YANLIŞLIKLA HATASIZ İŞ YAPMIŞTIM
Elektronikteki beceriksizliklerimi detaylandırmam isteniyor duygusuna kapıldığım için biraz açsam iyi olacak.
Ataköy 2. Kısım’ın sonundan yayın yapan arkadaşı, çatıdaki uzun TV anten direğinin en tepesindeki radyo anteni sayesinde Kızılay’ın oradan alabiliyordum. Fakat çatıdaki radyo antenini vericiye bağlamama rağmen ben asla sinyallerimi ona ulaştırmayı başaramamıştım. Alıcıyla vericinin haniyse birbirini görmesini sağlayan çatıdaki anteni kullanmadığımda sinyalleri almam mümkün olamıyordu. Yaklaşık 1,5-2 km kadar bir mesafeden söz ediyoruz.
TAV2’yle çok eğlenirdik aslında. FM radyoyu kaldırıma yakın şimşir benzeri sık yapraklı küçük bir ağacın içine gizler, şüphe çekmeyecek uzaklıkta bir yerlere kurulur, ağacın yanından geçen birilerini yakalayınca, mikrofonun başındaki arkadaşın “Ben konuşan ağaç, ne bakıyorsun, hiç mi konuşan ağaç görmedin…” diye başlamasının yarattığı şaşkınlıklarla eğlenirdik. İnsanlar irkilerek bakınır, kimseyi göremeyince ve gördüklerini ilişkilendiremeyince hızla uzaklaşırlardı.
Her yanımızın kablosuz cihazlarla, telsiz aletlerle dolduğu günümüzde herkesin hemen çakıp hiç iplemeyeceği bu şaka, o günün şartlarında fazlasıyla etkileyiciydi. Bugün sıradan bir bebek telsiziyle veya oyuncakçılarda satılan küçük telsizlerle, cep telefonlarıyla, sabit telsiz telefonlarla kolayca yapılabilecek bu tür bir şaka, telsiz yasağının olduğu o günlerde, akıl edememek yüzünden insanları fazlasıyla şaşırtabiliyordu.
O günlerde en küçük FM radyonun en az 500 sayfalık bir kitap boyutunda olduğunu söylemekte yarar var. Bir yerlere radyo gizlemek bile epeyce meseleydi.
Telsiz yasağı (Yanılmıyorsam 2222 sayılı yasaydı veya benzeri bir rakamdı) 80’lerin ortalarına doğru kaldırılmıştı. O güne kadar sıradan insanların iletişim araçları hep kabloluydu, telsiz kimsenin aklına gelmiyordu.
Alarm, siren, radyo gibi ufak tefek ucuz devreler yapardık çoğunlukla. Benim kadar beceriksiz olmayan arkadaşlar amfi falan yapıyordu. Hem de esaslı şeyler… Onlar yapar da ben geri mi dururum, "Gel sana bir amfi yapayım" diye birinin kanına girdim hemen. "Bir de pikap toplarım, al sana canavar gibi müzik sistemi, tepe tepe kullan" dememle yatmıştı herhalde aklına.
Öyle sanıyorum entegreler çıkmış, tek tük de olsa piyasada bulunur hale gelmişti. Kolayca daha kaliteli, çok daha güçlü cihazlar yapmak mümkündü fakat çok pahalıydılar. O günlerde en güçlü transistorlardan biri 2N3055’ti ve 10 vattan güçlü amfiler yapılabiliyordu ama hem devreleri daha karmaşıktı hem de fazla pahalıya çıkıyordu. Bu yüzden AD161-AD162 transistor çiftinde karar kılıp 2x6 vatlık amfi yapmaya koyuldum. Yazıyla da yazayım, iki çarpı altı vat, boru değil yani, iki çarpı altı vat.
Stereo olması için aynı amfi devresinden iki tane yapacaktım. Bas tiz ayarları için bir de preamfi devresi denkledim. Çiftli potansiyometrelere bağladım mı stereo olacaktı amfi. İşlem tamamdı. Bir de, bir de stereo besleme, yani adaptör kısmı vardı işin. Onun şemasını da ayarladım. Malzemeleri aldıktan sonra montaja başladım.
AD161-162 transistorlar epeyce ısındığından, gidip doğramacıda iki parça alüminyum profil kestirdim. Transistorları üzerine vidayla bağlayıp devreleri de profilin iç kısmına sakladım. Böylece alüminyum profil hem koruyucu hem de soğutucu vazifesi görüyordu.
Suntadan bir de kutu yaptım. Alüminyum profillerdeki sağ sol kanallar ve besleme devresi trafosuyla birlikte kutuya yerleştirildi, bas, tiz ve ses potansiyometreleri de ön tarafa monte edildi, amfi tamamdı.
Tamam ne demek, canavar gibi çalışıyordu. Artık nerede yanlış yaptıysam hatasız çalıştırabilmiştim amfiyi. Halen daha şaşarım…
Bitpazarından eski pikap alıp boyayla cilayla güzelleştirdikten sonra motor devirlerini ayarlayan düzenlemeler yapıp yeni kol ve kafa (kristal) takmak yaygın bir yöntemdi. İnce uzun Philips kristalin fiyatının düşüklüğüne göre kalitesi yüksek olduğundan genellikle herkes bunu tercih ederdi. Bu eski 45-78 devirlik pikapların motor kafasını 33-45 devirlikle değiştirmek yetiyordu.
Bodrumdaki atölyede bulduğum boya için sentetik tiner denkleyemeyince selülozik tinerle sulandırıp öyle boyamıştım pikabı. Unutmam mümkün değil, çünkü birkaç dakika sonra kuraklık yüzünden çatlayan toprak gibi olmuştu boyadığım pikap. Sonradan o çatlak çatlak halinin güzel göründüğüne karar vermiş, boyayı değiştirmemiştik.
Yıllar sonra bir ressamın resimlerindeki çatlamış toprak benzeri doku için "Boyayı çatlatma yöntemini kimseye söylemiyor, kendine saklıyor…" dendiğini duyunca pikap boyama olayını hatırlayarak gülümsemiş, bu rağmen "Büyük ihtimalle bitirdikten sonra fısfısla selülozik tiner püskürtüyor resimlerinin üzerine" dememeyi yeğlemiştim.
İki de hoparlör sunta kutulara yerleştirildi.
Müzik sistemi hazırdı ve çatır çatır çalışıyordu.
Güzel güzel de kullanıyordu…
Artık kaç ay ya da yıl, belki de hafta, ne kadar geçti aradan şimdi bilemiyorum; "Kanallardan biri bozuldu, bir taraftaki hoparlörden hiç ses gelmiyor" diye çıkıp gelince, bozuk olan tarafı söküp aldım, "Ben bunu tamir ederken sen amfiyi mono olarak kullanırsın" dedim.
O gün bugündür temiz bir 35 senedir tamir edilmeyi bekliyor.
Tamir edeceğimden değil, saklıyorum işte… Hoş, tamir etsem ne olacak ki…
Zaten bir bunu, bir de en sonuncu TAV2'yi saklamaktayım bunca yıldır. Çünkü ikisi de çok önemli, biriyle çok boğuşmuştum, diğeri ise hem gurur hem de yük…
Bu müzik sistemi yaptığım en kapsamlı montajdı ama hepsinden önemlisi, düzgün çalıştırabildiğim tek büyük bileşik devre ve işe yarayan adamakıllı sistemdi.
Yaptım, çalıştın işte, ne bozulursun, çalışmaya devam etsene… Kalleş amfi ne olacak…
Aniden nereden çıktı bu telsiz muhabbetleri diye sorgu sual edenler için; bir yerlerde alıp başını gitmiş geyikler döndürüldüğü duygusuna kapılınca topa girip bir şeyler anlatmam gerektiğini düşündüm. Mesele bundan ibarettir.
O günlerdeki elektronik merakımla ilgili hatırlayabildiklerim bunlardan ibaret. Demek ki iyice kazınmış bunlar beynime. Bir de PNP ve NPN transistorların bacaklarını karıştırdığımı iyi hatırlıyorum. Arkadaşlara sorardım, (sıralamaları halen bilmediğim için atıyorum) "Bu emitör, base, kollektör, bu da kollektör, emitör, base" diye gösterirlerdi, iki saniye sonra unutur, yine karıştırırdım. Bütün bu sözünü ettiklerim dışında bir şey yok belleğimde.
Arada bir aklıma takıldığından olacak, daha geçenlerde birkaç küçük hazır kit satın aldım internetten. Bilmem elim varıp da montajlarını yapabilecek miyim, haftalardır duruyorlar içeride.
80'lerin başlarında çıkıyordu TRAC dergisi, bilmiyorum yayınlanıyor mu haalaa. Bir de Elektor diye bir dergi çıkmaya başlamıştı, bir müddet de onu satın almıştım. 80'lerde yeni yeni bilgisayar sistemleri yer almaya başlamıştı dergilerde. Herhalde günümüzde daha çoktur elektronikle ilgili dergi seçenekleri. Zaten artık internet var, basılı dergi çoktan ikinci plana düşmüştür.
Elektronik çok keyiflidir. Hele de benim gibi fazla çakmayan beceriksizlerdenseniz, saç baş yolacağınız için daha çok keyif verir. Kaşağı hesabı…
Eyüp Şeker
28 Haziran 2010