ŞOFBEN ÖLÜMLERİNİN SORUMLUSU SALONDAKİ SOBADIR
Salonda gürül gürül yanan sobalı günlere dayanır yadırganmaz hale gelen şofbenden ölümler. Evin kıyısı bucağı, özellikle de sıcacık olması gereken banyo ısınmazdı sobalı evlerde. Bu yüzden ocaklı banyo kazanları konurdu banyolara. Hem suyu ısıtır hem de banyoyu sıcacık yapardı.
Uzun yuvarlak kazanları bakırdan, alttaki küçük ocak kısımları ise döküm demirdendi. Tahta parçaları yakılırdı çoğunlukla bunlarda. Bir de bakkallarda satılan, fueloille hatta çoğunlukla yanık motor yağıyla karıştırılmış talaştan ibaret “Yak”lar vardı. Banyo ocaklarına girecek büyüklükteki naylon torbalarda satılırdı. Bir tanesi kazanın ocağına yerleştirilir, kibritin çakılmasıyla kolayca alev alır, oduna kömüre gerek kalmaksızın suyu ısıtırdı.
Henüz şofbenler girmemişti yaşamımıza. Bunun nedeni şofbenlerin veya tüpgazın yokluğu değildi kesinlikle. Bunlar vardı ama su yoktu, olduğunda ise ya basıncı yetersizdi, ya da ne zaman kesileceği belli olmazdı. Oysa banyo kazanları su deposuydu aynı zamanda. Su kesilse bile yıkanmaya devam edilebilir, köpüklü falan kalınmazdı. Tabii bunun bir de kötü tarafı vardı; kazanda su olup olmadığı bilinmeden yakılan ocaklar bakır kazanın lehimlerini eritip kevgire çevirir, bir yığın zorlu iş çıkartırdı insanların başına. Tesisatçı çağrılır; kazanı söker, delinmiş yerleri tuzruhuyla, pürmüzle ısıttığı havyasının ucunu da nışadırla temizler, bir elinde lehim çubuğu, diğerinde havya, sırasıyla delikleri yamardı. Eğer gelen tesisatçının pürmüzü havyası yoksa kazan sökülür, çarşıdaki tenekeciye lehime gider, delikleri tıkandıktan sonra yerine takılırdı.
Bir müddet sonra gazlı termosifonlar girdi yaşamımıza. Yanılmıyorsam Arçelik tanıştırmıştı bizi gazlı termosifonla. Gerçi kalorifersiz evlerde ısınmak için de yakılıyordu gazyağı ama kokusu yüzünden ve kömür sobasının keyfini vermediğinden pek tercih edilmiyordu. Bu yüzden başta kaloriferli evlerde oturanlar olmak üzere epeyce kişi sadece banyodaki termosifon için gazyağı alıyordu. Kazanı da eski bakır kazanlardan epeyce büyük ve kıyaslanmayacak kadar sağlamdı, yakılmadığı zamanlarda evin yedek su deposu görevini yüklenirdi. Bunların dertli yani ise, gazyağının kirli veya sulu olması yüzünden karbüratörlerinin zırt pırt tıkanması, arızalanmasıydı. Su tesisatçısını çağıralım baksın, lehimciye gönderelim delikleri tıkasın denilerek geçiştirilmeyecek kadar karmaşıktı karbüratör meselesi. Sökülmesi bile ayrı dertti, açıp onarmanın bilgi ve deneyim istediği, karbüratörü herkesin kurcalayamayacağı ortadaydı. Tek çare vardı, yetkili servisi çağırmak. Kısacası termosifonla da, deposuna doldurmanın bile dert olduğu gazyağıyla da, çıkarttığı sorunlarla da uğraşmak kolay değildi.
Çok uzun süreli olmayan su kesintilerinin doğal sayıldığı dönemlerdi fakat bu doğal sayılmanın katlanılmaz hallere geldiği şiddetli kesintiler çare arayışlarına itmeye başladı insanları.
Su depoları bir bir yerlerini almaya başladı önce dairelerde. Çoğunlukla banyonun tavanında bir yerlere sıkıştırılan küçük depoların basınçlı su vermesi söz konusu değildi. Zaten kısa sürede de tükenirlerdi. Köklü ve daha güçlü çözümler aranmaya başladı. Bodrumlara bahçe altlarına tonlarca su alabilen depolar yapılmaya başlandı. Binalara ortak depo yapılmasıyla hidroforlar girmeye başladı yaşamımıza. Böylece de basınç sorunu ve şofbenlerin önündeki en önemli engel ortadan kalkmış oldu. Ocaklı veya gazlı termosifonlar birer birer sökülüp yerlerine şofbenler takılmaya başlandı.
Şofben artık banyoya girmişti, ölümler gelmeye başlayabilirdi.
Aslında şofbenler önce havagazlı olarak girmişti yaşamlara. Şehir nüfusunun hızla artmasıyla kesintilerinin kabus haline gelmediği dönemlerde mutfak ocağı ve belli bir zamana kadar da şofbenler havagazlıydı. Su sorunu depoyla ve büyük su pompalarıyla çözülse bile havagazının basınçsızlığı çok çektirirdi. Nazenin alev pek ısıtmaz, ılıttığı suyla idare edilirdi çoğunlukla. Hatta buz gibi suyla durulanılıp çıkıldığı çok olurdu. Tam anlamıyla kabustu havagazlı şofbenler.
Havagazının basıncının çok düşük olması doğal olarak tehlikesini de azaltıyordu ama özellikle kışın soğuktan büzüşünce ve günün belli saatlerinde hiç eşe yaramaz hale geliyordu.
Yanlış hatırlamıyorsam Junker markaydı o günlerin tercih edilen şofbeni. Gaz gelmeyince neye yarar şofbenin iyiliği kötülüğü. Neyse. Yetersizliği yüzünden yanmazlığı katlanılmaz hale gelince önce banyolardan çıkartıldı havagazı, epeyce direnilerek uzun yıllar sonra da mutfaklardan. Ocaklı bakır kazanlar zaten çok iptidaiydi, ocaktaki yemeği bile zar zor ıstan havagazı yüzünden kandile dönmüş şofben de çıkartıldı evlerden. Yanılmıyorsam yeniden şofbenlere ama tüpgazla yananlarına dönünceye kadar Arçelik termosifon girmişti banyolara. (Sırayı karıştırıyor olabilirim. Zaten amacım tarihsel bir döküm yapmak değil, şofben kullanımındaki vahim hatayı vurgulamak.)
Tüpgaz doluysa, su basıncında da sorun yoksa gürül gürül kaynar suyun musluklardan akmaya başlaması müthiş bir rahatlıktı. Artık kim dönüp bakardı termosifonlara, tıslamaya bile gücü kalmamış havagazına. Böylece kesin olarak girdi şofbenler banyoya.
Havagazlı veya tüpgazlı olarak girmişti girmesine ama kimsenin aklına da işine de gelmiyordu şofbeni banyo dışında bir yere bağlamak. Çünkü sürüyle iş ve masraf gerektiriyordu. Baca çıkışlı bir yer bulunacak, duvarlar kırılacak su tesisatı çekilecekti. Kim uğraşırdı bunca işle. Koyardın banyoya, iki dakikada tesisata bağlar, borusunu takardın. Hem kalorifersiz evlerde banyoyu da ısıtırdı...
Bu anlayış öylesine yerleşmiş durumdadır ki, geçtik eskileri, bugün bile, mimarın mühendisin imzasından başka müdahalesinin olmadığı, çoğunluğu kalfaların ustaların elinden çıkan yeni binalarda çok doğalmışçasına şofbenler banyolara takılmaya devam etmektedir. Çünkü kısıtlamaların yasakların bolca olduğu doğalgaz işlerine uzaksa eğer, eskinin ustası tesisatçı öyle bilmektedir ve doğal olarak bildiğini uygulamaktadır. Şofbeni banyo dışında bir yere takmak aklına bile gelmez, daha inşaat halindeyken su borularını buna göre döşer. Evin kaloriferli olup olmadığı fark etmez, şofbenin yeri banyodur.
İşte bu yüzden insanlar ya baca çekmediği için karbon monoksitten, ya da baca olsa bile hava girişi olmadığı için oksijensizlikten banyoda zehirlenmektedirler.
İstenildiği kadar eğitmeye yönelik yayınlar yapılsın, yayın organları “Yine kombi patladı, şofben zehirledi...” diye bas bas bağırsın, hiç işe yaramaz. “Bana olmaz, onların eksiği vardır” falan deyip geçecektir daha beter durumda olanlar bile.
Öylesine kemikleşmiş bir anlayıştır ki bu, şofbenleri banyodan dışarı çıkartmak için silah zoru gerekebilir. Kanıksanıp iyice yerleşmiş bu anlayış, doğalgazın yaşamımıza girmeye başlamasıyla kısmen değişmeye başladı ama doğalgazın gitmediği yerlerde veya eski yapılarda egemenliğini sürdürmeye devam etmekte. Çünkü herhangi bir denetim mekanizması veya kısıtlama söz konusu değil. Şofbeni satın aldıktan sonra bir tesisatçı çağırıp bağlatır, ardından tüpçüyü arar tüp istersin. Hepsi bu... İşlem tamamdır... Kim soracak “Bunu nereye takacaksın, tüpü nasıl bağlayacaksın, bacası havalandırması var mı?” diye. Kimsenin işi kalmadı da senin şofbeninle mi uğraşacak? Hadi canım...
Doğalgazda soruluyor da ne oluyor? Şofben veya kombi banyoya takılamaz, tesisat işlerini yetkili servisler, sözleşmeli firmalar yapacak diye şart koşuluyor da ne değişiyor? Gene gümlüyor ikide bir bir yerler, yine zehirlenerek yıkılıp kalıyor insanlar. Üstelik ölümler artık kitlesel olmaya başladı. Şofbenli banyoda bir kişi, en çoğu bir çift zehirleniyordu. Çünkü çok uzun süre değil yalnızca banyo süresince yanıyordu şofbenler. Zehirlenilse bile eğer vaktinde dışarı çıkılırsa kurtulabiliyordu insanlar. Hatta çoğunlukla farkına bile varılmıyordu zehirlenildiğinin, sıcak banyonun sersemliği sanılıp geçiliyordu. Belki de uzun yıllar böyle kullanılıyordu...
Kombiler dışarıda kapısı açık bir yerlere konulduğu ve sürekli yandığı için bütün evdekiler zehirleniyor artık. Yalnızca küçük banyolardı, şimdi evin bütünü gaz odasına dönüşmüş durumda.
Veriyor gazı işletme, yıkılan yıkılır kalan müşteriler bizimdir diyor.
Elin canı, yakmıyor ki canlarını.
Şofben banyoya girdi, ölüm sıradanlaştı. Çıkartılsa bile banyodan, asla görülmüyor apaçık ölüm.
Eyüp Şeker
03.01.2009 / 04.01.2009