gelecek kadar kırıp atıyorum tencereye. Peşi sıra da 200 gr kıymayı ekleyip hep birlikte kavurmaya devam ediyorum.

Burada dikkat edilmesi gereken, kıymayı buzluktan çıkartıp tencereye atmamaktır. Sakıncası şu sayın izleyiciler; bezelyelerin arasında yumruk büyüklüğünde bir köfte pek estetik durmuyor. Yanicime, kıymayı akşam buzluktan çıkartıp dolabın normal kısmına indirmekte sayısız yarar vardır sevgili izleyiciler.

Aklıma takılan ve açıklama getiremediğim ilginç bir durum var. Bezelye, dana sote ya da kuşbaşıyla güzel olmazken kıymayla neden daha lezzetlidir anlayamıyorum. Hele de ıspanakta daha fazla belirginleşiyor bu durum. İyi de neden?

Neyse. Sonra yarım kaşık salça ve iri bir poğaça büyüklüğünde domates rendesi ekliyoruz. Bir iki karıştırdıktan sonra bir paket bezelyeyi döküyoruz tencereye ve yeterince su ilave ediyoruz. Sanırım bu yeterince 4-5 bardak kadar falan oluyor. İnanın suyu fazla kaçmış az kalmış diye dertlenilmez. Kafaya takılacak mesele değildir kesinlikle. Azsa ilave edilir, çoksa afiyetle mideye indirilir.

Anılarım depreşti: Aşçılığımın ilk dönemleri, yani peynirli yumurta ve domates soslu makarna aşamasında olduğum günler. Masaya dizilmiş 3-4 kişi tabakları önlerinde beklemekte. Harika sosumu servis etmeden önce haşlanmış makarna tenceresi elimde sırayla tabakları dolduruyorum. Damak tadı nedir bilmez bir tanesi “Bana suyundan koyma” demez mi! Görüyorsunuz işte, adamda aşçılık hevesi bırakmıyorlar. Ne var yani biraz az süzmüşsek makarnayı.

Neyse, ne diyorduk. Evet, en sonunda bir tatlı kaşığı tuz bir çay kaşığı pul biber koyuyoruz, karıştırıp kısık ateşte pişsin diyoruz.

Pişme süresi mi? Bezelyeler önce büzülüp buruşacak, tekrar düzgün misketler haline geldiklerinde piştiklerinin işaretidir. Bir tanesini kaşığın tersiyle tencerenin arasına sıkıştırdığımızda yumuşacık eziliyorsa afiyetle mideye indirilmeye hazır demektir. Kapatın ocağı, kapın kaşığı tabağı.

Unutmadan, hızlı tüketilmezse dolapta saklansa bile salça bozulabiliyor. Bunu engellemenin yolu, gerektiği kadar salçayı aldıktan sonra kavanozda kalanın üstünü düzleyip yüzeyini kaplayacak kadar zeytinyağı dökmekmiş.

Domates rendesi mevzuuna gelirsek; birkaç aydır dolapta domates rendesi bulunduruyorum. Daha önceleri domates püresi kullanmayı denemiştim ama onlar fazlasıyla salça tadında olduklarından terk etmiştim. Domates rendesinin tadı taze domatese yakın, bu yüzden elimin altında bulunduruyorum. Dolapta domates varsa bile doğramakla uğraşmak istemediğimden, yemeklerde bunu kullanıyorum çoğunlukla.

Dondurulmuş sebzelerin pratikliğinden başka bir yararı daha varmış. Sebzelerin rafta bekleme süresi vitamin değerlerinde düşmeye yol açıyormuş. Dondurulmuşlarda ise bu kayıp durduruluyor. Bizlerin, hele de benim gibilerin taze sebzeye ulaşma şansının ne kadar olduğu ortada. Kısacası buzluğa doldurmaya devam... 

Bunca gevezelikten sonra diyorum ki, gerçekten çok seveceksiniz, afiyet olsun.


Eyüp Şeker




İNTERNETE ALIŞAMAYAN FİRMALARIN YARATTIĞI SORUNSALLARIN DURUMSALLARI ÜZERİNE BİR ÇÖZÜMSELLEME


Hemen hemen bütün ihtiyaçlarımı bu yolla sağladığıma bakılırsa, internetten çok alışveriş yaptığım açık.

Mutfak ihtiyacımı tamamen internetten karşılıyor, taze meyve sebze yüzünden haftada ortalama iki kez sipariş veriyorum. Markete ise ancak başka iş için dışarı çıktığımda yolumun üzerindeyse giriyorum.

Şaşkınlık ve çoğu kere de kızgınlık yaşamama sebep olan çok önemli bir sorun var:  Bilgi eksikliği ve yetersizliği.

Böylesine yaygınlaşmasına ve azımsanmayacak deneyimler elde edilmesine rağmen, internet ticaretine halen daha uyum sağlanamayışı en büyük sıkıntıları yaratıyor. Bu durumun yıllardır devam ettiğine bakılırsa, başta büyük firmalar olmak üzere sanki kimse farkında değil.

Firmaların internet pazarlamasına uyum sağlayamadıklarının en önemli göstergesi, rafta görerek satın alan müşterilere dönük pazarlama yöntemlerini internette de sürdürmeleri, internet müşterisinin, görmeden dokunmadan koklamadan duymadan satın almak durumun olduğunu göz ardı etmeleridir.

Bilindik ürünler için hiçbir sorun yok fakat ilk kez satın alınacak bir ürün için bilgi fazlasıyla gerekli.

Aslında bu da tam doğru değil; çünkü özellikle bizim erkek milleti, ev mutfak işlerinden, dolayısıyla alışverişlerinden de hiç anlamadan evlenir, evliliğini sürdürür çoğunlukla. Sorun ise bir başına kaldığında başlar. Ne temizlik malzemelerinden anlar, ne de yemek malzemelerinden. Tabii ki herkesin aşina olduğu bildik ürünler vardır, fakat bunların her şey demek olmadığını çok çabuk öğrenmeye başlar bir başına kalanlar. İşte bu yüzden bilgilendirici birkaç temel bilgi arar insanlar, en azından ürünün fotoğrafındaki etiketinden medet umar.

Çeşit ve marka çokluğu tercih konusunu iyice karmaşıklaştırmaktadır zaten. Peki, hangisini seçmesi gerektiğine nasıl karar verecektir. Asıl soru budur işte.

Taze sebze meyve için pek anlamı yoktur fotoğrafın, çünkü ne kadar detaylı ve büyük olursa olsun pek fikir vermez. Bu yüzden sembolik küçük resim yeterlidir. Oysa ambalajlı ürünler için bilgi fazlasıyla gereklidir. Fotoğraf küçük tutuluyorsa, ürünle ilgili temel bilgiler sağlanmalıdır.

Örneğin şekersiz bisküvi ya da reçel, tatlandırıcılı mıdır yoksa meyve katkılı mıdır veya tamamen şekersiz midir, bunu görmek istiyor insan.

Bilgi eksikliğine TV, monitör gibi elektronik ürünlerde rastlamak ise hepsinden şaşkınlık verici... Üstelik en tanınmış markalarda bile.

LCD TV’lere bakıyorsun, en temel bilgileri göremeyince interneti alt üst etmeye başlıyorsun, hiçbir yerde yok. Nasıl olsun, firma dünyanın bir ucundaki kendi sitesine koymamış ki, satanlar da alsın tanıtımlarına koysun. Hem de en büyük firmalar yapıyor bunu. İyi de tüketici nasıl kıyaslayacak bu ürünü? Büyük mağazalarda yan yana dizilmiş onlarca TV arasından tercih yapar gibi seçemiyor, ne yapacak? Göremiyor ki seçeceğini, neye göre karar verecek? Tazeleme hızı, çözünürlük, kontrast oranları vs tek kıstası olmayacak mıdır?

Herhalde şey deniyor; ben ünlü markayım, benim görüntüm iyidir.

Üç dört ay önce ekmek kızartıcımı yenilemiş, bir türlü ısınamamıştım satın aldığıma. Mağazada görsem almayacağım bir kızartıcıyı seçmiştim. Büyük, kaba ve kullanışsız olduğunu şiddetle düşünmeye başlayınca başka bir tane alayım dedim. Küçük, derli toplu, pratik bir şey düşünüyordum.

Marka ve çeşit fazlalığının seçimi zorlaştırdığı bilimsel bir gerçek… Bu yüzden önce marka elemesi yapmak pek hafifletmiyor yükü. Çünkü iki satır bilgi girilmemiş pek çok ürün arasından seçim yapmak zorunda kalıyor insan.

En bilindik firmaların ürünlerine bakıyorsun, bilginin kırıntısını göremiyorsun. Gidip kendi sitesine bakayım diyorsun, ne gezer, orada da yok. Zaten olsa alışveriş sitesi alıp kendi sayfasına koyar.

Ürünün eni, boyu, yüksekliği, ağırlığı ne kadardır, hangi kalınlıktaki dilimlere uygundur belli değildi. Buna rağmen satın aldım ama hiç ummadığım kadar küçük olduğunu görünce iade etmek zorunda kaldım. Standart tost ekmeği dilimlerine uygun küçük ve pratik bir kızartıcıydı. Evde doğranmış dilimler biraz zor sığardı…

Aslında poğaçasından sandviçine pek çok şeyi kızartacak, küçük derli toplu bir şey arıyordum.
İyi de ben nasıl yapacağım seçimimi?  

Fotoğraflar, yetenekleriyle ilgili fikir vermekten çok uzak kaldığına göre bana teknik bilgi lazım. Üreticiler ise bunu umursamaz durumdalar.

Bu şartlarda tek çare var: Bir mağazaya gidip ürünleri inceleyip fiyatlarını öğrendikten sonra eve dönüp kıyaslayarak siparişimi vereceğim, ya da daha düşük olduğunu görüp gidip mağazadan alacağım.

Bununla uğraşamayacağımdan, ilki gibi yenisini de internetten satın aldım. Beğenmediğim için bir kez daha kargo ücreti ödeyip iade ettikten sonra bir başkasını seçerek satın aldım ve bir daha kargo ücreti ödedim. Böylece internetin sağladığı düşük fiyat avantajı uçup giderken çok daha pahalıya sahip olabildim ekmek kızartıcısına. Kısacası astarı yüzünden pahalıya geldi.

Biz şöyle iyi bir markayız, böyle güzeldir ürünümüz lafazanlıklarınız sizin olsun, çünkü hiç kimse bunları okumakla uğraşmıyor, hemen herkes vakit kaybı sayıyor.

İnsan internette uzun pazarlama gevezeliklerini kesinlikle duymak istemiyor. Bunun yerine kısa ve öz bilgi aranıyor.

Bütün bunlardan sonra diyorum ki, bilgi girin kardeşim bilgi, hasta etmeyin adamı.



Eyüp Şeker





.


KARADELİKLER MADDEYİ YUTUYORSA!


Karadelikler maddeyi emip karanlık enerjiye çeviriyorsa ve buna karşılık gelecek şekilde yeni madde oluşturan bir mekanizma da yoksa, evrenin ne kadar ömrü kaldığını anlamak için madde miktarına bakmak yeterli değil midir?

Formül işlerinden çakmam etmem, hazır fırsatı yakalamışken bir formülüm olsun bari:

ey / 100 * mm = kö


ey = Evrenin Yaşı

mm = Madde Miktarı

= Kalan Ömür


Yanılıyor muyum, şu anki evrenin yüzde 5’i maddeden oluşmuyor muydu? Bu durumda 1 milyar yıldan az, 700 milyon yıl kadar ömrü kalmış demektir. Vay be, eceli gelmiş desenize.

Tabii eğer başlangıçta evren tamamen maddeden oluşmuşsa ve süreç içinde dönüşüm gerçekleşiyorsa geçerli… Büyük patlamayla oluşanlar arasında karanlık enerji ve kara madde de varsa gitti benim caanım formül.

Kader utansın, bu hayatta bir formülüm bile olmıcak mı ya!

Offf offf, ben doğarken ölmüşüm, batsın bu evren…



                    Eyüp Şeker

NOT: Bana bakın astrofizikçiler, sakın ola kıllık yapayım demeyin. Kalkıp “Büyük Patlamada oluşanlar arasında kara madde de karanlık enerji de vardı” açıklamaları yapıp benim caanım formülü heder etmeyin, kafa atarım bak.







KARANLIK ENERJİ



Yavaşlaması gerekirken genişlemesinin hızlanması, Evrenin üçte ikisini oluşturan karanlık enerjinin çekim gücüne bağlanıyor ve kütle çekimlerine üstün gelen bu çekimin, Evrenin sonunu getireceği düşünülüyor.

Karanlık enerjinin bariz fazlalığına ve güçlü çekim gücüne nasıl bir açıklama getiriliyor bilmiyorum ama bu sorunun zamanıdır sanırım:

Evrenin çok büyük kısmını oluşturan karanlık enerji karadeliklerle ilişkili olabilir mi?

Başka şekilde soracak olursak; karanlık enerji karadeliklerden mi geliyor?

Veya; karadelikler, karanlık enerji pompalama jeneratörleri mi?

Örneklemek gerekirse; katı veya sıvılar patladığında ortaya çıkan gazların genişlemesiyle etkisine aldıklarını da çekip savurmasına benzetilebilir karadeliklerde olanlar.

Buradan hareketle; içine çektiği maddeleri karanlık enerjiye ve kara maddeye dönüştürdüğü düşünülebilir mi?   

Böylece; karadeliklerin emdikleri de, Evrenin genişlemesi de bir zemine oturmaya başlamaz mı?


Eyüp Şeker


ÖLÜMSÜZLÜK MEKANİZMASI



Genetikteki gelişmelere baktığımızda sonsuz yaşamın sırlarının elde edileceğini, insanın ölümsüzlüğe erişeceğini düşünmek gerekiyor.

Oysa bu durum yaradılışa aykırı... Mikrosundan makrosuna her şeyin bir sonlandırma mekanizması var. Özetle, içinde yer aldığımız evrendeki her şey sürekli yok olmaya, yeni oluşumlara zemin hazırlamaya kurgulu.

Her şeyin ölümlü olduğu bir evrende insan ölümsüz olabilir mi? Başka bir evrene geçmediği sürece bu imkansız?

Bu çelişkili durumun bir açıklaması olmalı.

Ya sandığımız gibi olmadığını ve ölümsüzlüğü imkansızlaştıran genin, yüksek ihtimalle de büyük bir gen bloğunun varlığı öğrenilecektir, ya da ölümsüzlüğe erişen insan, yaşam bulduğu ortamlarının sona ermesiyle ölümlü tutulacaktır. Yani, ölümsüzlüğe erişse bile yaşayacak yeri ve yerleri yok olacaktır.

Sonlandırıcı bu iki mekanizmadan başka olasılık var mı bilmiyorum ama çok açık şekilde biliyoruz ki, hiçbir şey sonsuza kadar süremez bu evrende.

Ve insan bir ölümlüdür.

Ölümsüzlüğü imkansız kılan mekanizma ya bedende ya evrende. Hangisinde?


Eyüp Şeker


EVDE BALIK PİŞİRME SORUNSALINI ÇÖZÜMSELLEME DURUMSALI

             
            Yalnızca şahsım için değil, pek çok kişi için beladır sanırım evde balık pişirme faaliyetleri. İşte bu sorunsala bir çözüm geliştirdim yıllar önce. Daha sonra bir iki yerde ‘Folyoda balık’ ilanı gözüme ilişecek, aklın yolunun bir olduğuna inancım iyice güçlenecekti.

            Yemek işlerine bulaşan herkes bilir, balık pişirmek derttir, hem de büyük derttir. Izgara neyse de, tava yapmak, öf ki ne öf... Mutfak batar, bulaşık kıyamet.

İşin bir de satın alma boyutumsusu var. Palamut lüfer gibilerde satın alma sorunsalı yok, temizletirsin gözüne kestirdiğin büyüklüktekini, afiyetle götürürsün. Amma ve lakin tek kişisin, bir oturuşta 1 kg hamsiyi, istavriti, tekiri yiyecek halin yok, en çoğu yarısını indirebilirsin mideye. “Usta şuradan 300 gram hamsi temizlesene” dediğinde, kafana huniyi yerleştirip süpürgeyle kovalarlar.

Aldın 1 kg, yarısını indirdin mideye, kalanları buzluğa atsan, canın çektiğinde çözülmelerini beklemek ayrı dert…

Ne etçez peki, yemicek miyiz denizin kuru fasulyelerini! Ne demek, öyle bir yicez ki!

Nasıl mı, şöyle:

Ayıklatırsın 1 kg hamsiyi, geçersin mutfağa. Önce kaça böleceğine karar verirsin, ardından çıkartırsın alüminyum folyoyla pişirme kağıdını.

Buraya dikkat; alüminyum erken bunama yaptığından balıkları folyoya değil pişirme kağıdına dizeceksiniz. 150 yaşına kadar yaşayacağımdan, erken yaşta, yani seksende yüzde bunamak istemiyorum. Bu konuda çok hassasım yani. Şakayı bir kenara bırakalım en iyisi, fırın kağıdı hem daha sağlıklı hem de yapışmıyor, bir de folyo gibi çabucak delinmediğinden akıp sızmalar engelleniyor. Yüzgeç saldırılarına karşı da zırh yani...

Yaptığım şu; balıkları yerleştireceğim yüzeyin iki katı boyunda kestiğim folyonun üstüne fırın kağıdını koyup balıkları diziyorum, folyonun boşta kalan diğer yarısını defter gibi üstüne katlıyorum. Ardından açık kalan 3 kenarı katlayarak kapatıyorum. İşlem bitmiştir.

Örneğin palamut; ortadan ikiye böldürüyorum, birini düz birini ters olarak yan yana koyup folyoyu kapatıyorum. Hepsi bu.

Lüfer, babadır ilişilmez, fazla iriyse en çoğu kuyruk yüzgecini kestirirsin, gövdeyi çaprazlama yatırır, kapatırsın folyo zarfı.

Denizin kuru fasulyelerine gelirsek: Diyelim 1 kg hamsi aldık, 3 öğün yapacağız. 3 tane folyolu pişirme kağıdını hazır edersin, hamsileri dizersin güzelce, gerektiğini düşünürsen hafif zeytinyağı gezdirdikten sonra kapatır, zarf haline getirirsin.

Bir tanesi o gün indirilecek mideye, kalan ikisini sonraya bırakacaksın ya, koyarsın naylon poşete, atarsın buzluğa. Canın çektiğinde çıkartır, atarsın tost makinesinin üstüne. Evet, yanlış duymadınız, tost makinesi ama son dönemlerde doğrudan çeviri hatasıyla kast edilen ekmek kızartma makinesi değil kesinlikle. Bildiğimiz tost makinesi, kaşarlı, sucuklu, yengen muhabbeti hani. Son günlerde filmlerde belgesellerde bildiğimiz ekmek kızartıcısını ısrarla tost makinesi yapanlara kafa atmak istiyor insan. Filmde karşınızda işte, görmüyor musunuz, nesi tost makinesi! Sizi gidi kafa atılasıcalar sizi.

Evet ne diyorduk, tost makinesinde pişiriyorum ama her çeşit ızgarada pişirilebilir tabii ki. Akıp sızma ihtimaline karşı tost makinesi boyutuna uygun folyodan yaptığım bir tepsinin içine koyuyorum balık zarfını ki, tost makinesi temizliğiyle uğraşmayayım, akan sızan folyo tepside kalsın, başka yer kirlenmesin.

Önce yüzüstü yerleştirip 10-15 dakika sonra alt üst ederek çeviriyorum balık zarfını ve bir kürdanla 2-3 delik açıyorum ki, şiştiğinde zarf patlamasın, içerdeki buhar kaçmasın, balıklar kurumasın. Balığına göre bu durumda 20-30 dakika daha pişirmek yetiyor. Deneyimlerle öğrendiğim sürelerin bitimine doğru folyoyu biraz aralayıp pişme durumuna göz atıyor, sürdürüp sürdürmemeye karar veriyorum. Tabii ızgaradan ızgaraya fark edeceğini unutmamak gerekiyor. Buzluktan çıkanla taze olanın pişme sürelerinin farklı olacağını da…

Ondan sonrası mideye indirmece...

Bu yöntemin en iyi yönlerinden biri, pişirme aşamalarında kesinlikle elin balığa değmiyor, ilk günkü zarflama işlemleri sırasında olup bitiyor bütün pasaklı işler. Zarfladıktan sonra tek yapman gereken, buzluktan çıkartıp ızgaraya yerleştirmekten, kestirdiğin süresi gelince de alt üst edip 2-3 delik açmaktan ibaret.

Bu alt üst etme işlemi, balık zarfı şişmeye başlamadan hemen önce yapılmazsa, şişen zarf içinde karışıp tortop olabiliyor balıklar.

Şimdilerde hasret kaldık, lüferin bol olduğu yıllarda 7-8 tane alıp zarflayarak buzluğa atmışlığım çoktur. Canın çektiğinde ızgaranın üstüne atmak müthiş keyiflidir…

Bir konuyu daha detaylandırmak gerekiyor sanırım. Folyo genişliği 30 cm, pişirme kağıdınınki 37 cm. Ne etçez, nasıl uydurucaz? Kolay, birini enine, birini boyuna kullanacağız.

Şöyle:

Pişirme kağıdının boyunu, folyonun eninden 2-3 cm daha kısa şekilde keseceğiz önce. Ardından folyonun boyunu, pişirme kağıdının eninden 2-3 cm uzun keseceğiz. Folyonun fırın kağıdından büyük olması sebepsiz değil, kenarlardan taşan kısımlar katlama payları. Kağıt boyutunda olsaydı folyo, katlanmazdı, çünkü kağıt kıllık yapıyor, sen katladıkça açılıyor, katlanmamakta direniyor. Çaktınız köfteyi di mi!

Bundan sonrası balıkları dizme faslı. Fırın kağıdının yarısını kaplayacak şekilde yerleştiriyoruz balıkları, tuzu yağı tamam edeceksek ediyoruz, sonra kağıdın diğer yarısını üzerine kapatıp folyonun kenarlarını katlıyoruz. Böylece tamamen kapatılmış bir zarfımız oluyor. Kenarları önce bir kez katlıyoruz, katladığımızın yarısını kendi üstüne bir daha katlıyoruz ki, mühürlensin, hemen açılmasın.

Evet budur işte, akmadan kokmadan bulaşmadan balık yemenin yöntemi.

Bütün bunlardan sonra diyorum ki, kafaya takılan durumsallara çözümseller geliştirmesek, sorunsallarla dolu bu komik ve aptal dünya hiç çekilmez.


Eyüp Şeker













CEBELLEZİİSTAN


Görünüş şu: Bağış ve rüşvet kurumsallaşmış durumda. Kurumsallaşsa yine iyi, resmileşmiş ve fazlasıyla doğallaşmış.

Rüşveti kapan, bağışları toplayan, parti havuzuna gerekli miktarı attıktan sonra kimse karışmıyor, kimse dönüp bakmıyor ne yaptığına. Ondan sonra gelsin Ferrari’ler, jipler, humerlar, yalılar, dubleksler, tripleksler, yazlıklar, yatlar katlar, pırlantalar, çantalar, şallar, kat kat giysiler.  

Eee bu paraların harcanması gerekiyor, harcanıyor da. Aşırı lüks markalar mallarını satamasalar gelip bu ülkede bir bir peşi sıra mağaza açarlar mı? Kazanıyorlar ki geliyorlar. Gelsinler, kim ne der.

Mesele, böylesine kazandıranlar kimlerdir meselesidir, kaynağı nedir oluk oluk akıtılan bu paraların meselesidir. Bir yandan işsizlik büyümeye devam ederken, ortalarda yatırım falan gözükmezken, bu paraların nerelerden geldiği meselesi önemli meseledir.

Ne “Duraktaki türbanlıya çamur sıçratan jipteki türbanlıya bak” tepkilerinin her çevrede gittikçe artması yersizdir, ne piyasalara fazlasıyla aşina yılların ekonomistlerinin şaşkınlıkla “Bu mağazalardan kim alışveriş ediyor?” diye sorması boşunadır, ne de Prada başkan yardımcısı Sebastian Suhl’ün “İstanbul lüksün yeni başkenti” lafını etmesi laf olsun diyedir.

Alışverişlere, kimin nasıl yaşadığına kimsenin lafı olamaz, olmamalı da ama ölçüsüzce harcanan bu paraların nasıl kazanıldığı, ne şekilde elde edildiği, karışılması gereken bir konudur aklı başında ülkelerde. Fakat burası cebelleziistan.

Yapılandırılan sisteme yanaşıp yapışmış birine bağlanmış boru arada sırada kazara patlayıp cebellezi edilenler ortalığa saçılmasa, hiçbir şey görüp öğreneceğimiz yok. Görüyoruz da ne oluyor sanki, anında örtüler serilip etten duvarlar örülüveriyor her şeyin önüne. Görüp göreceğimiz o kadarla kalıyor.

Ve dönmeye devam ediyor çarklar, yapılıyor ballı ballı ihaleler, yaratılıyor olmaz denilen fırsatlar,  akıyor döşenmiş oluklardan oluk oluk paralar.

Yanaşan götürüyor, götüren yanaşıyor, burası cebelleziistan.

Durmak yok, yola devam!

Yaşasın cebelleziistan.


          Eyüp Şeker



ZORLUK DERECESİ, “HAZIR ÇORBA”


Pazı sarmasıyla uğraşmak istemeyen ne yapar?

Kendi payıma konuşabilirim; pazı yemeği yapar.

Pazı yemeği nasıl yapılır bilmiyorum, araştırmadım da… Pazılar bana, ben pazılara, tren görmüş durumsalında bakarken ürettiğim bir çözüm pazı yemeğinden kast ettiğim.

Tarifi veriyorum, hazır mısınız!

Pazıları doğrar hazır edersin.

Birazcık zeytinyağında soğanları kavurma faslı, sarımsak falan, bir iki de domates, biraz salça… Birkaç yüz gram da dana kuşbaşı, eklenen bir miktar su çekinceye kadar pişirme durumları falan filan… Bildiğimiz sebze yemekleri ön hazırlıkları işte. Bu aşamayı geçtik mi geçtik.

Şimdi büyülü katkıya geliyoruz; 1 kutu haşlanmış barbunya fasulye konservesi. Evet, bu mudur, budur büyülü malzeme… ‘Pazı barbunyalar diyarında’ yani.

Malum, pazı çabucak piştiğinden, fasulyeler önceden haşlanmazsa keyifsiz durumsallarla karşılaşmak kaçınılmazdır. Yoksa, ya pazılar püre olacaktır ya da fasulyeler sapan taşı, etler de lastik fabrikasına ham madde... Bu açıklama da neyin nesi, gereksiz lüzumsuz işgüzarlık falan diyene kafa atarım bak. Demek ki, var bir şeyler, yaşamdan ders çıkartmışlığımız falan var, di mi yani. Ve de iyilik yapasım, birileri ders çıkartmadan öğrense fena mı olur diyesim gelmiş. Kapayın çenenizi.

Haşlama faslıyla uğraşmak istemeyen ne yapar, konserve haşlanmışını alır. İşte bu kadar...

Sonracıma, doğranmış pazıları da ekle, aklına esen bir şeyler daha varsa doldur hepsini tencereye, suyunu ekle, pul biberini tuzunu tamam et, bırak pişsin.

Sonra boşalt, indir mideye.

Gerçekten tavsiye ederim, iyi bir sebze yemeği ve lezzetine diyecek yok.

Farkındayım, pek de pratik olmadığının...

Zorluk derecesini hazır çorbadan yukarı çeken tek aşama, pazıları yıkayıp doğrama faslı. Ispanak gibi, taze fasulye gibi pazının da dondurulmuşu satılsa, hazır çorba bile zor kalır bunun yanında ya. Di mi ama. Fark edeceğini sanmıyorum ya, lezzetten birazcık daha ödün vereyim dersen, domates suyu veya rendesi kullanıp domates doğramaktan da kurtuluverirsin, olur biter.

Al sana ‘Zorluk derecesi hazır çorba’ durumsalında sebze yemeği başyapıtı.

Hadi yine iyisiniz, afiyet şeker olsun.

Yemek mevzuunda yalnızca başyapıtlarım yok, fena halde çuvallayıp madara oluşlarım da var.

Örneğin müthiş bir lazanya maceram var ki, tam bir şenlik. Buraya dikkat, şölen değil, şenlik…

Esti aklıma, lazanya yapacağım. İnternetten birkaç tarif bulup ortak noktalarından hareketle işe giriştim.

Malzemelerini hazır ettim, geçtim ocağın başına.

Kıymalı kısmını hallettim, beşamel sosunu hazırlarken bir yandan da lazanya yapraklarını haşlayacağım suyu ısıtıyorum.

Su kaynayınca lazanya yapraklarını attım içine. Bir yandan sosu karıştırıyorum, gözüm haşlanan yapraklarda.

O ne!
Ne haşlanması, külçe hamur haline gelmiş bizim lazanya yaprakları.

Ne oluyoruz, bu da nesi, makarna dediğin bu hale gelmez… Bende panik kıyamet… Kaptım ambalajını, gidip gözlüğü aldım ve de müjdeli uyarıyı gördüm; ‘Haşlamaya gerek yoktur’.

Hay ben sizin…

Tuğlaya benzeyen külçeleşmiş lazanyaları çıkarttım, bir işe yaraması mümkün değildi. Yatmıştı benim lazanya işi.

Ne bileyim ben. Makarna dediğin haşlanır, nereden akıl edeyim haşlanmayacağını. Zaten paket üzerindeki yazılar gözlükle bile okunmayacak kadar minnacık.

Bir yığın ıvır zıvır yazıyla doldurmuşlar paketi, iki sözcüğü büyük yazmayı akıl edememişler.

Zaten eskiden beri bu illet duruma fazlasıyla illet olup dururum, sonunda tam çattık küçük yazı belasına.

Hemen her üründe aynı hastalıklı yaklaşım var aslında.

Örneğin hazır çorbalar; paketlerin üstü, yığınla yazıyla resimle doludur, en önemli iki şeyi okumak için gözlük bile yetmez, öyle mini minnacıktır ki, pertavsız gerekir.

Bunlardan biri çorbanın yapılışıdır, diğeri içeriği.

Hemen hepsi 1 litre (5 bardak) suya yapılıyor yanılmıyorsam ama işin pişme kısmında 5 ve 10 dakika olmak üzere iki farklı süre söz konusu. İşte bunu görmek için gözlük peşinde koşmayı anlayamıyorum. Tamamı 5-6 sözcükten ibaret tarifin büyük yazılamayışını aklım almıyor bir türlü. Oysa o paketin en önemli ayrıntısı budur. Hazırlanışı bölümünü rahatça okunacak kadar büyük yaz, ondan sonra ne yazarsan yaz kardeşim.

İçerik meselesi de aynı. Neyden ne miktar, ne kadar yağ, ne kadar karbonhidrat var bunun içinde diye bakmak istiyorsun, görmek ne mümkün, mikroskop lazım. Oysa pek çok kişi için öncelikli merak konusu haline geldi içerikler. O liste bit kadar değil de iki katı falan basılsa, bütün bu sıkıntılar ortadan kalkacak ama nedense bu akıl ermez hastalıklı yaklaşım ısrarla sürdürülüyor.

Aslında her markanın, her ürünün paketinde bu anlaşılmaz, tuhaf durum geçerli. Bilemiyorum bu yaklaşımdaki mantığı. Böylesi öncelikli kısımlar büyük yazılırsa geri kalan küçükleri kimse okumaz falan mı deniyor? Böyle düşünüyorlarsa, yazmasınlar diğer ıvır zıvırları. Demek ki ilgilenmiyor insanlar diğerleriyle.

Kafa atacağım bak…

Hasta etmeyin adamı, büyütün şu yazıları kardeşim. Sonra ortaya çıkanların yüzüne kumrularla güvercinler bile bakmıyor.

Bunca başyapıttan sonra diyorum ki, ”Ne işim var lazanyayla, neyime yetmiyor hazır çorba”.


Eyüp Şeker