NE ETSİN BİZİ UZAYLI?

KÖLELİKLE TAVUKLUK, AVCILIKLA EFENDİLİK, KONUKLUKLA KONUKSEVERLİK


Uzaylıların gelip Dünyamıza el koyacağı, bizlerin de canına okuyacağı yaklaşımı hep ilgi görmüştür. Birileri bir gün ziyaretimize gelinceye kadar da fazlasıyla taraftar bulmaya devam edecektir bu düşünce ve o güne dek emin olamayacağız neyle karşılaşacağımızdan.


Aslında çok sağlam bir dayanağı vardır bu inancın; gittiği yerlerin canına okuyan beyaz adam.


İyi de, buraya gelebilecek teknolojiye ulaşmış bir uygarlığın mensuplarının başka işleri güçleri kalmadı mı ki canına okumak için Dünya’nın başına çökecekler. Spor olsun diye canına okumayacaklarsa, son kullanma tarihi iyice yaklaşmış bir Dünyaya el koyup ne yapacaklar?


Buraya gelebilecek olanların Dünyadan başka seçenekleri de var demektir.


Gelebilmeleri demek, enerji elde etmede hiçbir güçlükleri kalmamış yani sınırsızca enerjiye sahipler demektir.


Sınırsız enerjiye sahip olmak demek, hemen her şeyi üretip yapabiliyor olmak demektir.


Kısacası, kendi güneşlerini çoktan yaratmış, sınırsız enerjilerini istedikleri gibi kullanıyorlar demektir.


Bu düzeye erişmiş bir uygarlık için toprağın altındaki hangi maden, üstündeki hangi kaynak değerli olabilir? Öyle sanıyorum hiç biri…


Geriye kalanlar arasında dehşetengiz bir seçenek de var; bizlere tavuk muamelesi yapan, en değerli besin kaynakları insan eti olan bir türdürler. Tavuk muamelesi çektikleri peşinde Dünya’ya sökün etmelerine dayanan bir iddia hepsinden dayanaksız ve saçma kalacaktır. Sınırsız enerjiye erişmiş bir uygarlık için tamamen sentetik olarak tasarlanıp üretilen hangi besin hayaldir, erişilmezdir? Tavuk muamelesi çektikleri bizler için onca yolu kat edip de ne yapacaklar, oturur yaparlar en lezzetlisinden en besleyicisine her türlü gıdalarını.


Enerji sorunları kalmamış çok gelişkin uygarlık söz konusuysa, maden, besin türü yaklaşımlar geçersizleşiyor. Geriye yere sağlam basan tek seçenek kalıyor; bilimsel amaçlı veya turistik ziyaret.


Bir de, işimize yaramadığı için farkında olmadığımız, bizler için anlamsız bir kaynağın/varlığın, onlar için çok önemli, değerli olabileceği ihtimali söz konusu tabii. Bilmediğimiz, farkında olmadığımız böyle bir kaynağı öğrenmedikçe de tehdit barındırıp barındırmadığını öğrenemeyeceğiz demektir.


Bizlere istekleri dışında zarar verebilecekleri en akıla yatkın gerekçedir. Taşıdıkları mikroorganizmalar bizler için ölümcülse tehdit oluşturacaklardır ama kesinlikle bunu öngörerek hazırlıklı geleceklerdir. Çünkü Dünyamızdakiler de başka yerlere gidip gelirken aynı aşırı titizliği gösteriyor. Çünkü akıl bunu gerektirir.


Yoksa bizlerden bir alıp verecekleri olmayacaktır.


Geldiler diyelim, ne yapacaklar?


Yiyecek ve zenginlik kaynağı olarak mı yaralanacaklar Dünyadan? Geçiniz…


Altın platin gibi değerli madenler için geleceklerini öne sürmek fazlasıyla çocukça, hatta ilkelce kalıyor. Zira buraya gelebilecek teknolojik düzeye erişenler her türlü maddeyi türlü yollardan elde etmeyi çoktan öğrenmişler ve doğal kaynaklarla uğraşmayı çoktan terk etmişler demektir. Geçiniz…


Dünyaya el koyup bakirleştirerek kendileri için yepyeni bir dünya yapılandırma seçeneği var bir de.


Peki, bizleri ne yapacaklar? Milyarlarca insanı gömseler ayrı bela, yakıp yok etseler ayrı dert; Dünyayı bizlerden arındırma seçeneklerin her biri doğal yapıya çok aşırı sert darbeler vurmak demektir. Bu düşünce hepsinden çılgınca… Tabii nadasa bırakmak da göz ardı edilemez; gelir zararlıları temizler, tekrar verimli ve mümbit hale gelmesini beklerler. Bunun için de aynı alternatifsizlik durumu geçerli, yani bulabildikleri, ulaşabildikleri tek yaşanabilir yer olması gerekir Dünya'nın.

Peki, biz gitseydik bizimki gibi bir gezegeni tercih eder miydik? Tek şartla seçerdik; diğerlerinin hepsi ulaşmamızın imkansız olduğu yerlerdeyseler ve gecikmeksizin başka bir dünyaya yerleşmek tek seçeneğimiz haline gelmişse.


Onlar da sadece bir nedenle seçeceklerdir Dünyayı; tek atımlık barutları vardır ve ancak buraya gelmelerine yetiyordur.


Büyük ihtimalle enerji ve hız sorunları olmayacaktır. Ve yine büyük ihtimalle ömür içinde gerçekleştirebileceklerdir yolculuğu. Ve zaten, ömür içinde gerçekleştirilemeyen yolculuklar yaşayan canlılar tarafından yapılmayacaktır.


Buraya gelebileceklerine göre Evrende birçok yere veya en azından Galaksimiz içindeki pek çok gezegene gidebilirler, neden burayı seçsinler? Her geçen gün biraz daha itiş kakış hale gelen bu dünyanın ne gibi bir çekiciliği olabilir çok gelişkin uygarlıklar için?


Aslında evrende bizler virüsler gibiyiz şu anda.


Birkaç Yy öncesine kadar bir yerdeki virüsün Dünyanın öbür ucuna gitmesi pek mümkün değildi. Tek taşıyıcıları, kıtalararası gidebilen göçmen kuşlar veya balıklardı. Ne zaman ki çok uygun bir taşıyıcı olarak bir takım yerlere gidebilen insan sahneye çıktı, virüsler için nerdeyse imkansız olan gerçekleşti ve o güne dek karşılaşmamışlarda yaşamsal tehdit oluşturmaya başladılar.


Ulaşabilirlik açısından mikroorganizmalar gibiydik ve yakınımızdakiler dışındaki yerlere erişme yeteneğimiz yoktu. Ne zaman ki uygun araçlar ortaya çıktı o zaman gidebilmeye ve taşıyabildiklerimizi taşımaya başladık.


Tıpkı, onları taşıyan insanları taşıyan uçaklar ortaya çıktığında, imkansız olan yerlere ulaşmaya başlayan çiçek gibi SARS gibi.


Araçlarımız henüz ortaya çıkmadığından virüsler gibiyiz şu anda uzayda.


Araçlarına erişmiş türlerin dolaşıp dolaşamadığını ise bilmiyoruz.


Önce onlar mı gelecek yoksa biz mi gideceğiz, bunu da bilmiyoruz.


Ve o güne kadar bilmediğimiz yeni tehdit nedenlerini öğrenmemişsek, köle mi, tavuk mu, yoksa konuksever mi olacağımızı bilemeyeceğiz.


Konukluk ve konukseverlikten uzak karşılaşmalarda, önce biz gitmişsek, avcılık, efendilik şansımız yüksek olurken, biz gidemeden gelenlere karşı av ve köle durumunda kalabileceğimiz ihtimalinin yüksekliği açıktır.


Bir şey daha çok açıktır; eğer insan Evren'de asla dolaşamayacaksa Evren zaten yok demektir, bir gün oralara gidebilecekse eğer Evren var demektir ve ama bu Dünyadakiler ama başkasındakiler gideceklerdir bir uçtan diğerine ve zaten gitme gücüne erişmişler dolaşabiliyorlardır dolaşabildikleri yerlerde.


Büyük ihtimalle burada yanıtlayamayacağımız “Neden varız?” sorusunun yanıtını oralara erişmeye başladığımızda yanıtlayabileceğiz ya da yanıtlamaya yaklaştığımızı kavrayacağız.


Çünkü bu muazzam sorunun yanıtı için bu Dünya çok ama çok küçük.


Eyüp Şeker


22 Mayıs / 2 Temmuz 2010

FIRINDA KURU FASULYE

PAMBUUK GİBİ LEZZET TANELERİ


Memlekette İspir fasulyesinden daha lezzetlisinin olmadığına kuşku yok. Hiç ihtimal vermesem de yine de merak ediyor insan, dünyada daha lezzetli fasulye var mıdır acaba? Sanmıyorum.


Uğraşamam diye kestirip atmak yüzünden yıllardır fasulyeyi ocakta yapıyordum. Memleketin baş ağız sulandırıcılarından Vedat Milor geçenlerde Rize’ye uğrayıp karşılaştığı lezzetleri anlata anlata bitiremeyince kanıma girmiş oldu, daha doğrusu cesaret yükleyiverdi. Derhal karar verdim, bundan böyle fasulye Rize usulü yapılacaktı.


Rize usulünün en önemli farkı fırında pişirilmesi… Sanki bir güçlüğü varmış gibi uğraşmaktan çekindiğim buydu işte.


Kapalıçarşı’daki dükkanda birkaç kez yapılmıştı Rize usulü fasulye. Bu yüzden bir adı da esnaf usulüdür zaten. Malzemeler evde hazırlanır, büyük bir güveç kabına doldurulur, suyu ilave edildikten sonra Gedikpaşa’daki odun ateşli fırına gönderilirdi. Fırıncı tembihliydi, suyu eksildiğinde ilave eder, saati yaklaşık olarak bilindiğinden gidilip alınır, komşular çağrılır, evden o gün için getirilmiş kaşıklarla girişilirdi. Aynı usulle güveç de yapılır. Zaten Anadolu’daki pek çok çarşıda yaygındır bu yöntem.


İspir fasulyesiyle yapılmasa da Rize usulünün benzerini Göreme’de görmüştüm. Bir restoranda testi içinde yapılan fasulye ilgimizi çekmiş, girip yemiştik. Ağzı hamurla kapatılmış testideki fasulye fırında pişirilmesine rağmen çok kötüydü. Müşterilere yetişmek derdiyle tam pişirilmediğinden takır tukurdu fasulyeler. Yani çok datsızdı datsız… Muhakkak bugün de yapılıyordur, bilmiyorum hakkını veriyorlar mı veya bize denk gelmeyen hakkıyla pişiren yerler var mı?


Biz dönelim Rize usulü İspir fasulyemize: Önemli malzemelerinden biri dana kemiğidir. Ne yazık ki, ne kasaplarda ne de markette satılıyor artık dana kemiği, mecburen kuzu kemiği alıyor, biraz dana kuşbaşı ekleyerek koyun tadını hafifletiyorum.


Güveç kabı o kadar da şart olmadığından, yanmasınlar diye bakalit saplarını söktüğüm bir çelik tencereyi kapaksız olarak kullanıyorum. Sonuncuyu cam tencerede pişirdim.


Tarif basit: Biraz zeytinyağında soğanları kavurup doğranmış acı biberleri ekliyorum, biracık daha kavuruyorum. Doğranmış domatesleri, salçayı, kemikleri, ilave edeceksem dana kuşbaşıları, akşamdan suya konulmuş fasulyeleri tencereye doldurduktan sonra sıcak su koyup tuzunu, biberini falan tamam ediyor, 150 derecede ısıtılmış fırına atıyorum.


Pek dikkat etmedim; arada bir karıştırarak eksilen suyunu ilave edip o düşük ısıda 2-3 saat kadar pişiyorum. Sonunda fasulyeler oluyor 'Pambuuk pambuuk…'.


Benim yöntem bu ve aslında fasulyecilerin nasıl yaptığını tam bilmiyorum. Deneyin görün, sonra da ilk kez fasulye yediğinizi bir güzel itiraf edin kendinize. Tabii daha önce İspir fasulyecilerinde yemediyseniz…


İspir yoksa herhangi bir fasulyeyle deneyin veya her zamanki fasulyenizi fırında pişirin, ne kadar fark ettiğine çok şaşıracaksınız.


Memleketin baş ağız sulandırma yetkililerinden Vedat Milor’uın açıklamasına göre, düşük ısıda pişmekmiş lezzetin sırlarından biri. Yani yavaş yavaş pişerken malzemeleri güzelce içine çeken fasulyeler ‘pambuuk’ gibi olup "Karşı konulamaz lezzet taneleri"ne dönüşüyorlarmış.


Bu kıyağımı unutmayıp bir tabak gönderirsiniz artık. Yazarken ağzımız sulandı burada…


Pilav ve de sivribiber turşusuyla cacığı eşlikçi olarak kattığımda şölen tamam demektir.


Yavaş olun, parmaklarınızı yemeyin bakiiim.



Eyüp Şeker


30 Haziran 2010


TAMİR EDİLMEYİ BEKLEYEN AMFİ

YANLIŞLIKLA HATASIZ İŞ YAPMIŞTIM


Elektronikteki beceriksizliklerimi detaylandırmam isteniyor duygusuna kapıldığım için biraz açsam iyi olacak.


Ataköy 2. Kısım’ın sonundan yayın yapan arkadaşı, çatıdaki uzun TV anten direğinin en tepesindeki radyo anteni sayesinde Kızılay’ın oradan alabiliyordum. Fakat çatıdaki radyo antenini vericiye bağlamama rağmen ben asla sinyallerimi ona ulaştırmayı başaramamıştım. Alıcıyla vericinin haniyse birbirini görmesini sağlayan çatıdaki anteni kullanmadığımda sinyalleri almam mümkün olamıyordu. Yaklaşık 1,5-2 km kadar bir mesafeden söz ediyoruz.


TAV2’yle çok eğlenirdik aslında. FM radyoyu kaldırıma yakın şimşir benzeri sık yapraklı küçük bir ağacın içine gizler, şüphe çekmeyecek uzaklıkta bir yerlere kurulur, ağacın yanından geçen birilerini yakalayınca, mikrofonun başındaki arkadaşın “Ben konuşan ağaç, ne bakıyorsun, hiç mi konuşan ağaç görmedin…” diye başlamasının yarattığı şaşkınlıklarla eğlenirdik. İnsanlar irkilerek bakınır, kimseyi göremeyince ve gördüklerini ilişkilendiremeyince hızla uzaklaşırlardı.


Her yanımızın kablosuz cihazlarla, telsiz aletlerle dolduğu günümüzde herkesin hemen çakıp hiç iplemeyeceği bu şaka, o günün şartlarında fazlasıyla etkileyiciydi. Bugün sıradan bir bebek telsiziyle veya oyuncakçılarda satılan küçük telsizlerle, cep telefonlarıyla, sabit telsiz telefonlarla kolayca yapılabilecek bu tür bir şaka, telsiz yasağının olduğu o günlerde, akıl edememek yüzünden insanları fazlasıyla şaşırtabiliyordu.


O günlerde en küçük FM radyonun en az 500 sayfalık bir kitap boyutunda olduğunu söylemekte yarar var. Bir yerlere radyo gizlemek bile epeyce meseleydi.


Telsiz yasağı (Yanılmıyorsam 2222 sayılı yasaydı veya benzeri bir rakamdı) 80’lerin ortalarına doğru kaldırılmıştı. O güne kadar sıradan insanların iletişim araçları hep kabloluydu, telsiz kimsenin aklına gelmiyordu.


Alarm, siren, radyo gibi ufak tefek ucuz devreler yapardık çoğunlukla. Benim kadar beceriksiz olmayan arkadaşlar amfi falan yapıyordu. Hem de esaslı şeyler… Onlar yapar da ben geri mi dururum, "Gel sana bir amfi yapayım" diye birinin kanına girdim hemen. "Bir de pikap toplarım, al sana canavar gibi müzik sistemi, tepe tepe kullan" dememle yatmıştı herhalde aklına.


Öyle sanıyorum entegreler çıkmış, tek tük de olsa piyasada bulunur hale gelmişti. Kolayca daha kaliteli, çok daha güçlü cihazlar yapmak mümkündü fakat çok pahalıydılar. O günlerde en güçlü transistorlardan biri 2N3055’ti ve 10 vattan güçlü amfiler yapılabiliyordu ama hem devreleri daha karmaşıktı hem de fazla pahalıya çıkıyordu. Bu yüzden AD161-AD162 transistor çiftinde karar kılıp 2x6 vatlık amfi yapmaya koyuldum. Yazıyla da yazayım, iki çarpı altı vat, boru değil yani, iki çarpı altı vat.


Stereo olması için aynı amfi devresinden iki tane yapacaktım. Bas tiz ayarları için bir de preamfi devresi denkledim. Çiftli potansiyometrelere bağladım mı stereo olacaktı amfi. İşlem tamamdı. Bir de, bir de stereo besleme, yani adaptör kısmı vardı işin. Onun şemasını da ayarladım. Malzemeleri aldıktan sonra montaja başladım.


AD161-162 transistorlar epeyce ısındığından, gidip doğramacıda iki parça alüminyum profil kestirdim. Transistorları üzerine vidayla bağlayıp devreleri de profilin iç kısmına sakladım. Böylece alüminyum profil hem koruyucu hem de soğutucu vazifesi görüyordu.


Suntadan bir de kutu yaptım. Alüminyum profillerdeki sağ sol kanallar ve besleme devresi trafosuyla birlikte kutuya yerleştirildi, bas, tiz ve ses potansiyometreleri de ön tarafa monte edildi, amfi tamamdı.


Tamam ne demek, canavar gibi çalışıyordu. Artık nerede yanlış yaptıysam hatasız çalıştırabilmiştim amfiyi. Halen daha şaşarım…


Bitpazarından eski pikap alıp boyayla cilayla güzelleştirdikten sonra motor devirlerini ayarlayan düzenlemeler yapıp yeni kol ve kafa (kristal) takmak yaygın bir yöntemdi. İnce uzun Philips kristalin fiyatının düşüklüğüne göre kalitesi yüksek olduğundan genellikle herkes bunu tercih ederdi. Bu eski 45-78 devirlik pikapların motor kafasını 33-45 devirlikle değiştirmek yetiyordu.


Bodrumdaki atölyede bulduğum boya için sentetik tiner denkleyemeyince selülozik tinerle sulandırıp öyle boyamıştım pikabı. Unutmam mümkün değil, çünkü birkaç dakika sonra kuraklık yüzünden çatlayan toprak gibi olmuştu boyadığım pikap. Sonradan o çatlak çatlak halinin güzel göründüğüne karar vermiş, boyayı değiştirmemiştik.


Yıllar sonra bir ressamın resimlerindeki çatlamış toprak benzeri doku için "Boyayı çatlatma yöntemini kimseye söylemiyor, kendine saklıyor…" dendiğini duyunca pikap boyama olayını hatırlayarak gülümsemiş, bu rağmen "Büyük ihtimalle bitirdikten sonra fısfısla selülozik tiner püskürtüyor resimlerinin üzerine" dememeyi yeğlemiştim.


İki de hoparlör sunta kutulara yerleştirildi.


Müzik sistemi hazırdı ve çatır çatır çalışıyordu.


Güzel güzel de kullanıyordu…


Artık kaç ay ya da yıl, belki de hafta, ne kadar geçti aradan şimdi bilemiyorum; "Kanallardan biri bozuldu, bir taraftaki hoparlörden hiç ses gelmiyor" diye çıkıp gelince, bozuk olan tarafı söküp aldım, "Ben bunu tamir ederken sen amfiyi mono olarak kullanırsın" dedim.


O gün bugündür temiz bir 35 senedir tamir edilmeyi bekliyor.


Tamir edeceğimden değil, saklıyorum işte… Hoş, tamir etsem ne olacak ki…


Zaten bir bunu, bir de en sonuncu TAV2'yi saklamaktayım bunca yıldır. Çünkü ikisi de çok önemli, biriyle çok boğuşmuştum, diğeri ise hem gurur hem de yük…


Bu müzik sistemi yaptığım en kapsamlı montajdı ama hepsinden önemlisi, düzgün çalıştırabildiğim tek büyük bileşik devre ve işe yarayan adamakıllı sistemdi.


Yaptım, çalıştın işte, ne bozulursun, çalışmaya devam etsene… Kalleş amfi ne olacak…


Aniden nereden çıktı bu telsiz muhabbetleri diye sorgu sual edenler için; bir yerlerde alıp başını gitmiş geyikler döndürüldüğü duygusuna kapılınca topa girip bir şeyler anlatmam gerektiğini düşündüm. Mesele bundan ibarettir.


O günlerdeki elektronik merakımla ilgili hatırlayabildiklerim bunlardan ibaret. Demek ki iyice kazınmış bunlar beynime. Bir de PNP ve NPN transistorların bacaklarını karıştırdığımı iyi hatırlıyorum. Arkadaşlara sorardım, (sıralamaları halen bilmediğim için atıyorum) "Bu emitör, base, kollektör, bu da kollektör, emitör, base" diye gösterirlerdi, iki saniye sonra unutur, yine karıştırırdım. Bütün bu sözünü ettiklerim dışında bir şey yok belleğimde.


Arada bir aklıma takıldığından olacak, daha geçenlerde birkaç küçük hazır kit satın aldım internetten. Bilmem elim varıp da montajlarını yapabilecek miyim, haftalardır duruyorlar içeride.


80'lerin başlarında çıkıyordu TRAC dergisi, bilmiyorum yayınlanıyor mu haalaa. Bir de Elektor diye bir dergi çıkmaya başlamıştı, bir müddet de onu satın almıştım. 80'lerde yeni yeni bilgisayar sistemleri yer almaya başlamıştı dergilerde. Herhalde günümüzde daha çoktur elektronikle ilgili dergi seçenekleri. Zaten artık internet var, basılı dergi çoktan ikinci plana düşmüştür.


Elektronik çok keyiflidir. Hele de benim gibi fazla çakmayan beceriksizlerdenseniz, saç baş yolacağınız için daha çok keyif verir. Kaşağı hesabı…



Eyüp Şeker


28 Haziran 2010


SEVDAM ÖLDÜRÜLÜYOR

RADYOM GÖMÜLÜRKEN

Radyo çok önemli hepimiz için.

MP3 ve internet, radyoyu tahtından indirecekmiş gibi görünse de, kolay değildir yaşamımızdan çıkıp gitmesi.


Islıkla dolu Kısa Dalga (SW), cızırtıya boğulmuş Uzun Dalga (LW), kötülerin en iyisi gibi duran Orta Dalga (MW/AM) yayınlarının, evlerimizdeki plakların kalitesinin, hele de 33'lüklerin yanına yaklaşmaktan çok uzak kalması, UKW/FM'i büyük ödüle dönüştürüyordu bizler için. Makaralı teypler vardı uzun yıllardır ama büyüktüler, pratik değildiler. Kaset teypler ise yeni yeni girmeye başlamışlardı dünyamıza fakat ses kaliteleri yüksek değildi. Zaten plaklar bantlar ne kadar kaliteli olursa olsun radyonun yerine geçemezlerdi.


Yanlış hatırlamıyorsam ilk stereo Hi-Fi yayını yine İTÜ'den yapılmıştı. Ondan yıllar sonra TRT stereo'ya geçmişti. Bunlardan emin değilim, karıştırıyor olabilirim. Zaten amacım ansiklopedik bilgi vermek değil, FM'in ve Radyo3'ün yaşamımızdaki önemini anlatmak.


Portatif radyolar stereo değildi zaten, sadece müzik dolaplarının radyolarında vardı bu özellik. Stereo ışığının yandığını görmek bayram etmemize yeterdi. Stereo, Hi-Fi gibi kavramlar uzun yıllardır farkında bile olmadığımız özellikler, oysa o zamanlar çok müthiş yeniliklerdi.


Özetle, müzik önemli hale geldikçe daha kalitelisi bekleniyor. Radyonun da…


Müzik söz konusuysa, FM öncesi yayınlar radyoyu çok sevdiremiyordu. Ajans, ya da yarışma programları veya maç yayınları bağlıyordu insanları, müzik değil. Müzik ancak mahalle berberinin kısık sesle çalan orta dalgaya ayarlanmış radyosundan duyulurdu. Bir de uzun yolculuklarda otobüsün radyosundan duyulan bol cızırtılı uzun dalga yayını yerleşmiştir sanırım belleklerimize. Evlerde dinlendiğinde ise, müziğe sevdalanmış bizler duymazdık sanki o radyoları.


İlk FM nesliydik demek yanlış olmayacaktır. TRT3'ün gündüz saatlerinde yaptığı o ilk yayınlara tanık olmak bu sıfatı hak etmemize yeter sanırım.


İTÜ'nün arada sırada yaptığı birkaç saatlik test yayınları sayılmayacağına göre, FM'deki tek ve vazgeçilmez radyomuzdu TRT3. Bomboştu koca FM bandı. Bazen Hava Harp Okulu'nun yakınlarına veya Florya civarına gider İtalyan radyolarını falan yakalardık. O günlerde farkında değildik, Yeşilköy havaalanın dev telsiz direkleri sayesinde o radyoların dinlenebildiğinin. O yabancı radyoların yansımalarının denk geldiği bir koridor olduğunu düşünürdük Yeşilyurt'la Florya sahilinin.


Kaliteli ses müziğin vazgeçilmezi olunca çok çabuk tutkuya dönüşüvermişti. Gündüz belli bir saat dilimi içinde yapılan yayın yanılmıyorsam 80'lerin başında 24 saate çıkartılmıştı. Birkaç yıl sonra da özel radyolarla tıka basa dolmuştu FM bandı.


Özel radyolara kadar FM bandı öylesine boştu ki, sadece 88.2'den yayın yapan TRT3, bir de 105 civarından yayın yapan İTÜ dışında sadece hışırtı egemendi başından sonuna. Elektroniğe merak saldığımız o günlerde telsiz sevdasına da kapılmıştık. Türkiye Radyo Amatörleri Cemiyeti'nin yayınladığı TRAC dergisini alırdık. Yanlış bilmiyorsam başka bir yerli yayın da yoktu zaten. TRAC'ın 12. sayısında yayınlanan TAV2 verici şeması yüzünden meraklısı meraksızı bu telsizi yapmaya koyulmuştuk. Tabii ben de… Geçmiş gün, yanlış hatırlayabilirim; gidip Karaköy'deki Selanik pasajından aldığım malzemelerinin tamamı 205.- TL tutmuş, cebimde bilet alacak 25 kuruş bile kalmadığından otobüste bilet almamış, sonunda dayanamayan biletçinin fırçasını yiyip Zeytinburnu Çimento Fabrikası'nın orada inip eve kadar yürümek zorunda kalmıştım. TRAC'ın bütün sayıları bulunurdu Selanik Pasajında ama TAV2 vericinin meraklısının çokluğu yüzünden derginin o sayısının (Temmuz-Ağustos 1970) baskısının daha çok yapıldığını hatırlıyorum. Haalaa saklarım bu sayıyı. Son yaptığım TAV2'de duruyor. Dergiyle birlikte fotoğrafını çekip o günleri anmak istedim.


Daha sonraları TAV2'nin baskılı devresi hazırlanmış, dükkanlarda satılır olmuştu. Bu da işi çok kolaylaştırıyordu; malzemeleri yerlerine yerleştirip lehimlemek yetiyordu. Oysa delikli kartta (pertinaksta) malzemeleri deliklerden geçirip ayaklarını tellerle birleştirmek gerekiyordu. Hepsinden önemlisi, titizlikle takip edip şemaya uygun bağlantıları doğru şekilde yapmak gerekiyordu. Diyotların, kondansatörlerin yönleri doğru olmalı, transistorların ayakları doğru bağlantılanmalı, ne nereye bağlanacak, hangisinden sonra hangisi gelecek, aradan nereye ne eklenecek, hepsi hatasız yapılmalıydı. Kısacası daha zahmetliydi. Oysa baskılı devrede malzemeleri işaretlenmiş yerlere doğru şekilde yerleştirip lehimlemek yeterliydi.


TAV2 bittiğinde 2 parmak kadar bir devre çıkıyordu ortaya. Tek sorun çalışıp çalışmamasıydı. O kadar yoğrulmuştuk ki bu vericiyle, neredeyse 40 yıl geçmesine rağmen pek çok şeyini hatırlıyorum. 2 adet 2N2217 asıl transistorlardı, 2 de BC109 vardı sanırım. Kalkıp dergiye bakarak hatasızca yazabilirdim bunları. Mesele o değil, mesele kafama kazınmış olmaları. 2N2217 değil de 2218'dir, BC109 değil de 108'dir belki de. Bobin 5 milimdi, yoksa 7'miydi? 5 sargının her iki tarafının 1,5'uncu noktasından birer çıkış alınıyordu. Epeyce küçüğün haricinde 1 adet 100 mikrofarat kondansatör vardı. 2 adet de diyot. Bunlar hiç bakmadan hatırlayabildiklerim. Haniyse ezberden yapabiliyorduk o günlerde.


TAV2 FM bandından yayın yapan bir vericiydi sadece. FM'li radyoları alıcı olarak kullanıyorduk. Yaptığımız bu vericiden konuşup karşıdan yayın yapanı radyodan dinliyorduk. Özetle, biriyle konuşabilmemiz için radyo gerekiyordu.


Devredeki 5-6 sargılık bobini açıp kapatarak frekansı kaydırıyor, en güçlü sinyal verdiği yeri bulmaya çalışıyorduk. Bir de minik bir ayarlı kondansatörü (Trimerdi sanırım) çevirerek hassas ayar yapıyorduk. Bir iki arkadaşın yaptıkları çok iyiydi ve 2-3 km. öteden alınabiliyordu yayınları. Benimkisi ise evin arkasından önüne sinyal göndermeyi başaramadı hiçbir zaman. Üstelik birden fazla kez yapmıştım TAV2 denen mereti. Her seferinde aynı hezimetle karşılaşmıştım. Sonuncu montajımı da beceriksizliğimin kanıtı olarak özellikle saklıyorum.


Bütün bunları neden mi anlattım? FM bandı öyle boş öyle boştu ki, çok ama çok çok güçsüz böylesine bir telsizin sinyalini yakalayabiliyorduk. Bugün her tarafımızın dolu olduğu vericilerden -telsiz telefonlar, kablosuz cihazlar- pek de güçlü olmayan (hatta çoğundan güçsüz) o vericinin sinyali alınabiliyordu ki, bugün imkansızdır o kadar zayıf bir sinyali radyodan duyabilmek. Ancak SETI'dekilerden rica edebiliriz sinyali tespit etmelerini. Tabii yakınlarına sokulduktan sonra…


Neredeyse kendimi bildim bileli dinlediğim TRT3'ü artık dinlemez oldum. 33'lük kalitesine yakın tek radyomuzdu ve tam anlamıyla bir alışkanlığa dönüşmüştü. İşyerinde veya evde sürekli açıktı. Uyurken bile onu kullanırım ninni niyetine. Ve epeydir sadece yatağımın başucundaki radyodan dinler oldum Radyo3'ü, o kadar. Çoğu kere ondan da vazgeçmeye başladım ya; çileden çıkartan yayın binmeleri yüzünden radyoyu kapatıp MP3'ünü açıyorum. Bir dinci radyo özellikle bindiriliyor üzerine. Arada bir birkaç dakikalığına resmen 88.2'ye kaydırılıyor o radyo veya kısa süreliğine TRT Radyo3 yapılıveriyor o yayın. Bunun başka açıklaması olabilir mi bilmiyorum! Bence bilerek isteyerek yapılmasa mümkün değil. Atmosferik etkilerle belli günler veya saatler boyunca yayınlar binebilir, bozulabilir; öyle birkaç dakikalığına sinyal binmesi mümkün değil. Özellikle yapılamadıkça imkansız olduğunu bilmek için uzmanlık gerekmiyor sanırım.


Sözün özü, müzik setinin radyosunu aylardır açmadım, bilgisayarı müzik setine bağlayıp Radyo3'ün internet yayınını dinledim bir süre. Yayınların sıkça kesilmesi ve en önemlisi ses kalitesinin çok kötü olması yüzünden ona da son verdim, artık hiç dinlemiyorum. Bilgisayarım bütün gün açık, internet tıka basa radyoyla doluyken, yayınların karıştığı vericilerle de, ses kalitesi çok düşük Radyo'3'le de boğuşmanın anlamı var mı?


Terk ettim bunca yıldır büyük sevgiyle bağlandığım tek radyomu, çünkü terk etmeye zorluyorlar. Çeşitli ülkelerden yapılan klasik, caz ve pop müzik radyolarına yöneldim.


Bana göre bütün bunların tek açıklaması var, adım adım Radyo3 yok ediliyor.


Geçen yıl programcılara bir yoklama çekilmişti ve tepkiler pek hoşa gitmemiş olacak ki, geri adım atılıp yeni strateji belirlenerek müdavimlerinin kaçması sağlanmaya çalışılıyor galiba. Olan bitenlere baktığımda başka açıklama getiremiyorum, açıklaması olan varsa dinlemeye hazırım.


Özetle çok zamandır dinlemez oldum Radyo3'ü. Oysa vazgeçilmezimdi…


70'lerin başında kısık bir ses duyabilmek veya birkaç dakikalığına bir plağı yayınlamak için harcadığımız çabaları ve katlandıklarımızı hatırladıkça bilgisayarıma şaşırarak bakmadan edemiyorum. Şimdi ne birkaç kilometresi ne metresi, tüm dünyaya her türlü yayını yapabilir bilgisayar sahibi herkes.


Unutmadan, o günlerde telsiz yasası vardı ve bizim yaptığımız telsizler kesinlikle suç kapsamındaydı. Üstüne üstlük sıkıyönetim günleriydi. Başı derde giren çok kişi olmuştu zaten. Bu yüzden bizler de birkaç dakikadan fazla açık tutmazdık o kıytırık vericileri, hemen kapatırdık. Gerçi kimsenin de o sinyalleri aldığını falan sanmıyorum ya. Ama korkuyorduk ve fazlasıyla denk alıyorduk ayağımızı.


Yaşamımda böylesine önemli yeri olan FM bandı haniyse çıkıp gitti dünyamdan. Ama hepsinden önemlisi Radyo3 çıktı yaşamımdan.


Tamam, FM'i terk etme nedenim sinyal karışmaları, ya Radyo3'ün internet yayını sorusunu defalarca sordum kendime. İnternet üzerinden bu kadar kötü yayın özel çaba harcanmadan yapılamaz, muhakkak özellikle düşük tutuluyordur yayın kalitesi diyorum.


Klasik vericileri anlayabilir insan, başka yayınlar biniyordur, sinyal kalitesi yüksek tutulamıyordur falan filan ama internette yayın kalitesinin düşmesi imkansızdır. Çünkü yayın yapıldığı yerden 0-1'lere dönüştürülerek gönderilir, alıcılar yani bilgisayarlar da bu 0-1'leri yeniden sese çevirir. İnternet bağlantı sağlayıcıları ne kadar kötü olursa olsun 0-1'leri aldığı sürece yayın kalitesi değişmez. İster 14400'lük bir çevirmeli bağlantı olsun, ister uydu, ister fiberoptik bağlantı, yayının kalitesi değişmez, bozulmaz. Değişen sadece hızdır. Kesik kesik de olsa yayın alınır ama bu kesiklikler ses kalitesine etki yapmaz. Çünkü alınıp verilenler 0-1'lerden ibaret sayısal (dijital) sinyallerdir.


Eski bantlar kullanılıyor, stüdyo aletleri köhnedi gibi bahaneler palavradan öteye gidemez. Herkesin, bir iPOD'a bilmem kaç bin şarkı yükleyip herhangi bir bilgisayardan veya bir cep telefonundan MP'3 kalitesinde yayın yapabileceği gerçeği karşımızda dururken, köhnemişlik veya yapılanma eksikliği sıkı bir palavra olarak kalır.


Yayın düzeltilmediği ve düzeltileceğine dair bir belirti de görmediğim, aksine sürekli rahatsız ediciliklerle karşılaştığım için artık terk ettim Radyo3'ü.


Görünüşe bakılırsa unutulanlar arasına yerleştireceğim Radyo3'ü de.


Artık nasıl becereceksem…



Eyüp ŞEKER


25.06.2010 02:30



ELEKTRİK SÜPÜRGESİ

HAZNE BÜYÜTÜLEMEZ Mİ?


Siklon elektrik süpürgelerinde içten açıklıklı ikinci bir derin alt hazne, pislik deposunu büyütmeye ve daha güvenli hale getirmeye yaramaz mı?

Bilmiyorum deneyen oldu mu, olduysa sonuç neydi çok merak ediyorum.







NOT : İşe yarayan bir fikir olduğunu düşünen herkes alıp serbestçe kullanabilir.
Bu not burada dururken koşturup patentini almaya kalkışacak kadar cin fikirli uyanıklar çıkmaz herhalde.



Eyüp ŞEKER


.

ANLATMADAN ANLAŞILAMAYACAĞINI ANLAMAK

"ERMENİ YALANLARINA SON" DENİLDİ


ABD'nin New York kentinde "Ermeni Yalanlarına Son ve Şehitlerimizi Anma Mitingi" düzenlendi.


New York- Bu yıl 6'ncısı gerçekleşen miting, ünlü Times Meydanı'nda gerçekleştirildi. Genç Türkler Derneği tarafından düzenlenen mitingde, şehitler için bir dakikalık saygı duruşunun ardından İstiklal Marşı ve Amerikan Milli Marşı okundu. Mitinginde konuşma yapan Genç Türkler Derneği Başkanı Tulga Tekman, Ermeni iddialarınla ilgili yalanlar konusunda Türk toplumuna birlik çağrısı yaptı.


New York polisinin yoğun güvenlik önlemleri altında gerçekleşen mitingde, çeşitli dernek ve kuruluş başkanları ve Türk toplumunun önde gelen isimlerinin yanı sıra ABD eski başkanı Ronald Reagan'ın danışmanı Bruce Fein, Tarihçi akademisyen Michael Gunter, eski ABD başkanı Bill Clinton'ın Kıbrıs danışmanı Bob McKay de 1915 olaylarıyla ilgili soykırım iddialarının asılsız olduğunu vurgulayan birer konuşma yaptı. Tarihçi Gunther, konuşmasında, "Ermeni diasporasını ABD'de birlikte tutan şey Türkiye nefreti" dedi.


Terör örgütü ASALA militanları tarafından katledilen 39 şehit diplomatımız fotoğraflarının bulunduğu dövizlerin taşındığı mitingde, 1915 olayları ile ilgili soykırım iddialarının yalan olduğunu belirten pankartlar da açıldı. Katılanlara üzerlerinde, "Yalanlar son" yazan tişörtler dağıtıldı.


Genç Türkler Derneği Başkanı Tulga Tekman, mitingi kendi imkanları ile düzenlediklerini belirterek, "Bazı Türk kuruluşları bize destek olmak yerine bu mitingi yapmamızı engellemeye çalıştı. Verdiğimiz ilanlar Türk medya kuruluşları tarafından yayınlanmadı. Bize destek olması için başvurduğumuz Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu Derneği son 5 gün kala duyurularımızı yayınladı. Bu konuda birlikte hareket etmemiz gerekirken yalnız bırakıldık" diye konuştu.


Organizasyonu düzenleyen Yong Turks adına konuşan Cenk Çoktosun, "Bu mitingi çok zor şartlarda düzenledik. Yaklaşık 20 dernek bu mitingi düzenlemek için bir araya geldi. Türk derneklerini çatısı altında toplayan Türk Amerikan Dernekleri ve Türk Amerikan Koalisyonu gibi organizasyonlar maalesef ne maddi nede manevi olarak bizi desteklemedi. Biz yine makamına saygımızdan TADF Başkanı Kaya Boztepe'yi mitinge davet ettik" dedi.


TADF Başkanı Kaya Boztepe ise, kendisinin de destek amacıyla mitinge katıldığını ayrıca, icra kurulu üyeleri ve kendilerine bağlı birçok derneğinde mitingde yer aldığını belirterek, "Mitinge katıldık. Türk toplumuna duyurusunu yapıp katılmaları için çağrıda bulunduk. 23 Nisan mesajımızda bile mitinge katılın çağrısı yaptık" dedi.



http://www.cumhuriyet.com.tr/?kn=8&hn=134146


Cumhuriyet


/*/*/*/*/*/*/


"TÜRKLER SESLERİNİ YÜKSELTİRSE ERMENİ ÇABALARI ZAYIFLAR"



ABD'nin eski başkanlarından Ronald Reagan'ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, Ermeni iddialarıyla ilgili olarak Türk tarafının, davasını tarihi gerçeklere ve hukuka dayanarak savunmaya devam etmesi gerektiğini, Ermeniler'in iddialarını yayma ve Kongre'ye tasarı sunma yönündeki çabalarının, Türkler'in seslerini yükseltmeleri halinde zayıflayacağını belirtti.


AA


New York- New York'ta ''Genç Türkler-Young Turks'' derneği tarafından bu yıl 6.sı düzenlenen ''Ermeni Yalanlarına Son ve Şehitlerimizi Anma'' mitinginde konuşma yapan Bruce Fein, gazetecilerin 1915 olaylarına yönelik Ermeni iddiaları ve ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nde 4 Mart'ta bir oy farkla kabul edilen Ermeni tasarısıyla ilgili sorularını yanıtladı.


Bruce Fein, Ermeniler'in Türkler'e yönelik iddialarının ve suçlamalarının asılsız olduğunu belirterek uluslararası arenada ''özellikle suçların en büyüğü sayılan soykırım kelimesinin son derece dikkatli kullanılması gerektiğini'' belirtti.


1915 olaylarıyla ilgili elde bulunan delillerin hiçbirinin bu kelimenin kullanılmasına asla yol açamayacağını belirten Fein, ''I. Dünya Savaşının trajedisi siyasi faciaydı, Osmanlı'ya karşı ayaklanan Ermeniler savaşı bağımsız bir devlet kurma fırsatı olarak gördüler. Osmanlı İmparatorluğu da buna herhangi bir başka imparatorluğun da karşılık vereceği biçimde yanıt verdi. Osmanlı'nın, hiçbir zaman Ermeniler'i yok etme gibi bir amacı olmamıştır, bunlar saçma sapan iddialar'' dedi.


1. Dünya Savaşı zamanında iki taraflı trajedi yaşandığını söyleyen Fein, ''Osmanlı devletinin Müslümanları da Ermeniler'in öldüğü şekilde öldü, bu insanlar savaştan, hastalıktan, açlıktan öldüler, üstelik ölen Müslüman sayısı çok fazlaydı, doğu Anadolu'da neredeyse 2 milyon Müslüman öldü, bunların çoğu da Ermeni çetelerinin mezaliminden öldü'' dedi.


Fein Ermeniler'in 1915 olaylarına ilişkin iddialarını hiçbir zaman bir uluslararası mahkemeye taşımadıklarını da vurgulayarak, ''Ermeniler iddialarını hiçbir zaman Uluslararası Adalet Divanı'na götürmediler ve 'işte bunlar delillerimiz' demediler, hep siyasi kuruluşlara başvurdular ve siyasi organların kendilerini desteklemelerini istediler, tarihi bilmeyen siyasetçilere yanaştılar Tarih, parlamentolar tarafından değil, tarihçiler tarafından yargılanmalı. Yasama organları değil, mahkemeler suç olup olmadığına bakar, parlamentoların tarihi olayları yargılamaya kalkmaları, hukuka ve anayasalara aykırıdır'' dedi.


ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nde 4 Mart'ta bir oy farkla kabul edilen Ermeni tasarısının ABD Temsilciler Meclisi'ne oylama için geleceğini düşünmediğini de vurgulayan Fein, ''Bu tür tasarılara destek verenlerin sayısı da son iki yılda üçte bir oranında azaldı'' dedi.


Türk tarafının davasını tarihi gerçeklere ve hukuka dayanarak savunmaya devam etmesi gerektiğini belirten Fein, Türk tarafının gerçekleri söylemekten korkmaması ve tehditlere boyun eğmemeye devam etmesi gerektiğini vurguladı.


ABD'de Türkler'in Ermeniler'in iddialarına karşı aynı şekilde karşılık verme, bu iddiaları kabul etmeyip, yanlış olduğunu söyleme ve ifade özgürlüğü hakkının bulunduğunu belirten Fein, Ermenilerin iddialarını yayma ve Kongre'ye tasarı sunma yönündeki çabalarının ancak Türkler'in seslerini yükseltmeleri halinde zayıflayacağını, nitekim Ermeniler'in tasarılarının ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nde etkisini kaybettiğini gördüklerini, belki bu baskıyla bir gün arşivlerin tamamen açılmasına da yanaşacaklarını belirtti.


Fein ''Bakın (Ermeniler'in) iddialarıyla bir günde savaşarak yenilgiye uğratamazsınız, ama bu süreç çok önemli, hiçbir zaman Ermeniler'in tehditlerine boyun eğmeden iddialara yanıt vermeye devam edilmesi çok önemli'' dedi.


Türk tarafının ABD Kongresi'nde Ermeni diasporasının etki kurmaya çalışması karşısında hiçbir zaman yılmaması gerektiğini yineleyen Fein, ''(Türk tarafı olarak) Yılmadan yolunuza devam etmelisiniz, bu yolda sebat ederek bir gün gerçeğin kabul edileceğine inanıyorum'' dedi.


Fein, bir soru üzerine, siyasetin her yerde kendisini gösterdiğini belirterek, ''Yine de siyasetten en az etkilenen alan adalet sistemidir, mahkemelerdir, bu kapsamda bana sorarsanız uluslararası mahkemeye başvurmak iyi yöntem olabilir'' dedi.



http://www.cumhuriyet.com.tr/?kn=8&hn=134170


Cumhuriyet

YIKARKEN DEĞİL SIKARKEN ÖLDÜRÜYORUZ

TUTUCULUK DİLİ BOĞMUYOR MU?



Engellenip engellenmemesi, korunup korunmaması fark etmiyor, her akıp giden şey gibi dil de kendi can suyunu ve yatağını buluyor. Akılcı ve bilimsel olmayan koruma çabaları ise dile zarar vermekle sonuçlanıyor. Tahribatları engellemek için önüne dikilen bentler, bilimsel ve akılcı değilse eğer, ne havzasında değerli sözcük birikmesini sağlıyor, ne de bentleri yerle bir edip kontrolsüzce her bir yana savrulup birikmişlerinin saçılmasını, gücünün heba olmasını engelleyebiliyor.


"Yalın da yalın, illa yalın Türkçe…" kasılıp kalmaları yaşanırken, konuşmalarının, yazılarının yarısını İngilizceyle doldurmayı iyi bir şey, hatta marifet sananların, nelerin cazibesine kapıldığı da nelerden bıkıp usandıkları da gözden kaçırılıyor veya önemsenmiyor.


Dilde sadeleşmeye gidilmesinin gerekçesi, halktan iyice uzaklaşmış idari ağırlıklı belli kesimin bu farklılaşmasına son vermek, dilde birliği sağlamak değil miydi? Halkın anlamadığı o ağdalı ağır Osmanlıca istense bile artık geri getirilemez. O dönem insanlarının çoğunluğunun anlamadığını günümüz insanının anlayıp kullanması mümkün değil. Hal böyleyken öz Türkçe kullanımını saplantı haline getirerek halen kullanılmakta olan birtakım sözcükleri ısrarla görmezden gelmek ne kadar doğru, ne derece yararlıdır?


Örneğin illa 'Olanak' kullanılsın diye günlük dilde yaygın şekilde kullanılmasına rağmen 'İmkan'ı ısrarla görmezden gelmeye çalışmak ne derece doğrudur?


'Tut-i mucize guyem'i zevkle dinleyip çok duygulanmamıza rağmen ne papağanlıklara ‘Tuti’ deriz bu saatten sonra, ne de ‘Guyem’li cümle kurarız. Osmanlıca sözlüğü açacak olsak ilk tepkimiz “Bu ne ya!”dan hafif olamaz. Birkaç örnek seçeyim dedim: ‘Gerdunvekar’ (Dünya kadar vakarı olan) ya da ‘Mücaveret’ (Komşuluk yakınlık), çok uzaktır artık kullanılan dile ve insanımıza. Dahası hiçbir çağrışım yapmamaktadırlar bizlere. Oysa farklı çağrışımlar vermeye başlasa da ‘Hakikat’ gerçek'le, ‘Tabiat’ doğa'yla birlikte yaşamaktadır.


Beynin çalışma sistemi çağrışım üzerine kurulu. Algılanan her yeni şey önceki kayıtlılarla karşılaştırılıp eşleşme bulunup bulunmadığı kontrol ediliyor. Bu eğilimimiz yüzünden doğadaki bulut, dağ, kaya, kumsal gibi kimi oluşumları kimi canlılara, belli sembollere benzetirmişiz.


Arada bir gidip bir iki duble içtiğim barın çalışanlarından biri için ‘Nereden tanıyorum?’ duygusuna kapıldığımda merakımı gidermem çok sürmedi. Oysa her zaman bu kadar kolay değildir ‘Gözüm nereden ısırıyor?’ sorusunun yanıtını bulmak. Hatta çok kere epeyce kafa patlatmamıza rağmen yanıtı bulamaz, sonunda aramaktan vazgeçeriz. Bu kere kolay olmuştu bulmam, çünkü televizyon seyrederken karşıma çıkıvermişti beynimin eşleştirdiği görüntüdeki ikinci kişi; Discovery kanalda ‘Time Warp’ isimli yüksek hızlı kamera çekimleri programının iki kahramanından biriydi barda karşılaştığımın benzeri. Tıpatıp değil, daha çok ağabey kardeş benzerliğiydi onlarınki.


Olabilir, insanın insana benzemesinin şaşılacak yanı yoktur. Asıl tuhaflık, aralarındaki benzerliğin fizikleriyle sınırlı kalmamasından kaynaklanıyordu. İnsan ister istemez şaşkınlığa sürükleniyor; mimikleri, özellikle de birini dinlerken veya şaşırdıklarında kaşlarını kaldırmaları ve yanlara açılan ayaklarıyla yaylana yaylana (Yoksa paytak paytak mı demeliyim) yürümeleri çok büyütüyordu ‘Gözüm nereden ısırıyor?’ duygusunu. Zaten şaşırtıcı olan da benzerliklerinin tavırlar boyutuydu.


Sonunda dayanamayıp kurduğum benzerliği paylaşmak istedim; anlatmayı beceremediğimden mi, yoksa o dinlemeyi başaramadığından mı “Beni dizi yıldızlarına benzetirler zaten...” dediğini duyunca hemen konuyu kapattım. Ünlü peşindeki yeniyetme gibi hissetmek kaldırabileceğim duygu değildi. Ayrıca düşüncemi paylaşmamın bana pek bir şey katmayacağı da ortadaydı.


Sebepsiz olmayan 'Gözüm nereden ısırıyor?' duygusunun boşlukta asılı kaldığı durumlarda çoğunlukla çok ilgisiz, ilişkisiz ortamlar veya en azından biriyle çok az karşılaşma söz konusudur. İkinciyle sıkça karşılaşırız ama öncekini nerede gördüğümüzü bir türlü çıkartamayız. Biri her gün gördüğümüz gazete bayiidir, çarşıdaki kırtasiyecidir, diğeri ise bir reklamdaki gölgede kalan yüzlerden biri veya bizde iz bırakmış bir filmin karakter oyuncularından biridir. Ünlü bir yıldızın oynadığı ana karakter olsa hiç zorlanmadan çıkartacağımız o yüzü, belki bir iki filmde daha, acımasız katil gibi küçük ama sarsıcı rollerde görmek yüzünden bir türlü hatırlayamayız. Tanınmış başrol oyuncusuna benzettiğimizde hemen gidip gazete satıcısına “Siz ne kadar benziyorsunuz...” deriz zaten ve çoğunlukla “Evet, herkes benzetir...” karşılığını alırız. Yanıtı bulamadığımızda işimiz zordur; yine de dayanamayıp “Sizi nereden tanıdığımı bir türlü çıkartamıyorum” diye başlayıp derlediğimiz olası birkaç yeri sayarız. Sonuçsuzdur tabii; bağlantı kurmamızın pek mümkün olmadığı bir yerdedir benzeri, ilişkilendirmeyi başaramayız. Çünkü sınırlı ölçüdeki fiziksel benzerlikleri dışında hiçbir ortak noktaları ve bağlantıları yoktur.


Dil konusunda katı tutuculuğun zenginliğe engel olduğunu, dili boğduğunu düşünmek için epeyce neden olduğu açık. Oysa pek çok kişi gibi ben de Türkçe kullanımında titizlenilmesinde, hatta tutucu olmak için çaba harcanmasından yanaydım. Düşüncemdeki bu değişimin nedeni, zaman içinde kelimelerin farklı anlamlar kazanmaya başladığını görmemdir.


Şöyle ki:


Aynı anlama gelmeleri ve ikisinin de kurgu olması fark etmiyor; hikâye ve öykü aynı şeyleri çağrıştırmıyor bende. ‘Hikâye’ masalsı bir vurgu yaparken, ‘Öykü’ gerçeğe dayanmayı çağrıştırıyor.


Doğa ve tabiat için de geçerli aynı durum; ‘Doğa’ yaşayan çevreyi işaret ederken, ‘Tabiat’ yaratılıştan gelenleri anlatıyor...


Hayat ve yaşam da öyle; ‘Hayat’ ömre dair çağrışımlar yaparken, ‘Yaşam’ günceli işaret ediyor…


Ya 'Kelime'mize ne demeli? Yazıya dair olan 'Kelime'leşirken konuşmalarımızdaki 'Sözcük'leşmedi mi?


Beynimdeki görüntüler böyle. Çağrışım mantığıyla çalışan beynim yarattı bu anlam farklılıklarını. Bilemiyorum, belki de renk körlüğü gibidir durumum, ya da yalnız değilimdir, pek çok kişi benim gibi algılıyordur. Neden böyle farklı algılamalar oluştu tam bilemiyorum. Büyük ihtimalle elli yılı aşkın yaşamımda eski ve yeni sözcüklerin sürekli kullanılmasına tanık olmanın sonucudur.


Nedenini örnekle açıklamaya çalışayım:


'Hayat', yaşlı nesil kullandığından uzun geçmişi çağrıştırır hale gelirken, 'Yaşam', eğitim ve gelişme dönemimdeki neslin kullanmasıyla 'Yaşanan günler' izlenimi vermeye başlayınca bu eğilim gelişmiş olabilir bende. Bizler, yalın Türkçenin yerleştiği ve kanıksandığı dönemde yetişip eğitim görüyor, yadırgamıyor, normal sayıyorduk ama büyüklerimiz ve yaşlılar eski kelimeleri kullanmayı sürdürüyorlardı. Bu yüzden ‘Hayat’ ve ‘Yaşam’ın iki farklı duruma göre şekillenmesi kaçınılmazdı sanırım.



Ve artık bir geriye gidiş değil büyük bir zenginleşme olarak görmeye başladım bu farklı algılamaları. Ayrıca, bu eğilimde yalnız olduğumu da sanmıyorum.


Sizce yaklaşımım yanlış mı?


Hayat, yaşam.


Hikâye, öykü.


Doğa, tabiat.


Kelime, sözcük.


Aynı gibiler ama değiller. Çünkü evrim dilde de çalışıyor. Ve farklılaştırdı...


Galleria Bowling salonunu bilenler bilir; tuvaletler salonun yan tarafında diptedir ve hemen hemen lobutların dizildiği kısmın hizasına denk gelir. Haniyse lobutlar devrildiğinde çıkan ses salondan daha iyi duyulur tuvaletlerden. Daha doğrusu salondaki yüksek volümlü müzik, insanların patırtıları perdelemektedir devrilen lobutların çıkarttıklarını. Oysa tuvaletlerin epeyce sessizleşmiş ortamında duvarların ardından gelmektedir devrilen lobutların sesi. Ne zaman tuvalete gitsem “Arka tarafta bir oduncu mu var?” diye geçiririm içimden. Devrilip duran lobutların sesi olduğunu bilmem sonucu değiştirmez, tuvaletin orada duyduklarım dökülen odunların sesidir benim için hep.


Semtten çoktan kaybolmuş ve yitip gitmekte olan oduncu ile Galleria nasıl mı bir araya geliyor beynimde? Çağrışım yüzünden.


Bana göre bunun açıklaması o sesin belleğimdeki en eski ve derin kaydında yatmaktadır. Çocukluk günlerimde at arabalarının taşımacılıktaki yeri epeyce fazlaydı. Çoğu şey gibi odunlar da çoğunlukla at arabasıyla taşınırdı. Arabacı odunu dökeceği yere yanaşır, o yandaki kapağı çıkartır, atı aksi tarafa çekerek terste kalan ön tekerleği arabanın kasasının altından uzaklaştırırdı. Sonra arabanın altına girer, kasayı omuzlayıp kaldırarak odunların dökülmesini sağlardı. Atı çekip o taraftaki tekeri arabanın altından uzaklaştırmasa, piston görevini kendisinin yüklendiği o damperi çalıştıramazdı arabacı. Zira eğilip omuzladığında, kasanın alt tarafının tekerleğe değmesi yüzünden kaldıramaz, dolayısıyla odunları dökemezdi pistonlaşan arabacı.


Hep “Nasıl kaldırabiliyor!” şaşkınlığınla izlediğim bu görüntü kazınmıştır belleğime.


İşte arabadan dökülen odunların o sesi bu yüzden yanıltıp durmaktadır beni bowling salonunda. Çünkü lobutlardan çok önce odunların sesi vardı hayatımda. Bu yüzden nerede olduğumu ne kadar bilirsem bileyim, devrilenler lobut değil hep odun olacaktır benim için. Çağrışım üzerine çalışan beynim böyle eşleştirmeye devam edecektir. Ve sanırım çok daha derin iz bırakacak bir görüntü, at arabasının yerini almadığı sürece de lobutlar odun muamelesi görmeye devam edecektir bende.


Dökülen odunları hiç duymamış, daha da önemlisi bir nedenle belleğine kazımamışlar için asla odun sesi olmayacaktır lobutların çıkarttıkları.


Çağrışım üzerine çalışan beyin yeni algıladığı bir şeyi kayıtlarında hiç olmayanla eşleştiremez. Ne ‘Gerdunvekar’ ne de ‘Tuti’, ne yaşamımda ne de genetik belleğimde var oldu. Bu yüzden bir metinde karşılaştığım Osmanlıca terimleri okurken de anlamamaktan veya “Tuti mucizei guyem”i dinlerken de duygulanmaktan başka etkisi olamıyor bende. Çünkü hayatımda yok bunlar, hiç olmadılar. Oysa ‘Tabiat’ da, ‘Misal’ de, ‘Hakikat’ da hep vardı ve bunlara ‘Guyem’, ‘Gerdunvekar’ gibi yaklaşıp görmezden gelmeyi sürdürmenin ne anlamı var diye soruyorum şimdi.


Zaten asıl tehdidin, cazibesi kalmamış geçmişten değil, teknolojiyi ve yaşamı yönlendirip biçimlendiren, yüksek çekimli cazibe merkezlerinin lideri durumundaki İngilizceden geldiği bilinirken, ‘Misal’i, ‘Hakikat’i tanımazmış gibi davransak ne olur davranmasak ne olur?


Bir yandan altyazı enteresanlığıyla egemenleştirilen filmlerle ve TV’lerle yapılan bombardıman, diğer yandan uyduların ve internetin küçücükleştirdiği Dünyada başını bilgisayar ve cep telefonlarının çektiği teknolojik aletler nedeniyle özellikle İngilizce çok yoğun şekilde var yaşamımızda. Bunun doğal sonucu da İngilizce sözcüklerin hızla Dil’e girmesi.


Bu noktada şu soruyu soruyorum kendime: “Türkçe kökenli sözcük konusunda aşırı tutucu olmak doğru mu?”



İkinci bir soru daha soruyorum; "Cezbedicilikten uzak katı tutuculuklar her geçen gün daha da yaygınlaşan İngilizce eğiliminde artışa sebep oluyor mu?"


Bir soru daha soruyorum; "Çok büyük hızla genişleyen teknolojik ortamlardaki dil kullanımından uzak, hatta habersizce yorum yapmak ve karar vermek doğru mu?"


Sıkça verilen, benim de hep sarıldığım örnektir bilgisayar için türetilmiş sözcükler ve aslında hepsi de müthiş güzel olmuştur. Peki, zamanında türetilen bu sözcükler günümüz yaygın kullanım ortamında, özellikle de internet varken yapılabilir miydi? Bugün imkânsızdır o sözcükleri oturtmak. Zira teknoloji öyle hızlı gelişiyor ve o kadar hızlı kullanılıyor, öyle hızlı tüketiliyor ki, insanların türetilecek sözcüklerle uğraşmaları da, türetilenlere alışmaları da mümkün değil. Kimse nafile yere kandırmasın kendini, hızlı gelişen ve yaşama giren teknolojilere isim türetmek çok ama çok zordur.


Diğer deyişle, bilgisayar internetle birlikte ve fazla sayıda, son yıllardaki hızıyla girseydi yaşamımıza, emekle türetilmiş o güzelim “Bilgisayar, ekran, donanım, yazılım” gibi sözcüklerin hiçbiri tutunamayacaktı belki de. Fare ve yazıcı gibi sözcükler için aynı iddiada bulunmanın zor olduğunu belirtmek gerekir, zira tam ve iyi karşılayan, sıcak, sevimli tanımlamalar bunlar. Özetle, bilgisayar yaşamımıza yoğun ve hızlı şekilde girseydi türetilen o sözcüklerin çok azı tutacak, hatta belki de hiçbiri tutmayacak, kalıcı olmayacaktı demeye çalışıyorum. Bu sözcükler yerleşip kalıcılaşabilmelerini, türetildikleri o ortamda kişisel bilgisayar kullanıcılığının henüz söz konusu olmadığı, dev kuruluşlarla, bilimsel ve resmi çevreyle sınırlı kullanıma borçlular. Koca ülkede hani neredeyse parmak hesabıyla sayılabilecek kadar bilgisayar varken kök salabildi “Bilgisayar, ekran, donanım, yazılım”.


Zaten teknoloji o kadar hızlı gelişiyor ki, kimsenin de aklına pek gelmiyor artık karşılık türetmek. Birilerinin aklına gelse dahi çoğunlukla fırsat da kalmıyor kullanılıp yayılmasına. Ürünlerin bir an önce pazara sunulması bu şansı tamamen ortadan kaldırıyor. Bu sözlerimle, yeni sözcük aramak yarasızdır, türetilmemelidir demek istemediğimi söylememe bile gerek yok. Hep türetilmelidir, hep çaba harcanmalıdır, çünkü doğru olan budur fakat tutmadığı görülünce ısrarın anlamı kalmıyor demek istiyorum.


Her zaman denenmesi gerektiğini gösteren pek çok örnek mevcut: Bilgisayarların çeşitlenmesiyle ortaya çıkanlar için türetilmiş 'Masaüstü' ve 'Dizüstü' örneğin... Yerinde ve müthiş güzel karşılayan sözcükler olarak yerlerini sessiz sedasız, tartışmasız, patırtısız gürültüsüz aldılar. Eminim kimse de farkında değildir bu karşılıkları kimin türettiğinin. Tarayıcı da iyi bir örnektir; web tarayıcı (Web browser) ya da belge tarayıcı (Scanner) teknolojinin gelişiyle birlikte yaşamımızdaki yerlerini aldı. Şimdi ise tablet bilgisayarlar, e-kitap ve e-gazete var sırada. Örnekler çoğaltılabilir…


Yeni karşılıkların türetilmesini ve kanıksanmasını sağlayan da yine o ilk karşılıkların, o güzelim bilgisayar'ın, yazılım'ın, donanım'ın türetilmesine borçluyuz aslında. O gün o duyarlılık gösterilmesiydi, büyük ihtimalle bugün kompüter, hardver, softver kullanıyorduk. Kimse de fare'yi, tarayıcı'yı, ekran kartı'nı türetmekle uğraşmayacaktı ve insan zekasına hakaret edercesine yapışacaktı dilimize brovsır, skenner, maus. Kısacası bütün bu güzellikleri, daha yolun başında 'Bilgisayar' için bu kapıyı açan ve aynı doğrultudaki çabalarını hiç vazgeçmeksizin sürdüren Prof. Dr. Aydın Köksal'a borçluyuz. (Bkz. http://www.inovasyon.org/getfile.asp?file=AYK.CBTD293.pdf )


Yine tam karşılamasa da bilgisayar yerine 'Bilgisunar' denemeleri var son dönemde ama mantıklı gibi gözükse de tutma şansı hiç yok. Çünkü çok fazla ve hızlı şekilde kullanılıyor bilgisayar, kimse tanımlama değişiklikleriyle, yeni isimlerle uğraşmayacak, ilgilenmeyecektir artık. Ayrıca bilgisayar tamamen benimsendi ve yerleşti.


Farkındaysanız ben de birlikte kullanıyorum eski ve yeni sözcüklerin bazılarını. Bunu aldırmazlıkla değil, bilinçli şekilde yapıyorum. Hatta kimi zaman, bütün bilgisizliğime ve yanlışa düşmeme rağmen Osmanlıcadan örneklere bile sarılıyorum. Ses uyumu, vurgu veya çağrışım amaçladığımda kalkışıyorum buna.


Diğer yandan beliren ihtiyaçların karşılanmasına dair şiddetli bir açlık var.


Dilin zenginleşmesi gerekmiyor mu, gerekiyor. Gereksiz sayılabilecek aşırı tutuculuklarla kasılmanın dili boğduğunu düşünmek için pek çok neden var. Biraz olsun soluk almasına izin vermek gerekiyor. Aşırıya kaçan tutuculuklar, dilin yaşayan bir canlı olduğu gerçeğini görmezden gelmek değildir midir? Nefes almasına, beslenmesine izin vermek gerekir. Besleyemiyor, soluklandıramıyorsan, boğuyorsun demektir. Tıpkı o öyküdeki, kendilerini arayan hasımlar sesini duymasın diye bebeğinin ağzını eliyle kapatıp soluksuz bırakarak ölümüne sebep olan, koruyayım derken öldüren anne gibi.


Beslemek, soluklandırmak gerek… Ve zaten ne yapılırsa yapılsın soluklanacak, beslenecek yerleri buluyor dil. Burada yapılması gereken seçim, bu beslenmenin bilinçli, bilimsel, akılcı olması gerektiğine karar vermek değil midir?


Örneğin e-mail; e-posta’yı tercih eden de var, e-mail'i kullanan da… Bunlara karşı olduğunu göstermek için el-mek’i öneren de… Elektronik’in e’si yerine el’i, posta yerine mektup'un mek'i kullanılarak türetilmiş anladığım kadarıyla; karşılamak bir yana kulak tırmalıyor el-mek. Yanıltılmıyorsam mektup Arapça, elektronik ise Fransızca kökenli... Türetilen el-mek sözcüğünün dayandırılanlar da zaten yabancı kökenli. Bir de yerleşmiş gözüken yaygınca kullandığımız e-posta var. Posta da İtalyanca kökenliymiş.


Sözlüğe, imla kılavuzuna bakmadan bunların bende yaptığı çağrışıma gelince:


Mektup, gönderilip gönderilmemesi veya nasıl ulaştırıldığı fark etmeksizin bir kişiye/kuruma yazmak, posta ise gönderi amaçlı türlü evrak çağrışımı yapıyor bende. Büyük hacimli veya ağır gönderi anlamındaki kargo ise çoktan yerleşti gitti. Üç farklı tip gönderi için 3 farklı isim dile zarar mı vermiştir yoksa zenginleştirmiş midir?


Bu nedenle yerleşmiş olan e-posta'yı kullanmama rağmen e-mail'i kullanma eğilimine giriyorum. Yabancı sözcük sevdasına kapıldığımdan değil, teknolojik gelişmelerle gelen tanımlamalarda tutuculukla kasılıp kalmanın işe yararlığını sorguladığım için yapıyorum bunu ve diyorum ki, bu tür kabullenişler dili bozmaz aksine zenginleştirebilir.


Olsun veya olmalı demiyorum; e-posta kurum içi yazışmalar için kullanılabilir, e-mail ise genel elektronik yazışmaları tanımlayabilirdi. Veya tersi, ya da kurum içi yazışmalar için e-not, e-evrak gibi yeni bir sözcük türetilebilir… Bu zenginleştirmez mi dili?


Hem zenginlik getirebileceği göz ardı ediliyor, hem de kavram çok hızlı şekilde yaşamdaki yerini alıp kök salarken ismi şu olsun, bu olsun tartışmalarının hiçbir önemi kalmayabileceği, yararı olamayacağı görülemiyor…


Yaşam "Ben işin felsefesiyle uğraşmam, becerir giderim…" diyen o horoz gibidir, pek aldırmaz tartışmalara, çok iplemez kuralları. Çünkü akmak zorundadır, akacaktır, durdurulmaktan haz etmez.


Peki, dünyanın çok büyük bölümünün kabul edip kullandığı simgeleşmiş tanımlamaları kullanmamanın dayanağı kalıyor mu?


Zaten kullanıla gelen sözcükler varken yabancı dildeki karşılıklarına yapışılmasıdır yanlış olan ve mücadele edilmesi gereken asıl yer burasıdır. Yaşamımıza giren yepyeni kavramlarla sürekli boğuşmanın ne anlamı ne de yararı vardır. Denemeler işe yaramamışsa daha fazla enerji tüketmemek gerekir onlar için.


Dil de akan bir nehir gibi yatağını oluşturuyor ve karışan kirli veya temiz yeni sularla büyüyor.


'Hey Corç versene borç' gibi saçmalamalar zaten boyluyor boylaması gereken yeri ama bu tür saçmalamalar, konuşma içinde 'Playboy' gibi bir tanımlama kullanmayı zorlamama engel olmalı mı sorusunu sorduruyor bana. Playboy'u örnek olarak veriyorum, yoksa kullanma ısrarım falan yok. Sadece çok gerekiyorsa veya engel olma şansı kalmamışsa "Neden olmasın, olabilmeli…" demek istiyorum.


Görüyoruz işte, kimin türettiğini, nereden çıktığını bile anlayamadığımız 'İkoncan' yerleşiverdi dilimize. Bizi geçtim, gidişata bakılırsa çoktan başka dillere bile uzanmaya başlamış. Ne demek ikoncan bilmiyorum aslında. Gün boyunca güneşlenen, 80 kere mayo, giysi değiştirip stil ve moda yaratmakla ünlenen, güzel, çekici kadın diye açıklamalar yapmakla kim uğraşır elimizin altında 'İkoncan' varken. Son günlerde medyada "Neden hayatımızdalar? Ünlü oldukları için ünlüler…" yaklaşımıyla sorgulanan 'İkoncan' deyiminin dili zenginleştirdiğini düşünmek yerine şiddetle reddetmek ne kadar doğrudur?


Ya o 'Konuşlanma'ya ne demeli? Daha önce kullanılıp kullanılmadığının farkında değilim; öyle sanıyorum ilk Körfez Harekatı sırasında bir simültane çevirmenin kullanmasıyla aniden yerleşiverdi dilimize. Hem de öyle yerleşti ki, sanki yüzyıllardır var. Oysa 'Konumlanma' daha uygun kastedilen için. Hatalı olmasına rağmen yerleşiverdi dilimize, düzeltemeye çalışmak da işe yaramıyor gibi.


Bir de çokluğun yarattığı rahatsızlık var: 'Olasılık' yerine 'İhtimal'i kullanmak istiyorum artık. Çünkü 'Olmak' kökenli o kadar çok sözcük kullandığımı düşünüyorum ki, rahatsız etmeye başladı, mümkün olduğunca kaçınmaya çalışıyorum 'Ol' tabanlı sözcüklerden.


Yaygın kullanım kıstaslardan biridir sanırım; 'İhtimal'i, 'İmkan'ı yeniden değerlendirmeye tabi tutmak gerekmez mi? Yaygın şekilde yaşıyordu bu sözcükler ve yaşamayı sürdürdüler; öldürmeye çalışmak nafile bir çaba, anlamsız bir savaş değil midir?


Takıldığım diğer konu:


'Kaale almak' çoktan ‘Galatı meşhur’luğu hak etmedi mi? 'Kale almak' bana 'Kaale almak' vurgusunu yapmıyor. “Kaale almak’ı kabul etmek Dil’i zenginleştirmek anlamına mı gelir yoksa Dil’i bozmak anlamına mı?" sorusunun sorulması gerekmiyor mu? Aslında TDK’nın görevidir bu ama nedense bunlarla uğraştığını duymayız. TDK’nın yapmadığı bu görevi yüklenmesi gereken edebiyat çevreleri öz Türkçe saplantısı tutuculuğuyla kasılıp kalmaya ve Dil’i boğup kıstırmaya devam mı edecek diye sormadan edemiyorum. Üniversite çevreleri desen üzerlerine serilen "İngilizce şart…" şalının altında pek ses çıkartmaksızın yatmakta... Sesleri çıktığında ya duyulmuyor ya da kulak veren olmuyor…


Son hikaayemde ‘playboy’ sözcüğünü konuşma içinde kullanıp kullanmamayı epeyce düşündüm, uzun uzun tartıştım kendimle. Konuşma içinde kullanırken bile kasılıp kalmanın, doğruluğunu yanlışlığını tartışmanın çok yorması yüzünden yazmaya karar vermiştim bu yazıyı ve bir türlü bitirilemeyenler arasında kaldı.


Amacım Dil konusunda ahkam kesmek değil. Hadim değil zaten… Kendimi bu konuda asla yetkin görmüyorum, sadece her zamanki gibi düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.


Epeyce kafa patlatmıştım nasıl yazacağımı bile bilemediğim 'playboy/pleyboy' sözcüğü üzerine. "Ne saçmalık…" diye parlayanları duyar gibi olsam da yine de düşüncemi paylaşacağım: Zampara, zengin zampara, hovarda mirasyedi, hiçbir şekilde karşılamıyor 'playboy'u. Hepsi kadınlarla veya sorumsuzca para yiyenleri çağrıştırmıyor mu? Türkçede olmayan ve en azından belli çevrelerde sıkça kullanılan ‘playboy’ sizlere ne ifade ediyor bilemiyorum ama bana, zengin yakışıklı, çekici, popüler ama parası olup olmadığı tam belli olmayan birini anlatıyor.


Pek çoğunuzun "Şart mı tek sözcükte anlatmak, küçük bir tanımlama yapılır böyle durumlarda… Her tanımlama için yabancı sözcük alacak olsak Dil iki günde çıfıt çarşısına döner, mahvolup gider" dediğinizden eminim. Aslında ben de böyle düşünüyorum. 'Playboy' örneğini vermem bu düşüncemi değiştirmiyor. Fakat kimse açıklamalı metinlerle konuşmaz, derdini en kısa şekilde anlatır herkes. 'Playboy' örneğiyle yeni tanımlamalara ihtiyaç duyulabileceğini ve bir şekilde karşılanması gerektiğini söylemeye çalışıyorum.


Aslında, konuşma veya yazılarının arasına yabancı sözcükler sıkıştırmayı kompleksli, özentili ve rahatsız edici buluyorum. Turşusal perhizlerde, yani çelişki içinde değilim; dilin zenginleştirilmesi ve tanımlayıcı sözcük ihtiyacının bir şekilde karşılanması gerekebileceğini vurgulamaya çalışıyorum. Bilimsel, akılcı denetimlerin yokluğunun yabancı sözcük özentiliği gibi zarar verici yönelimleri hızlandıracağını düşünmek için uzman olmak gerekir mi?


Diğer yandan uzun yıllardır dilimize katılmış doğru dürüst Türkçe kökenli yeni sözcük anımsayamıyorum. Nedenleri ayrı konu; denemeler var fakat çoğunlukla kabul görmüyor, yerleşemiyor, kalıcılaşamıyor.


Zaten bildiğiniz, hatta çok açık ki pek çoğunuzun benden daha iyi bildiği bütün bunları anlatmaktaki amacım, beni çok aşan Dil konusunda ahkam kesmek değil kesinlikle. Sadece, özel sözcüklere zaman zaman ihtiyaç duyulabileceği ve kimi zaman da engel olunamaz şekilde yaşamımıza girebileceklerini vurgulamak istediğim için anlattım bütün bunları.


Bir de, Dilde sadeleşme çabalarının öngörülmemiş bir başka sonucunun daha, yani, eski ve yeninin farklı çağrışımlarının ortaya çıktığıyla ilgili düşüncemi paylaşmak istedim.


Yaşayan Dil akıyor ve evrimleşiyor, farklılaşıyor, farklılaştırıyor. Kabul edilip yaygınlaşan kök salıyor, bütünün parçası oluyor, köksüzlerle beslenemeyenler ise savruluyor, yitip gidiyor.


Dilin korunması ve üzerine titizlenilmesi gerekiyor, ancak boğup kısırlaştırmanın zarar vereceği unutulabilir mi? Çok tutucu yaklaşmak Dil'i boğmuyor mu? Ahkaam kesmek bana düşmez ama bence boğuyor, hem de fena boğuyor. Tabii bununla ölçüsüzce her şeye kapılıp gitmeyi, her önüne gelenin her bulduğunu kullanmasını kast etmediğimi söylememe gerek bile yok.


Aslında yüzüme gözüme bulaştırma tehlikesini göze alarak Newton'un prizma deneyini uygulamaya çalıştım.


Newton'un güneş ışığının 7 renkten oluştuğunu kanıtlamak için bulduğu yöntem dehasının büyüklüğünü gösterir. Önce bir prizmayla Güneş ışığının 7 rengini duvara yansıtır. Bu zaten bilinmektedir ve 7 renk oluşumunun ışıktan değil prizmadan kaynaklandığına inanılmaktadır o günlerde. İkinci adımda duvarda 7 renkten sadece birinin geçmesine izin verecek büyüklükte bir delik açar ve duvarın arkasına geçip delikten geçen bu tek renk ışığa ikinci bir prizmayı tutar. Sonuç tam beklediği gibidir; prizmadan sadece yine o tek renk çıkmaktadır. Eğer tersi olsaydı, yani 7 renk, ışıktan gelmeyip prizmadan kaynaklanan bir özellik olsaydı, ikinci prizma tutulan o tek rengin yeniden beyaza dönüşmesi gerekirdi. Fakat dönüşmedi, kırmızıysa kırmızı, maviyse mavi kaldı.


İki kez prizmadan geçen 'Tabiat'ın, 'hakikat'ın aynı olmadığını gördüm.


Bu yüzden diyorum ki, yerle bir olmuş duvarların dayanamayışının nedenlerini ve istilacıları anlamak yerine, küçücük kalmış kapılarda dikilip "Dur…" deyip durmak nafiledir.


Eyüp ŞEKER

09.12.2009 / 26.27.30.03.2010


GERÇEKLERDEN HABERSİZ PARMAK KALDIRICILARCA MAHKUM EDİLMEK


1915 OLAYLARI SOYKIRIM(!) İSE PEKİ BUNLAR NE?..


Bu sorun, bir akademik ve bilimsel sorun olmaktan çoktan çıkmış ve tamamen siyasi olup siyaseten çözümlenecektir. Herkesin bir biçimde bedel ödediği bu dramı “soykırım” diye nitelendirerek Türk ulusunu karalamak haksızlıktır. Asırlardır gösterilen her iyi niyeti ve hoşgörüyü Ermeniler, doğru algılamamış, bir zaaf ve güçsüzlük belirtisi olarak kabul etmişlerdir.


“Türkler geçmişi ve geleceği pek düşünmezler, onlar sadece bugünü yaşarlar.”


Albert Sorel


Osmanlı İmparatorluğu’nda “Sadık Millet” olarak nitelenen Ermenilerin sonu trajediyle biten başkaldırışları, “93 Harbi” denen, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra başlar. Patrik Nerses, Yeşilköy’e kadar ilerleyen Grandük Nikola’dan, Doğu Anadolu’da “Bağımsız Ermenistan”ın himayesini istedi. Berlin Kongresi’nin 61. maddesi gereği Doğu’da altı vilayette ıslahat ve reform istenmesi sonucu, sorun daha da büyüyerek uluslararası boyut kazandı. Emperyalizmin paylaşım savaşı olan Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeniler Doğu Cephesi’nde, Rusya’nın kışkırtmasıyla kendi devletinin düzenli ordusuna karşı silahlı isyana kalktılar.


Tarihi belgelere inildiğinde, Ermenilerin ihanet içersinde bulundukları görülecektir. Öyle ki, Ermeniler Rus ordularına yüz elli bin kadar asker vermiş, gönüllü taburlar oluşturmuştur. Ermeni piyade ve süvari tabur komutanları arasında, Van’a saldıran Ermeni birliklerine komutanlık edenlerden biri de Meşrutiyet dönemi Osmanlı Meclisi’nde Ermeni milletvekili olan Pastırmacıyan’dır.


Paris Barış Konferansı


Grandük Nikola 21 Nisan 1915’te “Ermenilerin Rus ordularına verdikleri destek ve hizmetlerden dolayı” onlara teşekkür etmiştir. Ermenilerin 15 Nisan’daki Van isyanı zirveye ulaşmadan iki hafta önce, yani 24 Nisan 1915 günü, Osmanlı hükümeti, İstanbul’daki Ermeni kurullarının merkezini kapatarak önde gelenlerinden 2 bin 345 kişiyi tutukladı. Tehcir -yer değiştirme- kararında bu olaylar belirleyici olmuştur.


Paris Barış Konferansı’nda Ermeni temsilcilerin şu sözleri ihanetlerinin bir itirafı niteliğindedir: “Ermeni gönüllüleri tüm cephelerde savaşmış… Suriye ve Filistin’de çarpışmış… General Allenby’nin kesin zaferinde başlıca katkı sağlamışlardır. Bütün Fransız ordusunun büyük bir bölümü Ermenilerdendir.’’ Ermeniler tüm cephelerde Rus ordusuna yüz elli binin üstünde asker vermiş, General Nazarbekian’ın başkomutanlığında elli bin kişi ve binlerce gönüllü Kafkaslar’da savaşmıştır.


Ermeni kökenli Amerikalılar


Ermeni kökenli Amerikalıların, 1924’te yayımladıkları belgelerde “200 bin Ermeninin, Dünya Savaşı sırasında bağımsız birlikler ya da müttefikler safında savaştığı” görülmektedir. Yine Paris’te Bogos Nubar Paşa, Fransız Dışişleri Bakanı S. Pichon’a 30 Kasım 1918’de yazdığı mektupta, “Ermenilerin savaşın başından beri de facto muharip olduklarını” belirtirken de düşmanla işbirliği yaptıklarını itiraftan çekinmez. İngiliz İçişleri Bakanlığı’ndan Lord R. Cecille 3 Ekim 1918’de “Ermenilerin askeri katkılarının unutulmayacağını” söyler. Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovanes Kacaznuni ise “Türklere savaşı biz açtık. Türklere karşı ayaklandık. Hepimiz Türklerin düşmanı olan İtilaf devletlerinin kampındaydık. İtilaf devletlerinin ordularını Türkiye’ye göndermeleri ve hâkimiyetimizi temin etmeleri için Avrupa ve Amerika’ya resmi çağrılar yaptık. Öldük ve öldürdük... Tehcir doğruydu ve gerekliydi. Gerçekleri göremedik, olayların sebebi biziz. Barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı. Sevr Antlaşması gözümüzü kör etmişti. İsyanımızın temelinde İtilaf devletlerinin bize vaat ettiği büyük Ermenistan hayali vardı. Ama biz hiçbir zaman devlet olamadık. Türkiye Ermenistan’ı diye bir devletin hayalden öte olmadığı gerçeğini göremedik. Biz kendi isteklerimizi başkalarına mal ederek, sorumsuz kişilerin sözlerine büyük önem vererek, gerçekleri anlayamadık ve hayallere kapıldık. Tehcir’de Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır. Dengesiz insanlara özgü bir şaşkınlık içinde, bir uçtan diğerine savrulmaktaydık... Kaderden şikâyet etmek ve felaketlerimizin sebeplerini kendi dışımızda aramak bizim (hastalıklı) milli psikolojimizin karakteristik bir özelliğidir. Herkes (Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Gürcüler, Ruslar) tek kelimeyle bütün dünya bizi kolayca aldattı ve ihanet etti. Emperyalistler bizi kullandı. Büyük Avrupa devletleri bizi defnettiler.”


Emperyalizmin doruğa eriştiği bu dönemde, büyük devletlerin gündeminde bu amaçlarla seçilmiş bir azınlık olan Ermenileri Boryan, “Ermenistan, geçmişte olduğu gibi emperyalistlerin bütün Doğu’yu işgalinin bahanesi ve aracı olmuşlardır” şeklinde ifade etmektedir.


Rusların yanında yer aldılar


Ermeni yazar Papazyan ise “Taşnak liderleri Osmanlı savaşa girince, verdikleri şeref sözünü tutmamışlar, Rusların yanında yer almışlardır. Gönüllü Ermenilerin Kafkas cephesinde Osmanlı’ya karşı savaşması için çağrıda bulunmuşlardır” derken, Rafael de Nogales de “Savaş başlayınca Erzurum’dan mebus olan Pastırmacıyan Rusya tarafına geçmiş ve Ruslarla birlikte Anadolu Türk halkına katliam uygulamıştır” diyordu.


Ermenilerin her zaman emperyalistlere hizmet ettikleri Rus belgelerinde de görülmektedir. Myasnikyan, “Ermeni halkı kaderini Avrupa diplomasisine bağlamaya alışmış ve Avrupa ülkelerinin politik oyunlarıyla kurtulacaklarına inanmışlardır. Sahipleri bazen Fransa, bazen de ABD olmuştur” diyor. Frunze ise “Denizden denize Büyük Ermenistan hayalini de aşılayan İtilaf devletleridir” diye bahseder.


Bütün bunlardan da görüldüğü gibi, Ermenilerce, uydurma belgelerle, bilim adamları ve siyasetçiler de kandırılarak dünya kamuoyu üzerinde planlı, programlı ve bilinçli bir propaganda yürütülmektedir.


Dünya savaşında bir Ermeni katliamı değil, Türk-Ermeni vuruşması olmuştur. Gerçek suçlu “böl ve yönet” siyaseti uygulayan ve Ermenileri silahlandırmış olan Rus, İngiliz, Fransız emperyalizmidir. Her yıl ABD ve AB başta olmak üzere diyasporadaki Ermeniler, Ermenistan’la birlikte bir soykırım(!) senaryosu oynarlar.


Artık dünya parlamentolarında, şu ya da bu yerel meclislerde Ermeni “soykırım” tasarısının kabul edilmesi sıradan bir iş haline geldi. Bugüne kadar tasarıyı kabul eden ülke, uluslararası kuruluş ya da yerel meclislerin sayısı 50’yi buldu. Yakında İngiltere ve İspanya parlamentolarında bu senaryo uygulanmaya çalışılacaktır.


Son İsveç örneği gösterdi ki, sözde Ermenilere soykırım uygulandığı kabul edilmekle kalınmıyor, Türkiye’deki Hıristiyanlar da işin içine dahil ediliyor ve olay 1923’e kadar götürülüp soykırım suçlaması Türkiye Cumhuriyeti’ne ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e kadar uzatılıyor. “Yalanlar üzerine kurulan bir tuzağa Atatürk’ü de düşürmek isteyenlerin alnını karışlarım” diye bağıran da çıkmıyor.


Bu sorun, bir akademik ve bilimsel sorun olmaktan çoktan çıkmış ve tamamen siyasi olup siyaseten çözümlenecektir. Herkesin bir biçimde bedel ödediği bu dramı “soykırım” diye nitelendirerek Türk ulusunu karalamak haksızlıktır. Asırlardır gösterilen her iyi niyeti ve hoşgörüyü Ermeniler, doğru algılamamış, bir zaaf ve güçsüzlük belirtisi olarak kabul etmişlerdir.



Prof. Dr. Metin KALE Osmangazi Üniv. Tıp Fakültesi - Eskişehir


http://www.cumhuriyet.com.tr/?PHPSESSID=47edcb1aa48304d163d2a7ad675a9fa8&im=em&xl=empopup&em=cu/cumhuriyet/w/c0204.html


Cumhuriyet