İLAÇ VE BİTKİLERE DİKKAT!

KANSERDEN KORUYOR DENİLEN BAZI VİTAMİNLER DAHA ÇOK HASTA EDEBİLİR!

Okan Bayülgen'in NTV'deki 'Sade Vatandaş' programına konuk olan Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, ilaçlarla ve son dönemde çok konuşulan bir takım bitkilerle ilgili son derece ilginç açıklamalar yaptı.

'Biri Bizi Hasta Ediyor' isimli kitabındaki bir çok bilgiyi izleyenlerle paylaşan Küçükusta, modern tıbba hiç bir şekilde karşı olmadığının altını çizerek "Karşı olmam zaten mümkün değil. Ben bir hekim olarak modern tıbbin teknolojisinden, imkanlarından faydalanarak hastalarıma teşhis koyuyorum ve modern tıbbin imkanlarıyla onları tedavi ediyorum. Başarılıysam bu sayededir ama modern tıbbın eleştirilmesi gereken yanlışları, olumsuzlukları, kötü tarafları da var. Bu kitapta onları ortaya koymaya çalıştım" diye konuştu.

İLAÇLARIN NEDEN REKLAMI YAPILMIYOR?

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, İlaç endüstrisi ile hekimler arasındaki iletişimin düzeltilmesi gerektiğini ve bunun küresel bir sorun olduğunu vurguladı. İstenildiği kadar kanunlar çıkarılsın, ilaçtaki gereksiz israfı önlemenin hiç bir yolu olmadığını belirten Küçükusta, Bayülgen'in "Neden Türkiye'de ilaç reklamı yok?" sorusuna "İlaç reklamı sadece Amerika'da ve Avustralya'da var. Bu son derece yanlış. Çünkü ilaç gelişigüzel tüketilecek bir şey değil" diye konuştu.

VİTAMİNLER O KADAR MASUM DEĞİL

Özellikle son yıllarda sıklıkla konuşulan vitamin haplarının da hiç de masum şeyler olmadığını belirten Küçükusta, "İlaç denince ben bunun için vitamin haplarını da katıyorum. Çünkü insanlar zannediyor ki vitamin hapı deyince, biz bunu alırız faydası olur, faydası yoksa zararı da yoktur diye düşünüyor. Halbuki hiç öyle değil. Mutlaka eczanede satılmalı ve hekimin yazdığı reçeteyle eczaneye gidip alınmalı ve mutlaka onun söylediği dozlarda ve o aralıklarda kullanılmalı. Aksi takdirde insanlar bundan fayda değil zarar görürler" dedi.

KANSER KORUYOR DENİLEN BAZI VİTAMİNLER DAHA ÇOK HASTA EDEBİLİYOR

Son yıllarda bir çok çalışmayla kanıtlanmaya başlanan bir araştırmaya dikkat çeken Küçükusta, Amerikalılar'ın 'antioksidan' deniler C, E ve A vitamini, selenyum gibi bazı mineralleri müthiş bir şekilde tükettiklerini ve bunun kansere, kalp ve damar hastalıklarına karşı iyi geldiğini savunduklarını belirterek şu açıklamayı yaptı:

"Araştırmalar gösterdi ki tam tersine fazla miktarda alınan E ve A vitamini bu hastalıkları önlemediği gibi tam tersine bu vitaminleri alanların kalp ve kanser hastalıklarından ölümleri daha çok görülüyor."

TÜRKİYE GİBİ BİR ÜLKEDE BU MÜMKÜN DEĞİL

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, Türkiye gibi besin yönünden zengin bir ülkede vitamin eksikliği yaşanmasının da pek mümkün olmadığı görüşünde.

Küçükusta, "Türkiye gibi bir ülkede, en sade vatandaşta bile ciddi anlamda vitamin eksikliği çıkması bence mümkün değil. Çünkü Türkiye'de yetişmeyen bir sebze, meyve, ot, bitki vs. hiç bir şey yok. Süt var, ayran var, yoğurt var, yumurta var. Herşey var" diye konuştu.

Prof. Küçükusta, kendisinin de hiç vitamin hapı almadığını ve çocuklarına da asla vermediğini sözlerine ekledi.

ENDER SARAÇ'TAN FARKLI GÖRÜŞ

Programın diğer konuğu Prof. Dr. Ender Saraç da Küçükusta'nın bu görüşlerine katılmakla birlikte bir ayrıntıya da dikkat çekti. Saraç, "Pek çok gıdanın doğallığı da kalmadı. Örneğin tavukta, sarımsakta yüksek oranda selenyum var. Fakat İngiltere topraklarında çok önemli bir madde olan selenyum miktarı yüzde 40 azalmış" diyerek ekolojik tarımın bozulmasıyla, bir yılda topraktan 3 kez ürün alınması nedeniyle toprağın yorgun düştüğüne dikkat çekti ve şöyle konuştu.

"Bu nedenlerle hekime danışmak koşuluyla bazı antioksidanların ve vitaminlerin, bilinçli olmak koşuluyla, kan tahlili ve hekim kararıyla, bazı antioksidanların ve vitaminlerin dışarıdan gerekiyorsa alınmasının yararı olduğu görüşündeyim."

BİTKİLER KONUSUNDA CİDDİ UYARI

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, bir çok bitkiyle ilgili açıklamanın da ticari bir olay olduğunu savunarak "Belli bir bitki, belli bir ot zaman zaman lanse ediliyor. Mesela bir dönem Aloavera diye bir şey vardı. Astımdan alerjiye, kalp hastalığına, herşeye iyi geldiği söyleniyordu. Bu tamamen ticari bir olay. Ekinezya diye bir ot var mesela. Ne işe yaradığı hiç belli değil. Aksine kesinlikle kullanılmaması gereken bir şey bence. Çünkü bu konuda yapılmış hiç bir güvenilir, bilimsel bir kanıt yok" açıklamasını yaptı.

DOĞAL BESLENME ÜRÜNÜ DİYE BİR ŞEY YOKTUR!

Prof. Dr. Küçükusta, 'Doğal Beslenme Ürünü' adı altında satılan bir çok ürünü de eleştirerek, bir takım işlemlerden geçirilen bu ürünlerin doğallıktan nasıl çıktığını şöyle anlatıyor:

"Doğal Beslenme Ürünü dediğiniz şey zaten şişeye girdiği anda doğal olmaktan çıkar. Neden çıkar? Çünkü bu madde fabrikaya giriyor. Orada eziliyor, bozuluyor, kimyasal işlemlerden geçiyor, bozulmasın diye katkı maddesi ilave ediliyor, mikrop almasın diye maddeler konuluyor, renklendiriliyor, tatlandırılıyor, üzeri draje kaplanıyor veya kapsüle konuluyor. Bunlar artık doğallıkla hiç bir alakası kalmayan bir madde haline geliyor. Doğal beslenme ürünü nedir biliyor musunuz? Sizin pazardan gidip aldığınız domates, biber, soğan, patlıcandır. Bir madde şişeye girdikten sonra o artık doğal beslenme ürünü olmaz ve hiç bir doğal beslenme ürününün hiç bir hastalığı önlemesi mümkün değildir."

PEKİ BİZ NE YEYİP NE İÇECEĞİZ?

Prof. Küçükusta, insanların ne yeyip ne içecekleri konusundaki kafa karışıklığını da şu sözlerle gidermeyi ihmal etmedi:

"Benim söylediğim temel olarak şu: Mevsiminde çıkan her türlü sebzeyi, meyveyi, yeşilliği, otu, çöpü yeyin. Hiç bir bitki, hiç bir ot, hiç bir meyve, hiç bir hastalıktan korumaz. Genel olarak mevsiminde çıkmış, uygun şartlarda yetiştirilmiş olan şeyleri dengeli bir şekilde yiyeceksiniz.

Bitki dediğimiz şey herkesin bildiği tanıdığı bir şeyse onu yeyin için ama bilinmeyen, bilmem ne otunun bilmem ne kökü falan gibi şeyler son derece sakıncalı. Bunları anlamak araştırmak da yıllar sürer. Mümkün değil."

(Vatan gazetesi)

.

DYAAS BİLDİRMİŞTİ DEPREMİ

DEPREM GÜNLERİNDE KUŞBEYİNLİYLE HAYAT


Günlerdir beklediğim deprem İtalya’yı sallamış.

Ya bize yakın bir yerlerde 5 civarında ölümcül olmayan bir deprem olacak ya da uzaklarda eski kıtaların bir yerlerinde daha şiddetli ama çok ölümcül olmayan bir deprem olacak diyordu DYAAS.

Yine doğru çıktı…

Çok büyük bir ölümcül afet olmadıkça paylaşmamaya karar vermiştim DYAAS’la ilgili gözlemlerimi. Çünkü yeri ve zamanıyla ilgili hiçbir şey söyleyemeyeceğim bir olayla herkesi huzursuz etmenin, kafaları allak bullak etmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Bu kararımın yerinde olduğuna haalaa inanıyorum.

Tuttuğum notları son üç gündür bir e-mail adresimden diğerine gönderdim sadece. “DEPREM GÜNLERİNDE KUŞBEYİNLİYLE HAYAT” başlıklı eli ayağı düzgün bir yazıya dönüştürmeyi düşünüyordum ama her zamanki gibi yine elim varmıyor/varmayacaktı. İtiraf etmeliyim ki gerçek neden bu değil; çok ölümcül o afetin gerçekleşmesini bekliyordum. O taktirde çok daha sağlam bulgular elde edecek ve oturup gerekçelerini sıralayabileceğim çok daha dayanaklı bir yazı yazabilecektim.

Kimseye bir şeyler kanıtlamak gibi bir amaç peşinde olmasam da elimde bir dayanak bulunması gerektiğini düşündüm. Gerçi notlarımı bilenler(!) çok iyi biliyor ama yine de kanıt oluşturmanın pek çok yararı var. Bu yüzden kendime postaladım notlarımı.

Evet, hayvanlar depremin gücünü şiddetini ve tabii ki yerini konuşup tartışıyorlar günlerce ve bize de söylüyorlar ama anlamıyoruz.

Kendime postaladığım bu notların yakın günlerle ilgili kısmını buraya alıyorum.

(Özellikle merak edenler için not: Tutsak dün gece çıtını çıkartmadan horul horul uyudu. Dışarıdaki kuşbeyinlilerden de çıt çıkmadı. 07.04.2009)


Eyüp Şeker


“07 Şubat 2009 Cumartesi
Günlerdir sallanıp durmamızın işaretlerini sergileyip duruyordu zaten Tutsak ama dün geceyarısından sonra uyandı ve sesi sedasız çıkmazken kafesindeki oyuncak halkalarıyla oynamaya başladı. Neredeyse bir saate yakın oynadı… Tuhaftı çünkü gecenin bu kadar ileri bir vaktinde yapmazdı. Günlerdir beşik gibi sallanıp duruyorduk zaten ama dün gece daha küçükler dışında Gelibolu açıklarında 3,7, Gökova’da 3,6’lık deprem olmuş.
Tutsak’ın dün geceki davranışını şöyle yorumlayacak olsak yanlışa düşmeyiz sanırım: Depremleri biliyordu ama ölümcül olmadıklarını da biliyordu. Yine de uyumayıp sessizce oyalanarak beklemeden edemedi..
Bu davranışı daha önceki tespitlerimle de uyuşuyor: Depreme yakın günlerde sessizce ama çok huzursuz bekliyor.

05 Mart 2009 Perşembe 11:23 Deprem olacak gibi gözüküyor ama büyük bir afet değil. Zaten günlerdir süregelen sayısız depremler söz konusu. Belki bunlardan biraz daha şiddetli bir deprem olur ama taş üstünde taş kalmayan çok ölümcül bir afet yok görünürde. Kafes altını eşelediğinin işareti bir miktar fıstık kabuğu buldum sabah yerde ama çok değildi. Yaygara da pek yok… Gece bir iki martı çığlığı vardı 02 gibi… Yani paniği gerektirecek bir durum söz konusu değil. Beşin altında, bir ihtimal de 5’in üstünde çok yıkıcı olmayan bir deprem var ama nerede bilmiyorum.
……
09 Mart 09 00:47 Beş on dakika önce Uyanan Tutsak birkaç çığlık attı, biraz ıslık çaldı. Rastgele olmadıkları çok belirgindi. Sistemli ses duyurmaları gibiydiler. Şu anda kafeste dönüp durmalarına son verdi. Uuuaakk diye bir çığlık, düşük perdeden ıslıklar ve yutkunmalar sürüyor. Kafeste dönmeler de. Havlama benzeri o ses, güçlü bir ıslık, dil şaklatması, fiyuv diye bir ıslık, çanhıraş çığlık, iiiaaaeeyyy… Uuuaavvkkk,
Sonunda saat 01:09’da bağırıp çağırmaları sona erdi ve duruldu.
Bakalım her hangi bir şeyle mi ilgili bu yaygaraları?
11:45 Dün geceki hallerini ilişkilendirebileceğim bir deprem aktivitesi yok yakın yerlerde. İkiyle 3,5 arası 10 civarında deprem var ama zaten günlerdir oluyor. Hatta bazı günler bunun birkaç katı meydana geldi ama dün geceki tepkiyi vermedi Tutsak. Peki uzak coğrafyalarda ilişkilendirebileceğim bir şey oldu mu? Gazetelerde bir şey göremedim. Bir açıklaması olmalı dün geceki yaygaralarının.
10 Mart 2009 Salı Japonya’da faaliyete geçen yanardağla ilgili olabilir mi Tutsak’ın ve dışarıdakilerin bu cazgırlıkları? Yatışmış değil, tedirginliği sürüyor… Yanardağın harekete geçmesi başka şeyin habercisi mi?
11 Mart Çarşamba 17:26’da Erentepe Bulanık Muş’ta 4.3’lük bir deprem oldu. Her gün 15-20 sarsıntı oluyor ve bunların birkaçı 3’ün üzerinde. Tutsak’ın tetikteliği/huzursuzluğu ise sürüyor. Bunun nedeni bu depremler mi yoksa daha büyük bir deprem beklentisi mi göreceğiz sanırım. İnsan ister istemez şartlanmış gibi yine Asya’dan bekliyor afet haberini. ..

13 Mart 2009 Cuma - Sabah 6 civarında o ünlü yaygaralarını kopartıyordu. Dışarıda ise martılar çığlık çığlığa turluyor.
Akşamüzeri 17:00 civarında türlü çığlıkları ıslıkları koyverme faslına başladı yine. Görünüşe bakılırsa büyük depremin işaretlerini sergiliyor.
15 Mart 2009 Pazar - Bu sabah kafes altını bir miktar eşelemiş, bir avuç kadar fıstık kabuğunu yere saçmış. Bir afet işareti daha … Midilli açıklarında 4.0’lük deprem olmuş 06:34’te, sebebi bu olabilir mi kafesi eşelemesinin? Hiç sanmıyorum; günlerdir yakın yerler sallanıp duruyor, hiç birinde eşelemedi ve daha önemlisi canhıraş çığlıklar, anlamlı gözüken çeşitli bağırışları yoktu. Ayrıca tedirginliği, tetikteliği sürüyor tüm şiddetiyle. Üstelik şaşıracak kadar bana alışmışken; artık yakınından geçerken yem yiyor su içiyor, hatta tek ayak üstündeyken istifini bozmuyor iki gündür. Bunlara rağmen bana dokunurken çok temkinli, şöyle bir dokunup kaçıyor. Hele de dokunurken bir ses duyarsa hemen panikleyip alarma geçiyor.
17 Mart Ünye ve Sivas Koyulhisar’da 3,5, Mora yarımadasında 4,2’lik deprem olmuş. 2,5’luk 3’lükler de çok fazla
18 Mart – Bugün 18:33’de Marmara’da 3,7’lik. Toplam 38 depremin arasında epeyce de 3’lük var.
20 Mart – Bugün çok daha tedirgin ve ürkekti. O kadar ki sabah bana dokunmaktan bile kaçındı. 22 Deprem olmuş. Edremit açıklarında sabah 4 civarında ve akşam 19:59’da Enes açıklarında Gökçeada’nın üstünde 3,7 ‘lik ler bizimkinin huzursuzluğunun nedeni gibi duruyor ama daha önemlisi tehlikenin geçmemiş olması. Sadece benimki değil dışarıdaki martılarda huzursuz. Büyük bir afeti işaret etmiyorlar kesinlikle. Çıkardığım sonuç; 4 civarında, en fazla 5’e yakın bir deprem, ya da günlerdir olduğu gibi 3-4 arası epeyce deprem.
21 Mart – Aynı depremsellik sürüyor. Enes açıklarında Gökçeada’nın üstündeki 3,7’lik dünkü depremi bugün ki 3,3 ve 3,5’luklar takip etmiş. Gökçeada’nın üstünde ve Tekirağ açıklarındaki hareketlilik çok dikkat çekici. Son 4 ayda ürkütücü bir deprem yığılması olmuş bu iki bölgede. Fayın ortası yani Gelibolu’nun en dar kısmı Enes ise çok sessiz, en son 6 Aralıkta 2.6’lık sarsıntı, olmuş; Enes’in kırılacağının işaretleri mi Gökçeada ve Tekirdağ’daki depremler?
Son 10 yıla bakıldığında korkutucu bir görüntü çıkıyor karşımıza. Tam anlamıyla çıt çıkmıyor Enes’den. Her taraf tam anlamıyla kıpkırmızı, Enes bomboş. Silivri Bakırköy arası da kısmen boş gözükse de epey deprem olmuş. Oysa Enes korkutucu bir sessizlikte. Sanki her an kırılacakmış gibi.
22 Mart – Saat 23:30 gibi uyandı ve artık kanıksadığım çeşitli bağırışlarını salmaya başladı. Çok fazla değil, sekiz on kere falan, 10 dakika kadar sürdü ve yeniden sessizliğe gömüldü, uyumaya başladı.
Sabah 8:30 da Enes yine 3,1’le sallanmış
27 Mart 20:15 Tutsak her geçen gün biraz daha huzursuzlanıp tetikte bekler hale geliyor, gerildikçe geriliyor. Dışarıda ise martıların huzursuz çığlık çığlığa dolanmaları sıklaşmaya başladı. Tutsak’ın ürkekliği öyle artmış durumdaki yanına gidip onunla oynamaya başladığımda kazara burnum yem kapaklarına değdiğinde çıkan o küçücük ses yerinden zıplamasına yetiyor. Özetle, gerilim artıyor…
Diğer dikkat çeken davranışı ise 2-3 gündür uyurken tüneğini sıkıp durması ki, tiki andıran bu davranışı çok depresif olduğu dönemlerdeki davranışı.

28.03.2009 15:49 - Tutsak çok gergin. Keyfi yerinde olması gerekirken, o berbatlık işareti tiki geri geldi ve gündüz vakti tüneği sıkıp bırakıyor. Sabah kafesi altını eşelemiş, 2, 3 avuç kabuğu yerlere saçmış. Çok büyük bir afeti işaret etmese de birkaç gün içinde bir yerlerin şiddetli şekilde sarsılacağını gösteriyor.
29.03.2009 20:53 – Tutsak’ın gerginliği had safhada… Yine eşelemiş, sabah yerde bir avuç kadar kabuk vardı. Bir de iki üç gündür burnumu ısırıyor. Cezalandırma olduğunu sanıyorum, çok ürkekleşip tedirginleştiğinden normal zamanda aldırmadığı şeyler bile yerinden zıplatıyor kuşbeyinliyi. Salona biraz hızlıca girdiğimde tünekten düşüyordu neredeyse ve akşam burnumu ısırarak ifademi aldı bir güzel. Yine de bu cezalandırmaların cezalandırma olmayabileceğini veya başka anlamı olabileceğini de düşünüyorum. Çünkü bu ısırmaları gerektirecek kadar şiddetli şeyler hatırlamakta çok zorlanıyorum.
30.03.2009 01:52 – Martılar sanki bir şey korkutmuş gibi çığlık çığlığa dolandılar birkaç dakika önce. Genel huzursuzluk sürüyor….
31.03.2009 22:06 - Martılar huzursuz huzursuz dolanıyor… Ve bu dolanıp durmaları gittikçe sıklaşıyor… Tutsak ise uyanık, sessizce oturuyor. Gündüzleri çok gergin ve tedirgin; yem bile zorla yiyor, tek yaptığı akrilik halka oyuncağıyla oynamak, başka hiçbir şey yapmak istemiyor.
Bütün bunlar uzaktaki çok yıkıcı bir afeti değil, yakındaki bir yerlerin sarsılacağını gösteriyor sanki. Şurası kesin, deprem çok gecikmeyecek. Bugün 3,5’tan büyük 3 sarsıntı olmuş Ege’nin karasında denizinde gerçi ama kuşbeyinlilerin gerginliğinin nedeni bunlar ve diğer küçük sarsıntılar olamaz gibi gözüküyor.
Birkaç gün içinde sallanacağız… Veya uzak bir yerde afet boyutunda değil, çok şiddetli bir deprem olacak.
02.04.2009 17:53 - Dün Düzce 3,8’le sarsılmış ama beklenen bu da değil. Çünkü kuşbeyinlilerin gerilimi sürüyor. 21:08’de olmuş deprem. Yanılmıyorsam tam o sırada dışarıdaki martı kuşbeyinlileri dellenmişti. Tutsak haalaa tedirgin, sabah burnuma dokunmadı ki bunu çok gergin olduğunda yapar. Ve canhıraş çığlıklar özellikle sabah ve akşam saatlerinde sürüyor. Çok şiddetli ve uzun süreli olmasa da bu yaygaralar kopartılmakta., Biz şabalak şabalak bakınıp bağırıp çağırmalarına isyan ederken onların depremin şiddetini tartıştıklarından adım gibi eminim.
03.04.2009 02:08 Üç dakika kadar önce matılar bağırtılarla dolanmaya başladılar. Tıpkı birkaç saniyelik bebek ağlamasına benziyor çığlıkları. Çok güçlü değil, inlemeyi çağrıştıran bir bebek ağlaması gibi. Sanki hüzün var seslerinde… Tutsak tabii ki uyandı ve sessizce oyalanıyor.
03.04.2009 02:52 Tutsak uyanık kalmayı sürdürüyor. Kaşınıyor, kanatlarını geriyor ve hep sessiz. Az önce bir karga 3-5 kez gakladı. Normal zamanda dikkatimi çekmeyecek büyük ihtimalle ama deprem beklentisiyle hemen kulak kesiliyorum. Normal zamanda hiçbir kuşbeyinli gecenin bu vaktinde bağırıp çağırmaz ya, neyse…
04.04.2009 11:42 – Tutsak sabah ısırdı yine, hem de burnumun içini, alttan girip orta direğe geçirdi gagasını. Yani en yumuşak yere gömdü o lanet gagasını. Bilerek isteyerek canımı yaktı yine ve bunun cezalandırmayla ilgisi yok. Neden yapıyor bunu? Oysa inanılmaz yakınlaşmış durumdayız. İki gündür gagasına parmağımla dokunuyorum ve bundan çok hoşlandığı ve arzuladığını fazlasıyla belli ediyor ama hiç olmadığı kadar da ürkek ve tedirgin, hemen geriliyor, uzaklaşabiliyor.
Sabah hiç sesi çıkmıyordu. Oysa düne kadar yaygara vardı. Az önce kafesin altına indi. Depremin her an olabileceğine işaret bunlar sanki. Büyük olasılıkla yarından sonra sarsılacak bir yerler. Üç dört güne bile kalmaz… Bakalım neresi sallanacak? Yakınımızda olacağını sanmıyorum.
Bakalım tahminim ne kadar doğru çıkacak.”

-

KANSERDEN KORUNMA

Prof. Dr. COŞKUN TECİMER*


Kanserden Korunabiliriz


Medyada hemen her gün değişik bir bitkinin kansere iyi geldiğini okuyup izlemekteyiz. Sebze ve meyve yiyerek ve çok farklı alternatif tedaviler uygulayarak kanseri yenmenin mümkün olduğunu anlatan yayınlar oldukça rağbette. Yaşama olumlu bakarak ve sevgiyle kanserden kurtulan hastaların öyküleri gazete sayfalarında bol bol sergilenmekte. Acaba gerçekten öyle mi?

Bu noktada iki durumu birbirinden ayırt etmek gerekir: Biri kanserden korunmak, diğeri ise kanser olduktan sonra bunu tedavi etmektir. Bu iki süreç birbirinden çok farklı yaklaşımları içerir. Kanser tedavisinde cerrahi, kemoterapi dediğimiz ilaç tedavileri ve radyoterapi olarak bilinen ışın tedavisi ön planda yer alır.

Son yıllarda hedefe yönelik tedaviler olarak bilinen antikor tedavileri, küçük moleküllerle kanser hücrelerini durdurmayı amaçlayan yaklaşımlar önem kazanmıştır. İlaçlar ve ışın tedavisi, kanser hücreleri kadar olmasa bile çoğalma yeteneği olan normal hücreleri de etkilemektedir. Bu yüzden yalnızca kanser hücrelerini öldürmeye yönelik seçici tedaviler üzerinde yoğun çalışmalar yapılmaktadır.

***

Kanser olmuş bir hasta için bu denli sofistike tedaviler varken ve bunların etkili olduğu gösterilmişken kanserin bitkilerle ya da sevgiyle yenildiğini söylemek tamamen gayri bilimsel bir yaklaşımdır ve doğru değildir. Bu demek değildir ki kanser tedavisinde beslenme ve ruhsal yaklaşımların önemi yok. Tabii ki var. Ancak bunlar, temel kanser tedavisine yardımcı destek tedavileridir. Kanser tedavisinin alternatifi değil, tamamlayıcısı olabilir. Kemoterapinin ve radyoterapinin yan etkilerini azaltmaya yöneliktir. Yaşantılarımızın niteliğini belirleyen duyduklarımız ve düşündüklerimizdir. Bu, kanser hastaları için de geçerlidir ve yakın aile ve dost desteği hastaların yaşam kalitesini arttıran önemli bir etmendir. Sağlıklı beslenme, sıvı desteği ve ağır olmayan egzersiz de tedavinin daha kolay tolere edilmesini sağlayan öğelerdir.
Kanserden korunma ise apayrı bir konudur. Bunda beslenme, egzersiz gibi yaşam davranışlarının kanserden korunmada gerçekten büyük önemi vardır. Ancak burada da unutulmaması gereken husus, sağlıklı yaşam kurallarının bir ömür boyu uygulanmasıdır.

***

Yoksa kısa süreli yapılan detoks kürleri, zaman zaman moda olan yiyecekler, kanserden korunmada etkili değildir. Kapsül ya da tablet şeklinde alınan vitaminler de sağlıklı insanlara önerilmemektedir. Hatta yapay A ve E vitaminleri alanlarda, yaşam süresinin kısaldığını gösteren çalışmalar vardır. Kanserden korunmak için dünyada saygın kanser kuruluşlarının önerdiği kurallar şunlardır:

1- Sigara içmeyiniz.

2- Alkol kullanmayınız. Kullanıyorsanız azaltınız.

3- Haftanın en az üç günü 30-60 dakika yürüyüş yapınız.

4- Kilo almayınız.

5- Hayvansal yağ ve protein tüketimini azaltınız. Günde beş porsiyon sebze ya da meyve tüketiniz. Örneğin bir orta boy elma ya da portakal bir porsiyon kabul edilir.

6- Hep aynı yiyecekleri değil, değişik sebze ve meyveleri tüketiniz.

Bu kuralların bir ömür boyu uygulanması mümkün olsaydı belki de günümüzdeki kanser olgularının oranı üçte iki oranında azalacaktı.

* İstanbul Bilim Üniversitesi

Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Başkanı


(Cumhuriyet Gazetesi)


.

TABUTUNA ÇİVİ ÇAKMAK

BERİBERİ OLMAMAK İÇİN VİTAMİN MANYAĞI OLMAK

Tablet mucizesine inanmaya devam edenler için son bilimsel araştırma da yeterli olmamış, neden kullanmaları gerektiğine dair gerekçeleri bir bir sıralıyorlar.

Gerekçeleri sıralarken ne mi yapıyorlar?

“Ham yapın bakiiimm, yoksa öcü gelir” diyorlar.

“Ham yapınca 40’ından sonra ne olur? Teneşire yatkınlık bakımından soruyoruz yani” denirse duymuyorlar bile.

“Yut yut, iyi gelir” diyorlar.

“Nereden biliyorsunuz iyi geldiğini?" diye sual edecek olursanız:

“Her gün multivitamin yutmazsanız Skorpit olursunuz, Beriberiyle kıvranır, yarık dudaklı çocuklar doğurursunuz” karşılığını veriyorlar.

Açık açık bunu yapan multivitamincilerin ya aklından ya da ahlakından kuşkulanmak gerekmez mi?

Haklısınız çok öfkeliyim ve öfkem her geçen gün büyüyor. Çünkü bilerek ya da bilmeyerek alenen insanlar kandırılıyor, sağlıklarıyla oynanıyor, gereksiz yere paraları savrultuluyor.

Yanıltma nasıl mı yapılıyor? Doğrular ve belirsizlikler kullanılarak…

Yaşları 50-79 arasında değişen 162 bin kadın incelenmiş bu son araştırmada. Kadınların yüzde 41’i 15 yıldır düzenli vitamin kullanıyormuş. Sonuç; kullananlarla kullanmayanlar arasında sağlık sorunlarıyla ilgili bir fark bulunamamış. Araştırma bunu söylüyor ama inançlılarına toz kondurmamakta çok kararlı olanlar “Kullanmaya devam etmeliyiz” demeye devam ediyorlar.

Malum, herhangi bir vitaminin eksik olup olmadığını öğrenmeden tablet kullanmak çok yaygın. Daha vahimi kimsenin aklına bile gelmiyor ihtiyaç olup olmadığını sorgulamak. Her yerde satılan türlü vitaminden kafasına yatanı/sokulanı alıp sofrasına koyuyor herkes.

Bugüne kadar yapılan araştırmaların hiçbirinde vitamin tabletlerinin fazladan sağlık ve iyilik getirdiğine dair en küçük bulgu elde edilememiş. Yapılan bütün araştırmalarda, uzun süreli tablet alımlarında bir yarara rastlanmazken, ölüme varıncaya dek pek çok ciddi tehditlerin ve tehlikelerin ortaya çıktığı görülmüş.

Doğru; vitamin eksikliğinde çok ciddi rahatsızlıklar ortaya çıkmaktadır.

Ama unutmayalım, eksikliğinde çıkmaktadır.

Düzenli vitamin alınması durumunda neler olduğu sorusuna yanıt arayan bütün araştırmalar, böylesi bir alışkanlığın bir etki yapmadığını hatta zararlı sonuçlar doğurabileceğini ortaya koyuyor.

Halbuki belli vitamin belli süre alındığında giderilecek veya önlenecek rahatsızlıklar için veya bu hastalıklar bahane edilerek sürekli olarak multivitamin kullanın denmektedir. İşte sergilenen büyük yanlış ve yanıltıcı yaklaşım budur.

İkinci önemli hata ise, neden düzenli olarak multivitamin almamız gerektiğine açıklık getirilmemesidir. Şehir hayatı pek çok şeyi yutuyor veya eksik almamıza sebep oluyor gibi içi doldurulmayan genel ve belirsiz ifade gerekçe olarak sunulmaktadır. “Peki, ne oluyor şehirde, hangi vitamin eksik kalıyor, hangi mineral yok oluyor?” sorusu ise hiç yanıtlanmıyor.

Ve sonuçta ihtiyacımız olmayan vitaminleri almanın zararları da, durup dururken almanın bir yararı olmadığı da göz ardı ediliyor.

“Siz alın, iyi gelir”den daha fazlasını söylemeleri gerektiğini anlamalıdır multivitamin öneren hekimler.

Çünkü artık pek çok kişi “Neden alalım, yararı yokmuş, hatta zarar bile veriyormuş” diyor.

Neden her gün hap yutalım?

Bilimsel araştırmaların birçoğunun tek bir ortak sonucu var: Bulgulara dayalı eksiklik söz konusu değilken vitamin almak ve bunu alışkanlığa çevirmek hem yararsızdır, hem de çok tehlikeli sonuçlar ortaya çıkartabilmektedir.

Kısacası “Benim vitamine ihtiyacım var mı?” sorusuna bilimsel yanıt almadan vitamin kullanmayın diyor bütün araştırmalar. Yani elinizde bilimsel bir tahlil veya hekim tespiti yokken vitamin tableti almak yarar değil zarar getiriyor diyorlar...

Peki haalaa multivitamin önerenler ne diyor?

“Şu vitaminin eksikliği şu rahatsızlığa sebep oluyor, düzenli vitamin alın.”

Yani multivitamin kullanmayanlarda şu şu hastalıklar ortaya çıkar demiyorlar.

Sadece “Bu vitamin eksikse şu hastalık belirir. İyisi mi siz tablet kullanın, yakalanmayın bu hastalığa” diyorlar.

Hastalığın ortaya çıkıp çıkmamasıyla multivitamin kullanmanın bir ilgisi yok.

Buna rağmen “Siz düzenli alın ki hastalığa yakalanmayın” diyorlar.

Bu yaklaşımları bilimsel mi?

Kesinlikle değil.

Hatta etik bile değil.

Yaptıklarının herhangi bir aktarın yaptığından en küçük farkı yok. Adeta kulaktan dolma bilgilerle tavsiye edip duruyorlar bir takım şeyleri.

Oysa araştırıp bize söylemeleri gereken; düzenli multivitamin kullanmak şunlara şunlara iyi geliyor, kullanma alışkanlığınız yoksa şu şu rahatsızlıklar ortaya çıkıyor.

Bunu demiyorlar.

Diyemezler de…

Çünkü bilmiyorlar.

Tek söyledikleri: C vitamini eksikliğinde skorpit ortaya çıkar, düzenli multivitamin alın.

Beriberiyle boğuşmak istemiyorsanız düzenli hap yutun. Yırtık dudaklı-damaklı çocuğunuz olmasını istemiyorsanız multivitamin çantanızdan eksik olmasın.

Beriberiye neden yakalanacağımızı ve nasıl kurtulacağımızı biliyoruz, siz bize, Beriberiye yakalanmamak için neden vitamin manyağı olmamızı istediğinizi anlatın.

Sıkıldık artık, Skorpit olmak istemiyorsanız düzenli olarak multivitamin yutun demenizden.

Alkolik değilim, çocuk doğurmayı düşünmüyorum, Ortaçağ şartlarında aylar sürecek gemi yolculuğuna çıkmak hedeflerim arasında yok; neden multivitamin manyağı olmam gerekiyor?

Biliyoruz, hamileysek B11-B9 takviyesi yapacağız, alkolik olursak Becozym iğnesi yaptıracağız, meyve sebze kısıtlaması altında kıvranıyorsak C’yle haplanacağız. İyi de bütün bunların multivitamin manyağı olmakla ne ilgisi var?

Düzenli vitamin yutun diyenler bunu açıklamalıdırlar bizlere.

Diğer yandan “Tablet yutma alışkanlığı olmayanlarla olanlar arasında sağlıklı ve iyi olma açısından bir fark yok, haybeye yutmayın” diyor konuya eğilen araştırmacılar.

Multivitaminciler ise her gün yutun, iyi gelir demeye devam ediyor. Neye dayanarak bunu söylüyorlar? Yutanlarla yutmayanlar arasındaki farkı araştırdılar mı?

Araştıranlar “Yutmayın” diyorlar.

“Yutun” diyenler ise araştırmamış.

Sarsılmaz inançlılar “Yutun” diyenleri dinlemeyi yeğliyor.

Oysa yutun diyenleri dinlemeden önce yapılması gereken, “Vitamin eksikliğinde ortaya çıkan her hangi bir belirti taşıyor muyum?” sorusunu sormaktır. Aslında daha en başında hekimin sorması gereken bir sorudur bu ama akıllara gelmiyor bile.

“Yutun” diyen uzmanlara sormamız gerekiyor: “Bir şehir yaşayanı olarak hangi vitaminleri mineralleri eksik alıyorum ki bana multivitamin tavsiye ediyorsunuz?”

Ama kesinlikle “Tozlu kirli şehir hayatında eksik besin alınıyor” gibi genel bir ifadeyi kabul etmemeliyiz.

“Ben” demeliyiz, “Bende ne eksik var, ne gördünüz bende?” diye diretmeliyiz.

Eksik vitamin veya minerali öğrenirsem gider sadece onu alırım, neden yığınla vitamin mineral dolu hapları yutayım?

Market raflarındaki gıdalar yeterince besleyici değil, kirli şehirler vitaminlerimizi minerallerimizi yutuyor gibi genel ifadeler bana kesinlikle yetmez. Ne yüzünden ne eksildi bende ki, bana “Hap yutun” diyorlar. Bunun açıklanmasını isterim.

Üstelik artık makarnasından sütüne, hazır yemeğinden suyuna pek çok gıda, vitamin ve mineral takviyeli olarak satışa sunuluyor, neredeyse takviyesiz katkısız yiyecek bulamaz hale gelmişiz… Bir de üstüne her gün en az bir hap…

Haalaa mı eksik, haalaa mı iyi geliyor… Vitamin süngerine döndük, farkında değil misiniz?

Olmazsa olmazlarımız suyun oksijenin bile fazlası zararlı, hatta öldürücü. İnsanın evrimleşme sürecinde hiç yer almamış sentetikler veya az ve belli miktarlarda yer almış pek çok doğal vitamin ve mineral mi zarar vermeyecek?

Mümkün mü bu?

Peki düzenli multivitamin kullanan siz, kendinizde ne eksiklik görüyorsunuz? Sizce ne eksik sizde, neyin eksikliğini görüyorsunuz kendinizde? Plasebo etkisinden sıyrılarak kendinize bakabilir ve bende bu eksik veya fazla, şuna ihtiyacım var, şuna yok diyebilir misiniz?

Evet, hangi vitaminin eksikliğini görüyorsunuz kendinizde? Ya hekimleriniz ne gördüler de size vitamin verdiler?

Aslında kimsenin hekime sorduğu falan da yok ya. Gazete kupürünü kapan koşturuyor eczaneye.

Ölümsüzlüğün dayanılmaz çekiciliği…

İşin gerçeği şu ki, hekimler çok büyük çoğunlukla hiçbir eksik görmüyorlar. Çünkü vitamin eksikliğiyle ilişkili bir durum söz konusu değilse bakmıyorlar bile. Çünkü incelemeye gerek bile görmüyorlar. Çünkü vitamin almanın iyi geldiğini bellemişler. Neden baksınlar herhangi bir eksik olup olmadığına? Gerek yok ki, zaten iyi gelen bir şey, vitamin alın gitsin.

Yaşanan bu süreç ıspanak vakasını anımsatıyor: Uzun yıllar demir var diye ıspanak yedirildi insanlara. Oysa vakti zamanında bir virgül hatası yapılmış ve uzun yıllar kimse araştırma gereğini görmemişti. Önemsiz bir ayrıntıydı, ne gerek vardı araştırmaya! Hem Temel Reis’in tahtını sarsmanın ne alemi vardı?

Bugüne dek vitamin tabletlerinin fazladan sağlık ve iyilik sağladığına dair en küçük bulgu elde edilememiştir. Ve aksini söyleyen kimse de çıkmış değil. Tabii plasebo etkisini iyileşme sayanları hariç tutmak gerekiyor. Onların hepsine göre müthiş iyi durumlar söz konusu.

Bir yanda binlerce kişi üzerinde uzun yıllara dayalı araştırmalar, diğer yanda “Multivitamin yutmak iyi gelir…” tavsiyesi.

Tamamen yüzeysel bilgiden başka şey değil tavsiyecilerin bu davranışı. Yine de “Yutma” eğilimlileri ikna etmeye yetiyor.

“Bu tavsiyeleriniz hangi araştırmaya incelemeye dayanıyor? Multivitaminlerle zımba gibi olmuş kimleri örnek verebilirsiniz?” sorularını sormak gerekmez mi haalaa vitamin tableti tavsiye edenlere?

Hamile kalmak isteyenlere sipina bifida hastalığıyla veya yarık damak-dudak hastalığıyla karşılaşmamaları için folik asit öneriliyor. Folik asit takviyesi yapılmazsa eğer her gün hiç aksatmadan çiğ olarak 2 kilo brokoli yemek gerektiğinden söz ediyor bir hekim. Çok açık ki bu sözlerini belli bulgulara dayandırıyor… Yaklaşım doğru gibi gözükse de yansıtış/yansıtılış şekli yanlış ve yanıltıcı. Çünkü neden düzenli olarak her gün multivitamin alınması gerektiğine kanıt olarak sunuyor verdiği örnekleri.

“Biz de ana oğul her gün alıyoruz” diye de ekliyor.

Özetle “Multivitamin almazsanız yarık dudaklı çocuklarınız olur” demekte.

Brokoli yakın zamanda yaşamımıza girdi. Düzenli vitamin kullanma alışkanlığı da yeni sayılır…
Bu durumda, bunlardan önce yarık damak-dudak hastalığı daha sık görülüyordu denebilmesi için araştırmak gerekiyor. Bilim bunu şart koşar. Günümüzde her gün 2 kg çiğ brokoli yiyen veya her gün vitamin yutanlarda yarık dudak-damak hastalığı görülmüyor veya çok az görülüyor diyebilmek için de araştırmak gerekiyor. Brokoliyle ve vitaminlerle hiç işi olmayanlarla, vitaminleri yemek masasından hiç eksik etmeyenler arasında bir kıyaslama yaparak “Multivitaminleri düzenli almak yarık dudaklı çocuklarınız olmasını engeller” diyebilmek için araştırmalıdır. Bu bilimsel yaklaşımdır.

Peki, bu hekimler böyle bir araştırma yaptılar mı? Veya başkaları tarafından yapılmışsa alıp incelediler mi?

Bir takım bilgileri bilerek veya bilmeyerek kendi eğilimleri, hatta daha da kötüsü çıkarları doğrultusunda kullanmanın ise tanımı açıkça bellidir.

Yapılması gereken, multivitamin kullanma alışkanlığı olan gruplarla, bu alışkanlığı olmayan grupları incelemektir. Ancak bu taktirde çıkıp “Multivitamin kullanma alışkanlığı olanlarda hiç kullanmayanlara göre şu şu hastalıklar daha az veya hiç görülmemektedir. Multivitamin kullanın…” diyebilirler. Eğer ellerinde böyle veriler yoksa diyemezler, dememelidir.

C vitamini eksikliğinde skorpit hastalığının ortaya çıktığı doğrudur. Yanlış olan ise ihtiyacı olup olmadığına bakılmaksızın “Tablet alın yoksa skorpite yakalanırsınız” deyip vitamin tableti dayamaktır.

C vitamini eksikliğinin skorpite sebep olduğunu bilmek her gün multivitamin tableti almayı gerektirmez.

Hastalıkla ilgili bilgi doğrudur ama uygulama yanlıştır, aldatıcıdır.

Doğru bilgi yanlış şekilde kullanılmaktadır.

“Şu şu hastalıklara yakalanılmaması için düzenli şekilde vitamin tabletleri yutturarak hastalıklara engel oluyor muyuz?” sorusunun cevabını bilmeden, hatta hiç kafa yormadan yapmaktadırlar tavsiyelerini.

İşte yanlış olan budur.

Araştıranlar “Düzenli vitamin almak bir şey değiştirmiyor” demekteler.

“Yutun” diyenler ise sadece “Şunun eksikliğinde bu hastalık peydahlanıyor, düzenli vitamin yutun” diyorlar. Oysa sürekli öne sürdükleri bu gerekçelerin düzenli vitamin alıp almamayla hiçbir ilgisi yok.

Bilerek veya bilmeyerek insanlar yanıltılıyor “Beriberiye, Skorpite yakalanmayı, yarık dudak-damaklı çocuğunuz olmasını istemiyorsanız düzenli olarak vitamin yutun” deniyor. Evet, yapılan tam olarak bu.

Yarık dudak-damak rahatsızlığıyla karşılaşmamak için hamilelik döneminde alınmalı denmesi yeterliyken, neden sürekli hap yutun dediklerine açıklık getirmek zorunda olduklarının farkında değil mi tavsiyeci hekimler?

Elimizde birçok araştırmaya dayanan vitamin tableti kullanma alışkanlığının zararlarına dair bilgiler olmasına rağmen, multivitamin kullanma alışkanlığının yararlarına dair en küçük bulgu yok. Buna rağmen yararlı olduğuna inananların ödü kopuyor vitaminlerden uzaklaşmaktan.

Beriberiye yakalanmakla, yırtık dudaklı çocuk sahibi olmakla ne ilgisi var her gün multivitamin yutmanın?

İçimiz dışımız kepekli ürün doldu, ne işimiz olur Beriberiyle, niye yutalım hapları? Hepimizin her yıl çocuk doğurduğu mu var ki her gün indirelim mideye multivitaminleri?

“Aman ha, bak şu rahatsızlık ortaya çıkıyor, siz vitamin kullanın” diyorlar.

“Anladık neler olduğunu. İyice ezberledik artık, biliyoruz neyin eksikliğinin neye sebep olduğunu.
Siz asıl, düzenli vitamin almanın yararlarına dair bilimsel verileriniz var mı, ondan söz edin bize.
Sürekli olarak ‘eksikliğinde şu oluyor, aman ha vitamin alın’ deyip durmayın. Anladık ne eksik olursa beriberi olur, biliyoruz Skorpit nasıl ortaya çıkar.

Sizin multivitaminleriniz neye yarıyor ondan söz edin bize. Sürekli aynı şeyleri tekrarlayıp durmayın.

Multivitaminleriniz bir işe yaramıyor diyor yapılan bütün araştırmalar.

Siz ne diyorsunuz?

Multisi multi olmayanı, düzgün beslenen sağlıklı insanlarda bir işe yarıyor mu, yoksa sorunlara mı sebep oluyor?

Araştırdınız mı?

Bir şekilde ezberlediğiniz şeyleri papağan gibi sürekli tekrar edip durduğunuzun farkında mısınız? Başka hiçbir şey yok elinizde.

Şu eksikse bu olur, bu eksikse şu olur?

Anladık.

Peki, multivitamin alınırsa ne olur?

Bunu bilmediğinizin farkında değil misiniz?

Eksikliğinde ortaya çıkanlardan hareketle, daha çok da bu rahatsızlıkları bahane ederek “Multivitaminler düzenli alınmalıdır” diyor ama düzenli kullanımın sonuçlarını araştırmıyor, dahası merak bile etmiyorsunuz.

Evet, düzenli alınırsa ne oluyor?

Epeyce uzman araştırıyor, bulduklarını açıklıyor ve “Aman dikkatli olun, şu kadar insanı şu kadar süre inceledik ama bu alışkanlıklarının iyileşme yarattığına dair bir bulguya rastlayamadık. Aksine ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşılacağına dair bilgiler edindik” diyorlar.

Evet, bazı araştırmacılar vitamin kullanmakta çok ama çok dikkatli olmalı, hekimlere danışmadan kendi başınıza kesinlikle almamalısınız diyorlar.

Siz multivitamin alın diyorsunuz? Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz? Düzenli vitamin almanın yararlarına dair bilimsel araştırma ve incelemelere dayanan herhangi bir bilgi var mı elinizde? Sakın “Eksikliğinde şu oluyor…” diye başlamayın yine. Düzenli vitamin alınınca neler oluyor onu söyleyin.

Beriberiye yakalanınca neler yememiz gerektiğini, yiyemezsek hangi vitamini ne süreliğine kullanacağımızı çok iyi biliyoruz. Bunun her gün vitamin hapı yutmakla ne ilgisi var, siz ondan söz edin.

Belki sizler ölümsüz Süpermenler olacağınıza inanıyor olabilirsiniz ama bizim bununla ilgili çok ciddi kuşkularımız var ve en azından bir kısmımız artık ölümsüz Süpermenler olmak istemiyoruz.

Süpermenlik sizin olsun, biz yaşarız Beriberimizle.



Eyüp Şeker

14-16 Şubat 2009

-

MULTİVİTAMİN EFSANESİ BİTTİ

VİTAMİN KALP VE KANSERDE ETKİSİZ

ABD’DE KAPSAMLI ARAŞTIRMA

ANKARA (AA) - “Sağlık sigortası” olarak düşünülen multivitamin takviyesinin hiçbir yararı olmadığı yapılan son kapsamlı araştırmayla teyit edildi. Vitaminlerle ilgili yapılan bugüne kadarki en kapsamlı araştırmada, yaşları 50 ile 79 arasında değişen 162 bin ABD’li kadının vitamin alma alışkanlıklarıyla, sağlık durumlarına bakıldı. Archives of Internal Medicine dergisinde yayımlanan araştırmada, avuç dolusu vitamin alan kadınlarda kanser ve kalp hastalıkları riskinde azalma olmadığı, vitaminlerin erken ölümü de engellemediği belirlendi.

Independent gazetesindeki habere göre, araştırma kapsamına alınan ve yüzde 41’i 15 yıl boyunca düzenli olarak vitamin kullanmış olan kadınlar arasında 10 bin kanser, 9 bin kalp ve 10 bin ölüm vakası görüldü ve “vitamin alanlarla almayanlar arasında hastalık ve ölümler açısından fark olmadığı” saptandı. Araştırmanın başkanlığını yürüten Seattle’daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi’nden Marian Neuhouser, “Şaşırtıcı biçimde, multivitaminlerin yaygın kanser türlerine yakalanma riskini azaltmadığını ve kalp hastalığı üzerinde hiçbir etkisi olmadığını gördük” dedi.

(CUMHURİYET GAZETESİ)

…………………….

MULTİVİTAMİN EFSANESİ BİTTİ

162 bin Amerikalı kadın üzerinde yapılan araştırmada, her gün multivitamin alan kadınlarla almayanlar arasında sağlık açısından hiçbir fark olmadığı anlaşıldı

Vitaminlerle ilgili yapılan bugüne kadar ki en kapsamlı araştırmada yaşları 50 ile 79 arasında değişen 162 bin Amerikalı kadının vitamin alma alışkanlıklarıyla, sağlık durumlarına bakıldı. Archives of Internal Medicine dergisinde yayımlanan araştırmada, avuç dolusu vitamin alan kadınlarda kanser ve kalp hastalıkları riskinde azalma olmadığı, vitaminlerin, erken ölümü de engellemediği belirlendi. Independent Gazetesi’ndeki habere göre, araştırma kapsamına alınan ve yüzde 41’i 15 yıl boyunca düzenli olarak vitamin kullanmış olan kadınlar arasında 10 bin kanser, 9 bin kalp ve 10 bin ölüm vakası görüldü ve “vitamin alanlarla almayanlar arasında hastalık ve ölümler açısından fark olmadığı” saptandı.

Kanserde işe yaramıyor

Araştırmanın başkanlığını yürüten Seattle’daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezinden Marian Neuhouser, “Şaşırtıcı biçimde, multivitaminlerin yaygın kanser türlerine yakalanma riskini azaltmadığını ve kalp hastalığı üzerinde hiçbir etkisi olmadığını gördük” dedi. Sağlıklı beslenen insanların yiyeceklerden gerekli tüm vitaminleri zaten aldıkları hatırlatılarak, fazla vitaminin vücuttan atıldığı belirtildi. Yeshiva Üniversitesinden Prof. Dr. Sylvia Wassertheil-Smoller, “Bulgularımıza göre, burada tanımlanan kadın tipine giriyorsanız ve aslında iyi besleniyorsanız, multivitamin almanıza gerek yok” dedi. Amerikalıların yarısı, daha sağlıklı olmak ve uzun yaşamak için vitamin takviyesi alıyor ve yılda bu haplara 20 milyar dolar harcanıyor. İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre de yetişkinlerin yüzde 31’i vitamin hapı kullanıyor.

(VATAN GAZETESİ )
…………………….

'Vitaminler faydalıdır' efsanesinin sonu!

2008 yılı içinde arka arkaya yapılan araştırmalar vitaminlerin sağlık için 'koşulsuz' faydalı olduğu inancını sarsarken en son 162 bin kadın üzerinde yapılan bir araştırma 'vitamin' efsanesinin sonunu getirdi.

Vitaminleri son darbeyi vuran araştırmayla "sağlık sigortası" olarak düşünülen multivitamin takviyesinin hiçbir yararı olmadığı ortaya çıkarılırken doktor kontrolü olmadan vitamin kullanılmasının ölümlere bile yol açabileceği savunuldu.

Son darbeyi vuran en yeni araştırma

Vitaminlerle ilgili yapılan bugüne kadarki en kapsamlı ve en yeni araştırmada, yaşları 50 ile 79 arasında değişen 162 bin Amerikalı kadının vitamin alma alışkanlıklarıyla, sağlık durumlarına bakıldı.

Archives of Internal Medicine dergisinde yayımlanan araştırmada, avuç dolusu vitamin alan kadınlarda kanser ve kalp hastalıkları riskinde azalma olmadığı, vitaminlerin, erken ölümü de engellemediği belirlendi.

Independent gazetesindeki habere göre, araştırma kapsamına alınan ve yüzde 41'i 15 yıl boyunca düzenli olarak vitamin kullanmış olan kadınlar arasında 10 bin kanser, 9 bin kalp ve 10 bin ölüm vakası görüldü ve "vitamin alanlarla almayanlar arasında hastalık ve ölümler açısından fark olmadığı" saptandı.

Araştırmanın başkanlığını yürüten Seattle'daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezinden Marian Neuhouser, "Şaşırtıcı biçimde, multivitaminlerin yaygın kanser türlerine yakalanma riskini azaltmadığını ve kalp hastalığı üzerinde hiçbir etkisi olmadığını gördük" dedi.

Sağlıklı beslenen insanların yiyeceklerden gerekli tüm vitaminleri zaten aldıkları hatırlatılarak, fazla vitaminin vücuttan atıldığı belirtildi.

Yeshiva Üniversitesinden Prof. Dr. Sylvia Wassertheil-Smoller, "Bulgularımıza göre, burada tanımlanan kadın tipine giriyorsanız ve aslında iyi besleniyorsanız, multivitamin almanıza gerek yok" dedi.

Araştırmacılar, kadınlar arasındaki vitamin kullanımının erkeklerden daha yaygın olduğunu ve 30 yaşından sonra vitamin kullanan kadınların oranının arttığını bildirdiler.

Amerikalıların yarısı, daha sağlıklı olmak ve uzun yaşamak için vitamin takviyesi alıyor ve yılda bu haplara 20 milyar dolar harcanıyor. İngiltere'de yapılan bir araştırmaya göre de yetişkinlerin yüzde 31'i vitamin hapı kullanıyor.

İngiltere'deki vitamin pazarının da yılda 330 milyon sterlin olduğu tahmin ediliyor.

Önceki araştırmalar

Daha önce yapılan araştırmalarla vitaminler sorgulanmaya başlamıştı.

İngiltere'de yapılan bir araştırma, antioksidanların yaşlanmanın önüne geçmede bir faydasının bulunmadığını göstermişti.

Araştırmacılar, antioksidan içeren birçok krem ve vitamine boşuna avuç dolusu para harcandığını ortaya çıkarmıştı.

Bu konudaki, 50 yıl öncesine dayanan teori, doku ve hücrelerin, gıda enerjiye dönüşürken ortaya çıkan tehlikeli oksijen molekülleri olan serbest radikallerin saldırısı altında bulunduğunu öne sürüyordu.

E ve C vitaminleri gibi antioksidanların bu saldırıları püskürttüğü ve böylece yapılan tahribat miktarını azalttığına inanılıyordu.

Bu teori, milyonlarca insanın vitamin takviyesi almasına ve antioksidan temelli muazzam bir kırışık önleyici krem pazarının oluşmasına yol açtı.

Detoks'un işe yaradığına dair kanıt yok

Daha sonra vücudu toksinlerden arındırdığı ileri sürülen "detoks" ürünlerinin bu işe yaradığına dair kanıt bulunmadığı açıklandı.

Şişe suyundan yüz kremine çok sayıda ürünü inceleyen Voice of Young Science (VoYS) adlı kuruluş, vücudu toksinlerden arındırdığı ileri sürülen çok sayıda ürünün, "anlamsız" olduğunu bildirdi.

67 araştırma sonucu incelendi

Bir başka çalışmada ise 230 bin kişiyi kapsayan 67 araştırma incelenerek antioksidan A, C ve E vitaminlerini almanın" sağlığa katkıda bulunduğu yönünde ikna edici hiçbir delil bulunmadığı" sonucuna varıldı.

Beta karoten, A, C ve E vitaminleri ile selenyum kullanımı üzerinde yapılan derinlemesine analizde, vitaminlerin ömrü uzatmadığı gibi ölüm oranını artırabileceği belirlendi.

Ölüm oranını A vitamininin yüzde 16, havuç, domates ve brokolide bulunan bir pigment olan ve vücudun A vitaminine dönüştürdüğü beta karotenin yüzde 7 ve E vitamininin yüzde 4 artırabileceği belirtilirken, C vitamininin önemli zararlı etkisinin saptanmadığı kaydedildi.

Kansere karşı faydalı efsanesi de yıkıldı

35 bin 533 sağlıklı erkek üzerinde yapılan iki ayrı araştırmaya göre, C veya E vitaminleri, başta prostat olmak üzere kansere yakalanma olasılığını azaltmıyor.

ABD'de yapılan ve sonuçları American Medical Association dergisinde yayımlanan iki büyük araştırma, söz konusu vitaminleri alanlarda kansere yakalanma oranında azalma olmadığını gösterdi.

Doktora danışılmadan kullanılmamalı

Anadolu Sağlık Merkezi Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Birsel Kavaklı, daha zinde hissetmek ve hastalıklardan korunmak için alınan vitaminlerin doktora danışılmadan kullanılmaması gerektiğini söyledi.

Kavaklı, sağlıklı bireylerde gıdalara ek olarak vitamin almaya gerek olmadığını, ancak vitamin ihtiyacını artıracak durumlar veya eksikliğinin saptandığı olgularda, vitamin verilmesi gerektiğini, sürekli vitamin alınmasının ise doğru olmadığını kaydetti.

Kavaklı ayrıca, bilinçsizce tüketilen A vitamininin karaciğer bozukluğuna, fazla C vitamininin böbrek taşına ve mide rahatsızlıklarına, D vitamininin intoksikasyona sebep olabildiğini vurguladı.

(cnnturk)

.

ÖLÜR MÜSÜN ÖLMEZ MİSİN SORUNSALI

ZEHİRLENME DURUMSALI SORUNSALININ BİLİMSEL AÇIKLAMASI


Şaka kaldırır bir yanı olmayan böylesine vahim konuyu şakaya vurmamın nedeni, yurdum insanı olarak bizlerin baca konusundaki budalalığının akıl almaz oluşudur. Açıklanamaz böylesi bir akılsızlıkla dalga geçmekten başka çaremiz var mı?

Hiçbir gerekçe ortak baca sistemini açıklayamaz. Oturduk yıllardır hep birlikte intihar ediyoruz ve akıl almaz budalalığımızı görmek yerine, lodosa deliğe çatlağa patlağa isyan edip duruyoruz.

Fizik kurallarını hiçe saydığımıza mı yanalım, kışın özellikle Bursa Ankara Erzurum gibi şehirlerle ilgili arada bir haber bültenlerinden duyurulan enversiyon tehlikesinin bize ne ifade etmesi gerektiğini bilmediğimize mi, bilsek de umursamadığımıza mı yanalım. Koskoca gökyüzü kirli havanın yükselmesine engel oluyor da, bir solukluk bacaya kırk soba bağlanırsa o dumanların hali nice olur sorusunu sormak kimsenin aklına gelmiyor nedense. Hadi enversiyonu atladık diyelim, bir borunun kırk boruyu kaldıramayacağını da mı anlayamıyoruz?

Duruma bakılırsa, kimi belediyecilerin yeri değiştirilebilir zannettikleri fay hattı gibi sanal bir şey sanıyoruz enversiyonu da. Tamamen formaliteden ibaret resmi bildiri/duyuru falan deyip geçiyor gibiyiz. Tabii bu durumda bütün belalar ölümler ve acılar da takdiri ilahi oluyor.

Koskoca belediye yetkilileri aldıkları kararla fay hattının yerini değiştirebileceğini zanneder de, normal yurdum insanı bir bacaya kırk soba bağlayamaz mı yani? Deliği gördük mü bağlayıveriyoruz sobayı kombiyi şofbeni. Tamamen duygusal tabii… Tamamen betonsal bi durum… Tamamen duygusal kaynaklı betonsal deliliğimizden yani...

Prof.Dr. Mikdat KADIOĞLU Hürriyet gazetesindeki 19 Ocak 2009 tarihli yazısında anlatıyor sıcak havanın daha serin havayı aşağı basması olayını ve yarattığı tehlikenin ne kadar büyük olduğunu:

“Soğuk kış günlerinde arada bir kar ya da yağmur yağar. Yağışlar gidince yerini alan yüksek basınç merkezleri ise geceleri ayaz, sabahları sis, gündüzleri ise kuru ve puslu bir havaya neden olur. Bu tür günlerde yukarı seviyedeki hava, yerin hemen üzerindeki havadan daha sıcak olur. Yani, yerden itibaren düşen hava sıcaklıkları belirli bir yerden itibaren yükselmeye başlar. İşte enversiyon (Enver Ziya değil!) denilen bu tabaka, bir tencere kabağı gibi kirleticilerin daha yukarı seviyelere yükselerek dağılmasını engeller. Sonuçta sabah ya da akşam ufka doğru gökyüzüne bakınca siyah bir bölge görürsünüz.

Sanayi, endüstri ve binaların ısınmasında kullanılan kömür, fuel oil, doğal gaz gibi fosil yakıtlarla havaya her gün büyük miktarlarda kirletici atılır ve bu miktarlar kışın günden güne pek değişmez. Fakat alçak basınç merkezleriyle beraber yağışlı ve rüzgárlı havalarda kirleticiler hava ile karışıp daha fazla dağıldığı için havadaki yoğunlukları azalır. Yüksek basınç merkezleri ise kirleticilerin havada dağılıp karışmasını engelleyerek yoğun hava kirliliğiyle beraber solunum yolu hastalıklarının alevlenmesine neden olur. İşte hava kirliliğinin bir varmış, bir yokmuş şeklinde görülmesinin nedeni bu meteorolojik şartlardır.

LONDRA'DA 12 BİN KİŞİ ÖLMÜŞTÜ

Bu durumda, canlıların sağlığını olumsuz yönde etkileyen havadaki yabancı maddelerin, normalin üzerindeki miktar ve yoğunluğa ulaşarak hava kirliliği oluşur. Kirli havayla vücuda girebilen yabancı bir madde antijen olarak adlandırılır ve bağışıklık reaksiyonuna yol açar. Böylece kirli hava, solunum yolu hastalıklarının artmasına sebep olur. Örneğin, kurşunun kan hücrelerinin gelişmesini ve olgunlaşmasını engellediği, kanda ve idrarda birikerek sağlığı olumsuz yönde etkilediği, karbonmonoksit'in ise, kandaki hemoglobin ile birleşerek oksijen taşınmasını aksattığı bilinmekte. Bununla birlikte kükürtdioksit'in, üst solunum yollarında keskin, boğucu ve tahriş edici etkileri var. Özellikle duman, akciğerden alveollere kadar girerek olumsuz etki yapmakta.

Soğuk bir kış günü olan 5 Aralık 1952'de Londra'da hakim olan yüksek basınç merkezinden dolayı yakılan kömürün tüm dumanı ve kükürt partikülleri sis ile birleşerek ölümcül bir hal almıştı. Sonuç olarak klasik hava kirliliği olarak kabul edilen Büyük Londra Smog'unda bir kaç günde 12 bin kişi hayatını kaybetmişti. Los Angeles'ta ise smog, fotokimyasallar, ozon, kuru ve güneşli havalarda kendini modern hava kirliliği olarak göstermiştir. Bu tür smog, trafik kazalarından da daha fazla insan öldürüyor!”

Bu bilimsel açıklamasıydı.

Yurdum insanına göre zehirlenme durumsalı sorunsalının açıklaması: “Yok bi şey, lodos bastı…”

Olmadı: “Boru çatlaktı.”

Yemezse: “Külahı yoktu.”

Kimin diye sual eden olursa: “Bacanın…”

Denirse, “Yok ya… Aynaya bir bak hele…” falan demeyin, ilişmeyin desin.

Yurdum insanıdır, ne yapsa yeridir.


23 Ocak 2009/24 Ocak 2009

Eyüp Şeker



-

BACALARLA RUS RULETİ OYNAMAK

SUÇLU DELİK BORU DEĞİL KEVGİRE ÇEVRİLMİŞ İDARİ YAPIDIR

Doğalgaz kaynaklı ölümlerin sorumlusu gaz dağıtım kuruluşlarıdır. Gaz bağlanmasının imkansız olduğu binalara gaz vermekte, sanki şartnamelere ve kurallara uygunmuş gibi işlem yapmaktadırlar. Yaptıkları düpedüz cinayettir.

Doğalgaz bağlanan binaların büyük çoğunluğunun şartnameye uygun olması bir yana, epeycesine ölüm tuzağı kurulmuş durumdadır.

Konunun uzmanlarının dikkat çektiği bu çok vahim yanlış daha en başında, doğalgaza geçilirken yapılıyor fakat ısrarla görmezden geliniyor.

Banyodan çıkartılan şofbenin gideceği tek adres var; mutfak. İşte ısrarla görmezden gelinen çok ölümcül tehlike burada başlıyor. Kısacası buraya kadar sözde uyuluyor kurallara ve banyoda şofben olmaz denip çıkartılıyor ama bu aşamadan itibaren başlıyor kural yasak takmazlıklar, tehlikeyi umursamamalar, eksikleri kusurları görmezden gelmeler. Kurallar yasaklar uyarılar lafta ve kaağıtlarda kalıyor.

Baca deliği var mı, var... Bağlayın gitsin doğalgazı. Takılsın ve de yakılsın kombiler, şofbenler, doğalgaz sobaları. İşlem tamamdır, kurallar uygulanmıştır...

Acaba...

Bacası var sanılan mutfakların bacası yoktur aslında. Çünkü mutfakların baca sistemi yemek kokularını çekeceği için fazla önemsenmez, projede müstakil çizilse bile inşaat aşamasında genellikle yapılmaz, binadaki bütün daireler tek bir bacaya bağlanır. Bilinmez şey değildir, bazı binalarda arada bir alt katlardan yemek kokuları geldiği. Şikayet konusu yapılsa da ölümcül olmadığından katlanılır böyle durumlara. Oysa şofben özellikle de bütün gün yanan kombi bağlanırsa sadece o daire değil, ortak bacayla ilişkili diğer dairelerde de ölüme davetiye çıkartılmış oluyor. Hele de sıkça rastlandığı gibi aynı yetersiz ortak bacaya birden fazla kombi bağlanmışsa, ölümden kurtulmak büyük şansa kalıyor demektir.

Kısacık gazete haberlerinden bu açıkça anlaşılıyor; yedi gencin öldüğü Ankara’daki bina böyle bir yapı. Tek bir bacaya bağlanmış bir sürü kombi, yılbaşı gecesi her zamankinden yüksek ısıda ve daha uzun süre yanınca o bacayla ilişkili dairelerin hepsine girdi ölüm. Oysa normal günlerde ya gece yatılırken söndürülecek, ya da iyice düşük ısıda yakılacaktı kombiler. En azından dairelerin bir kısmı birleşik/ortak baca sistemiyle ölüm pompalamayacaktı bütün binaya.

Beş altı katlı çift daireli bir apartmanda girişten itibaren her kata bir baca yapmak demek, çatıya ulaşıldığında 10-12 bacalık küme demektir ki, bu da üst katlara çıkıldıkça mutfakların küçüleceği, en üst kattakinin ise büyük bölümünü yutulacağı anlamına gelir. Baca tuğlaları yanılmıyorsam 20x20 cm.dir. 5 katta 10 daire olsa 2 metreye 2 metre, 12 daire varsa kabaca 2,5.a 2,5.luk alan demektir. Neredeyse çoğu banyo veya mutfağın yüzölçümü kadar... Kim ayırmıştır veya ayırır bu alanı baca sistemine. Tabii ki ayrılmıyor ve mutfak/banyo bacaları 20x20’lik tekli, bilemedin 20x40’lık ikili çıkışla hallediliyor. Az buz şey mi 2 metre kare yer? Şofbenin veya termosifonun sınırlı süre ve birbirleriyle pek çakışmadan yanmaları yüzünden bir kurtarır tarafları var ama işin içine saatlerce veya tüm gün yanan kombi girince ölüm kaçınılmazlaşıyor. Üstelik bütün binada hepsi aynı anda... Yanan tek kombi bile tüm daireleri karbonmonoksite boğabilirken, pek çok dairede birden kombi yanmasının tehlikesini düşünmek bile istemiyor insan.

Bu aşamada ne yapılabilir? Zaten küçücük olan mutfakların kırılıp dökülerek baca eklenmesi hem zahmetli hem de çoğunlukla imkansız gibidir. Konunun uzmanları daha iyi bilir: Görünüşte iki çözüm var; ya kendi özel bacasıyla dışarıdan hava alıp yanan gazı dışarı atan hermetik denilenler kullanılmalı, ya da cephe görmeyen bir yere takılması zorunluysa, çatıya kadar müstakil yeni bir baca yapılmalıdır. Hiçbiri mümkün değilse kesinlikle kombi kullanılmamalıdır. Tabii intihar etmek amaçlanmıyorsa...

İşte bazı uzmanların dikkat çekmeye çalıştıkları ve büyük ihtimalle yine görmezden gelinecek asıl büyük tehlike kaynağı burada yatıyor. Resmi açıklamalara bakılırsa baca temizlenirse, delik bağlantı borusu kullanılmazsa sorun kalmayacak. Bu tam anlamıyla insanları kandırmaya çalışmaktır.

Aslında baca müstakil olsa sorunsuzca çekecek, hatta yırtık çatlak delik bağlantılı olsa bile sorun çıkartmayacaktır. Yanmamak için direnen bahçe mangalının üzerine yerleştirilen uyduruk borunun bütün dumanı toplayıp tepesinden atması buna en iyi örnektir. Üstü açık mangala göre küçücük kalan boru bütün dumanı toplayıp çekerken metrelerce yukarı çıkan bir bacanın çekmemesi olacak şey mi? Çatlak baca borusu da neymiş, ön tarafı tamamen açık şömineler neden evi dumana boğmazlar?

Veya şöyle soralım; şöminelerin müstakil bacalı yapılmaları neden şarttır, birleşik bacalı yapmak neden imkansızdır? Sobanın, şofbenin, kombinin, şömineden farkı mı vardır ki bu ölüm tuzaklarıyla donatıldı bütün binalar?

Nasıl bir ölüm tuzağında yaşadığını öğrenmek isteyen, bol duman çıkartması için katladığı bir gazete kaağıdını gider evindeki baca bağlantısının altında yakar; müstakil bir bacaysa dumanın zerresi dışarı kaçamaz, hepsi emilir. Değilse ve dumanı yine de çekiyorsa üst katlarda yanmakta olan şofben/kombi falan yok demektir. Hemen üst kattaki komşudan aynı bacaya bağlı şofbenini/kombisini yakması rica edilir, ardından aşağı inilip tekrar gazete yakılır. O an ortaya çıkar nasıl bir silahın namlusunun kafaya dayalı olduğu. Kaağıt gibi bol duman ve koku çıkartarak yanmayan şofbenlerin/kombilerin evlerde sinsice ne biriktirdiğini anlamak için üstün zekalı olmak gerekmez sanırım!

Dumanın bacaya girmemekte direnmesinin nedeni çok basittir ve doğru baca yapımı yüzyıllardır çok iyi bilinmekte, uygulanmaktadır. Ve beton delisi oluncaya kadar bizler de iyi bilirdik bacanın nasıl yapılması gerektiğini.

Bunu birazcık konuyla ilgilenmiş herkes bilir. Bacanın çekmemesinin sebebi, yukarı çıkan dumanın yolunun, üstteki bağlantıların dumanıyla kesilmesidir. İki nedenle durur ve aşağı itilir duman; o kata çıkıncaya kadar hafifçe soğuduğundan karşılaştığı daha sıcak duman yüzünden aşağı basılmıştır. İkinci neden; zaten tek bağlantılık ve küçük olan baca hacminin her kattan bağlanmış bütün şofben/kombilerden gelen dumanı taşımakta yetersiz kalmasıdır. Ortak baca, bir, bilemedin iki bağlantıyı kaldırsa bile beş on bağlantının dumanını taşıması imkansızdır. Üst kattakilerin dumanı çıksa bile alttakiler çıkamaz ve geri teper.

Konuya tersinden yaklaşalım: Baca çapı nedir, tahminen 15 cm. Peki bağlanan ısıtıcıların baca çıkışlarındaki boru çapları; 12-15 cm. Burada hemen havuz problemimizi soralım; 15 cm.lik bacaya kaç tane 15 cm.lik ısıtıcı bağlanabilir? Bir dediğiniz duyulmasa da olur, çünkü biz beton delileri 15 cm.lik bacaya beş on tane 15 cm çıkışlı ısıtıcı bağlıyor, bunun normal olduğunu zannediyoruz. Eğer gerekmeseydi, şofbenlerin kombilerin tepesindeki baca çıkışı çok daha küçük yapılır, biz beton delileri de küçük bir bacaya sürüyle soba şofben kombi bağlayabilirdik.

7 gencin öldüğü Ankara’daki olayda tam olarak bu yaşanmış. Bazı uzmanlar buna dikkat çekmeye çalışıyor... Olayın diğer boyutu ise Yılbaşı gecesi erken yatılmayıp her zamankinden fazla uyanık kalınması nedeniyle normal günlerde belirli saatte söndürülen kombilerin çok daha uzun süre yakılması veya hiç söndürülmemesidir. Bu da demektir ki, her zamankinden daha çok zehirli gaz birikmiştir evlerde.

Aslında çok eskiler dışındaki eski binaların banyo bacalarında da durum aynıdır. Hemen hepsinde tek bir baca en alttan en tepeye kadar çıkar, her katın borusu buna bağlanır. Şofben veya termosifonların farklı zamanlarda sınırlı sürede yanmaları yüzünden telafi edilebilir tarafları vardı ama işin içine kombi girince ölümler birbirinin peşi sıra yağmaya başladı. Uzmanların uyarıları dikkate alınmaz ve bu duruma müdahale edilmezse vahim olayların katlanarak gelmesi kaçınılmazdır.

Apartman ve beton delisi olmaya başlamamız öncesindeki evlerde ortak/birleşik baca sistemi diye bir şey söz konusu bile değildi, her bir odanın banyonun müstakil bacası vardı. Epeycesi müstakil bir iki katlı, kalanı bitişik nizam en fazla üç dört katlı binalardı oturulmakta olanlar. Beton delisi olmaya başladığımız yıllarda iki nedenle keşfedildi deha eseri ortak baca sistemi. Öncelikle arsalar çok küçüktü. İkinci olarak eskiye göre daha fazla kat yapılmaya başlanmıştı. Hadi odalara baca yapılmadı diyelim, en azından salonda bir soba çıkışı kaçınılmaz, bir baca da mutfağa, bir de banyoya, etti mi üç; 20x20’den daire başına 1,2 metrekare. Bina 5 katlıysa sıvası mıvası derken her kata 7,5 metrekare, çift daire üzerine kurulmuşsa 15 metrekare kayıp(!) demektir. Binaların çoğu yaklaşık 100 metrekare arsaya inşa edilirken kim bırakır bunca yeri bacalara? Kolay değildir beton delisi olmak!

İşte deha ürünü ortak baca sistemi böyle geçirilmiştir hayata.

O daahi veya daahileri bulup “Birleşik/ortak baca sistemi mucitleri gelin bakayım buraya. İnsanların neredeyse binlerce yıldır bildiği çok açık bir gerçeği ve fizik kurallarını alt üst ettiniz, çekmez denilen böyle bir bacanın çekebileceğini zannettirdiniz insanlara. Sobanın gizleyiciliğini bir kenara bırakın, oturun ve 5 katlı bir apartmanın her katına dehanızın eseri ortak bacalı şömineler yapın. Sonra da çıkın milletin karşısına, bacanın neden çekmediğini, çekmeyeceğini izah edin. Bu memleketin başına öyle bir bela sardınız ki içinden çıkmak mümkün değil. Yıksan yıkılmaz, eklesen eklenmez...” denmesi ve hemen “Yer misin yemez misin?” faslına geçilmesi gerekiyor aslında.

Şofben veya termosifonları idare edebilen ortak baca sistemini salondaki sobalara uygulamak imkansız olduğundan her katın kendine ait bacası olmak zorundadır. Eğer yapılmazsa sobalar yanmaz, duman geri teper. O kadar etkilidir ki bu durum, sobasını güzelce yakan alt kattaki, üst katta oturanın da kendi sobasını yakmasıyla dumana boğulmaya başlar. Oysa soba o an’a kadar güzel güzel çekmekte, gürül gürül yanmaktadır ama birden evi duman basmaya başlar. Yok lodostu, yok baca çıkışına kuşlar yuva yapmıştı, yok rüzgar tepeliği takılmalı, yok ilk fırsatta baca temizlenmeli telaşları başlar. Aslında hiçbiri kesin çare olamaz. Zira bacanın engeli hemen üst katlardadır ve nafile sayılır o tür çözümlerle uğraşmak. Tehlike kaynağı olmadıklarını söylemiyorum, aksine titizlenilmesi gereken detaylardır her biri, fakat bunlar öne sürülerek asıl tehlikenin görülmesi engelleniyor demek istiyorum.

Çok sık sobadan zehirlenme haberleri duyuyoruz. O sobaların tamamının ortak baca sistemine bağlandığından adım gibi eminim. Esen şiddetli rüzgar, baca tepeliği olmayışı büyük bir aldatmacadır. Kendimizi ve insanları kandırmaya ve bu ölümcül baca sistemlerini kullanmaya son verilmezse, lodos(!) ve rüzgar tepeliksizliği(!) daha çok can alacaktır. Üstelik ölümler katlanarak gelmeye devam edecektir.

Hep lodostu, bacanın rüzgar tepeliği yoktu, kuş yuva yaptığı için geri tepti, ondan zehirlendi ev sakinleri denir. Israrla görmek istemediğimiz gerçek bambaşka. Çok yaygın vaziyetteki ortak baca sistemi hatalıdır, yani ölümcüldür. Çünkü her kata bir baca çıkışı demek nerdeyse bir oda kadar yeri bacalara feda etmek demektir. Hangi müteahhit üst katlarda yarım odalık yeri bacalara harcar. Merak eden gider sıradan herhangi bir binaya göz atar. Sobalı veya sobasız fark etmez; önce giriş dairesindeki baca deliği olan odaya, mutfağa, banyoya bakar, orta katlarla vakit kaybetmeyip en üst kata çıkarak denk gelen odaya ve banyoyla mutfağa göz atar. Eğer oda/mutfak/banyo, giriştekiyle aynı yüzölçüme sahipse, yani küçülmemişse, her kata bir baca yapılmamış demektir. Bu da o binada soba ne doğru dürüst yanacak, ne keyifle yaşanabilecek, ne de huzurla uyunabilecek demektir. Sinsi kombi/şofben ise pusuya yatmış beklemektedir. Kısacası ölüm o binada gizlenmiş kurbanlarının yolunu gözlemektedir.

Her şeye rağmen salondaki odun kömür sobasının iyi tarafı, çekmediğinde içeri duman basması yüzünden insanları çare aramaya itmesidir. Katlanılmaz bir durumdur, hemen pencereler kapılar açılır, devam ederse soba tamamen söndürülür. Oysa kombinin dumanı renksizdir, kokusu yoktur, sinsice dolar evin içine, farkına varıldığında çok geç kalınmış olur çoğunlukla. Benzer durum yanmakta olan kömür sobalarında da var; bacanın çekmezliği tutarsa, gece boyunca dumansız ve sinsice ölüm kusarak yanmayı sürdürür. Ölümler böylesi durumlardan kaynaklanıyor çoğunlukla.

Kömür sobası, kombi, şofben fark etmez, ölümcül vakaların yaşandığı binalar incelendiğinde, hepsinde ortak baca sistemi olduğunun ortaya çıkması kimseyi şaşırtmamalıdır. Kendimizi kandırmaktan vazgeçmezsek ölümler katlanarak sürecektir. Çünkü asıl sorun, bacanın tıkalı, bağlantının delik olmasından veya lodostan değil, asla yapılmaması gereken bu hatalı birleşik/ortak baca sistemlerinden kaynaklanmaktadır. Hatalı baca sistemi dışındaki detaylara dikkat edilmesin demiyorum ama “Lodostu... Delik boruydu...” uyarıları öne çıkartılarak asıl tehlikenin görülmesi ve tedbir alınması engellenmektedir. Tehlike çok büyüktür ve ısrarla görülmemesi konuyu daha vahim hale getirmektedir.

Kimse kimseyi boşuna uyutmasın, durum çok vahimdir. Hele de daha yüksek binalarda daha da vahimdir. Tek çözüm, özellikle kombili binaların taranması, gerekirse doğalgazlarının kesilmesidir. Kış ortasında insanlar mağdur edilemez ama göz göre göre ölümlere de müsaade edilemeyeceği de açıktır. Öte yandan gaz detektörlerinin uyuyan ev ahalisini uyarmakta yetersiz kalacağı unutulmamalıdır. Bu yüzden ortak bacalı binalarda gece yatarken kombilerin söndürülmesi ve evin daha sık havalandırılması gerektiğinin insanların kafasına kakılması şarttır.

Ölümle kucak kucağa yaşandığının insanlara anlatılmaması ölüm sağanaklarını getirecektir.

Doğalgaz kullanımıyla iyice ortaya çıkan baca sorunsalının izahı çok basittir: Şarjörlü tabancayla Rus Ruleti oynamak.


Eyüp Şeker

5 Ocak 2009 / 8-9 Ocak 2009



-

GAZLANARAK ÖLMEK

ŞOFBEN ÖLÜMLERİNİN SORUMLUSU SALONDAKİ SOBADIR


Salonda gürül gürül yanan sobalı günlere dayanır yadırganmaz hale gelen şofbenden ölümler. Evin kıyısı bucağı, özellikle de sıcacık olması gereken banyo ısınmazdı sobalı evlerde. Bu yüzden ocaklı banyo kazanları konurdu banyolara. Hem suyu ısıtır hem de banyoyu sıcacık yapardı.

Uzun yuvarlak kazanları bakırdan, alttaki küçük ocak kısımları ise döküm demirdendi. Tahta parçaları yakılırdı çoğunlukla bunlarda. Bir de bakkallarda satılan, fueloille hatta çoğunlukla yanık motor yağıyla karıştırılmış talaştan ibaret “Yak”lar vardı. Banyo ocaklarına girecek büyüklükteki naylon torbalarda satılırdı. Bir tanesi kazanın ocağına yerleştirilir, kibritin çakılmasıyla kolayca alev alır, oduna kömüre gerek kalmaksızın suyu ısıtırdı.

Henüz şofbenler girmemişti yaşamımıza. Bunun nedeni şofbenlerin veya tüpgazın yokluğu değildi kesinlikle. Bunlar vardı ama su yoktu, olduğunda ise ya basıncı yetersizdi, ya da ne zaman kesileceği belli olmazdı. Oysa banyo kazanları su deposuydu aynı zamanda. Su kesilse bile yıkanmaya devam edilebilir, köpüklü falan kalınmazdı. Tabii bunun bir de kötü tarafı vardı; kazanda su olup olmadığı bilinmeden yakılan ocaklar bakır kazanın lehimlerini eritip kevgire çevirir, bir yığın zorlu iş çıkartırdı insanların başına. Tesisatçı çağrılır; kazanı söker, delinmiş yerleri tuzruhuyla, pürmüzle ısıttığı havyasının ucunu da nışadırla temizler, bir elinde lehim çubuğu, diğerinde havya, sırasıyla delikleri yamardı. Eğer gelen tesisatçının pürmüzü havyası yoksa kazan sökülür, çarşıdaki tenekeciye lehime gider, delikleri tıkandıktan sonra yerine takılırdı.

Bir müddet sonra gazlı termosifonlar girdi yaşamımıza. Yanılmıyorsam Arçelik tanıştırmıştı bizi gazlı termosifonla. Gerçi kalorifersiz evlerde ısınmak için de yakılıyordu gazyağı ama kokusu yüzünden ve kömür sobasının keyfini vermediğinden pek tercih edilmiyordu. Bu yüzden başta kaloriferli evlerde oturanlar olmak üzere epeyce kişi sadece banyodaki termosifon için gazyağı alıyordu. Kazanı da eski bakır kazanlardan epeyce büyük ve kıyaslanmayacak kadar sağlamdı, yakılmadığı zamanlarda evin yedek su deposu görevini yüklenirdi. Bunların dertli yani ise, gazyağının kirli veya sulu olması yüzünden karbüratörlerinin zırt pırt tıkanması, arızalanmasıydı. Su tesisatçısını çağıralım baksın, lehimciye gönderelim delikleri tıkasın denilerek geçiştirilmeyecek kadar karmaşıktı karbüratör meselesi. Sökülmesi bile ayrı dertti, açıp onarmanın bilgi ve deneyim istediği, karbüratörü herkesin kurcalayamayacağı ortadaydı. Tek çare vardı, yetkili servisi çağırmak. Kısacası termosifonla da, deposuna doldurmanın bile dert olduğu gazyağıyla da, çıkarttığı sorunlarla da uğraşmak kolay değildi.

Çok uzun süreli olmayan su kesintilerinin doğal sayıldığı dönemlerdi fakat bu doğal sayılmanın katlanılmaz hallere geldiği şiddetli kesintiler çare arayışlarına itmeye başladı insanları.

Su depoları bir bir yerlerini almaya başladı önce dairelerde. Çoğunlukla banyonun tavanında bir yerlere sıkıştırılan küçük depoların basınçlı su vermesi söz konusu değildi. Zaten kısa sürede de tükenirlerdi. Köklü ve daha güçlü çözümler aranmaya başladı. Bodrumlara bahçe altlarına tonlarca su alabilen depolar yapılmaya başlandı. Binalara ortak depo yapılmasıyla hidroforlar girmeye başladı yaşamımıza. Böylece de basınç sorunu ve şofbenlerin önündeki en önemli engel ortadan kalkmış oldu. Ocaklı veya gazlı termosifonlar birer birer sökülüp yerlerine şofbenler takılmaya başlandı.

Şofben artık banyoya girmişti, ölümler gelmeye başlayabilirdi.

Aslında şofbenler önce havagazlı olarak girmişti yaşamlara. Şehir nüfusunun hızla artmasıyla kesintilerinin kabus haline gelmediği dönemlerde mutfak ocağı ve belli bir zamana kadar da şofbenler havagazlıydı. Su sorunu depoyla ve büyük su pompalarıyla çözülse bile havagazının basınçsızlığı çok çektirirdi. Nazenin alev pek ısıtmaz, ılıttığı suyla idare edilirdi çoğunlukla. Hatta buz gibi suyla durulanılıp çıkıldığı çok olurdu. Tam anlamıyla kabustu havagazlı şofbenler.

Havagazının basıncının çok düşük olması doğal olarak tehlikesini de azaltıyordu ama özellikle kışın soğuktan büzüşünce ve günün belli saatlerinde hiç eşe yaramaz hale geliyordu.

Yanlış hatırlamıyorsam Junker markaydı o günlerin tercih edilen şofbeni. Gaz gelmeyince neye yarar şofbenin iyiliği kötülüğü. Neyse. Yetersizliği yüzünden yanmazlığı katlanılmaz hale gelince önce banyolardan çıkartıldı havagazı, epeyce direnilerek uzun yıllar sonra da mutfaklardan. Ocaklı bakır kazanlar zaten çok iptidaiydi, ocaktaki yemeği bile zar zor ıstan havagazı yüzünden kandile dönmüş şofben de çıkartıldı evlerden. Yanılmıyorsam yeniden şofbenlere ama tüpgazla yananlarına dönünceye kadar Arçelik termosifon girmişti banyolara. (Sırayı karıştırıyor olabilirim. Zaten amacım tarihsel bir döküm yapmak değil, şofben kullanımındaki vahim hatayı vurgulamak.)

Tüpgaz doluysa, su basıncında da sorun yoksa gürül gürül kaynar suyun musluklardan akmaya başlaması müthiş bir rahatlıktı. Artık kim dönüp bakardı termosifonlara, tıslamaya bile gücü kalmamış havagazına. Böylece kesin olarak girdi şofbenler banyoya.

Havagazlı veya tüpgazlı olarak girmişti girmesine ama kimsenin aklına da işine de gelmiyordu şofbeni banyo dışında bir yere bağlamak. Çünkü sürüyle iş ve masraf gerektiriyordu. Baca çıkışlı bir yer bulunacak, duvarlar kırılacak su tesisatı çekilecekti. Kim uğraşırdı bunca işle. Koyardın banyoya, iki dakikada tesisata bağlar, borusunu takardın. Hem kalorifersiz evlerde banyoyu da ısıtırdı...

Bu anlayış öylesine yerleşmiş durumdadır ki, geçtik eskileri, bugün bile, mimarın mühendisin imzasından başka müdahalesinin olmadığı, çoğunluğu kalfaların ustaların elinden çıkan yeni binalarda çok doğalmışçasına şofbenler banyolara takılmaya devam etmektedir. Çünkü kısıtlamaların yasakların bolca olduğu doğalgaz işlerine uzaksa eğer, eskinin ustası tesisatçı öyle bilmektedir ve doğal olarak bildiğini uygulamaktadır. Şofbeni banyo dışında bir yere takmak aklına bile gelmez, daha inşaat halindeyken su borularını buna göre döşer. Evin kaloriferli olup olmadığı fark etmez, şofbenin yeri banyodur.

İşte bu yüzden insanlar ya baca çekmediği için karbon monoksitten, ya da baca olsa bile hava girişi olmadığı için oksijensizlikten banyoda zehirlenmektedirler.

İstenildiği kadar eğitmeye yönelik yayınlar yapılsın, yayın organları “Yine kombi patladı, şofben zehirledi...” diye bas bas bağırsın, hiç işe yaramaz. “Bana olmaz, onların eksiği vardır” falan deyip geçecektir daha beter durumda olanlar bile.

Öylesine kemikleşmiş bir anlayıştır ki bu, şofbenleri banyodan dışarı çıkartmak için silah zoru gerekebilir. Kanıksanıp iyice yerleşmiş bu anlayış, doğalgazın yaşamımıza girmeye başlamasıyla kısmen değişmeye başladı ama doğalgazın gitmediği yerlerde veya eski yapılarda egemenliğini sürdürmeye devam etmekte. Çünkü herhangi bir denetim mekanizması veya kısıtlama söz konusu değil. Şofbeni satın aldıktan sonra bir tesisatçı çağırıp bağlatır, ardından tüpçüyü arar tüp istersin. Hepsi bu... İşlem tamamdır... Kim soracak “Bunu nereye takacaksın, tüpü nasıl bağlayacaksın, bacası havalandırması var mı?” diye. Kimsenin işi kalmadı da senin şofbeninle mi uğraşacak? Hadi canım...

Doğalgazda soruluyor da ne oluyor? Şofben veya kombi banyoya takılamaz, tesisat işlerini yetkili servisler, sözleşmeli firmalar yapacak diye şart koşuluyor da ne değişiyor? Gene gümlüyor ikide bir bir yerler, yine zehirlenerek yıkılıp kalıyor insanlar. Üstelik ölümler artık kitlesel olmaya başladı. Şofbenli banyoda bir kişi, en çoğu bir çift zehirleniyordu. Çünkü çok uzun süre değil yalnızca banyo süresince yanıyordu şofbenler. Zehirlenilse bile eğer vaktinde dışarı çıkılırsa kurtulabiliyordu insanlar. Hatta çoğunlukla farkına bile varılmıyordu zehirlenildiğinin, sıcak banyonun sersemliği sanılıp geçiliyordu. Belki de uzun yıllar böyle kullanılıyordu...

Kombiler dışarıda kapısı açık bir yerlere konulduğu ve sürekli yandığı için bütün evdekiler zehirleniyor artık. Yalnızca küçük banyolardı, şimdi evin bütünü gaz odasına dönüşmüş durumda.

Veriyor gazı işletme, yıkılan yıkılır kalan müşteriler bizimdir diyor.

Elin canı, yakmıyor ki canlarını.

Şofben banyoya girdi, ölüm sıradanlaştı. Çıkartılsa bile banyodan, asla görülmüyor apaçık ölüm.



Eyüp Şeker


03.01.2009 / 04.01.2009

"BEYNİNİZİ DE OKURLAR, NİYETİNİZİ DE!"

"BEYNİNİZİ DE OKURLAR, NİYETİNİZİ DE!"

TBMM “Telekulak” araştırma komisyonuna bilgi veren teknokratlar, akademisyenler milletvekillerini şaşırtıyor. Gazi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof.Dr. Şeref Sağıroğlu, komisyona bilgi verirken, hediye bilgisayarlar, klavyeler konusunda milletvekillerini uyardı. CHP Manisa Milletvekili Şahin Mengü gereken dersi hemen çıkardı: “Her türlü hediye alımı yasaklanmıştır. Yılbaşında saat geldi mi bakacaksın içine.”

Toplantıda bilgi güvenliği, mahremiyeti üzerinde durulurken, şu ilginç konuşmalar tutanaklara yansıdı:

Osman Durmuş (MHP)- Hocam, yüzde 100 güvenlik beyinde saklamakla mümkün oluyor ama hafıza unutuyor.

Şeref Sağıroğlu- Bakın, beyinde sakladığınızı da okuyorlar. Şu andaki teknikle mümkün. Okumanın ötesine geçin, üç saniye önce sizin ne düşündüğünüzü bile algılıyorlar.

Şahin Mengü- Sokakta yürüyemeyecek hale geliriz.

Osman Durmuş- Mikroçipi dişe yerleştirip onunla mı yapıyorlar; yoksa uzaktan mı?

Şeref Sağıroğlu- Uzaktan. Prob yerleştiriyorlar, bu problarla üç saniye önce ne düşündüğünüzü bilimsel olarak analiz ediyorlar.

Osman Durmuş- Hocam, yavaş yavaş bize beyin yarattıracaksınız...

Şeref Sağıroğlu- (...) Amerika’nın dört ay önce ürettiği bir çözüm var. Niyet okuyucu adı. Gümrüklerde alışveriş merkezlerinde kişilerin iyi niyetli mi, kötü niyetli mi olduğunu analiz ediyor. Yüzde 100, hiç şaşmıyor. (...) Teknoloji okur yazarı olmak gerekiyor.

Şahin Mengü- Hocam çok iyi anlatıyorsun da, yaşayan bir insanın bütün bu anlattıklarını öğrenip hayata geçirmesi mümkün mü? Vatandaş Şahin Mengü olarak, Allah’ını seversen, bu senin söylediklerini benim yaşamam mümkün mü? İşi gücü bırakıp ders çalışacağım...

-----------------------
Türey Köse, Ayşe Sayın, Emine Kaplan


(29 Aralık 2008 tarihli Cumhuriyet Gazetesinden alınmıştır)

Eyüp Şeker

02 Ocak 2009

HİLAL KÖRELTMESİ

TÜKETİRSEN CİĞERİ, GÖRÜRSÜN HİLALİ


Genetik ve mikrobik etkenler haricindeki rahatsızlıklarımızın çoğunluğunun yiyip içtiklerimizle ilgili olduğu göz önünde bulundurunca retina ayrılmasının da diğer rahatsızlıklarım gibi vitamin kaynaklı olabileceğini düşündüm epey bir zaman. Hele de ömür boyunca vücutta biriktirilmiş maddelerin ileri yaşlardaki etkileri düşünüldüğünde daha bir ağırlık kazanıyordu bu göz rahatsızlığının da yiyip içtiklerimizden kaynaklanabileceği düşüncesi.

Bu yüzden, çeşitli rahatsızlıklarla boğuşurken belli vitaminlere yüklendiğimde nasıl etkiler ortaya çıktığını anlamaya çalışırken görmeyle ilgili bu bozukluğun ortaya çıkışlarını çözmeye çalışıp durdum. Bir ara B vitaminleriyle ilişkilendirirken, bir ara da A vitaminiyle ilgili olduğuna neredeyse emin oldum. Aslında epey sağlam bir dayanağım da vardı A vitamini diye düşünürken. Zira gece körlüğü veya ışığa hassasiyetin sorumlusu bir vitamini baş şüpheli yapmam çok doğaldı.

Diğerlerindeki gibi göze dair değişiklikleri de not etmeye çalıştım. Vitaminlerle ilgili rahatsızlıklarla boğuşurken gözdeki bu bozulmanın suçlusunu başka yerde aramak haniyse hiç aklıma gelmiyordu.

Bunca zaman ve bunca perhizden sonra vitaminlerin bendeki etkilerini birazcık açmam yerinde olacaktır:

Yüzümdeki son kahverengi leke bir iki ay kadar önce ancak kayboldu. Bu sonucu elde edebilmek için 3 yıl kepekli ürünlerden, nohuttan, barbunya fasulyeden, beyaz leblebiden neredeyse tamamen uzak durdum. Bu besinlerin ortak noktası, en fazla B1 ve B6 barındırmaları.

Ciltte yaraya dönüşebilen kahverengi lekelerin sorumlusu bu iki vitamin gibi gözüküyor. Buradaki önemli etki beyaz ve sarı leblebi arasındaki farkta gizli; Beyaz leblebi rahatsızlık etkilerini artırırken sarı leblebi hiç sıkıntı yaratmıyor. Bu yüzden beyaz leblebiye elimi hiç sürmeyip her akşam 100 gr sarı leblebiyi mideye indirip duruyorum kaç yıldır ama hiçbir sorunla karşılaşmadım. Kısacası, her şey beyaz leblebinin kabuğunda gizli: Sarı leblebide olmayıp beyaz leblebide yani kabukta olan hangi maddedir sorusu cevaplanırsa bu cilt sorunundan ve diğer fazlalık etkilerinden hangi maddenin sorumlu olduğu ortaya çıkartılmış olacaktır. Benzer durum fasulyede de var; taze fasulye A vitamini açısından çok zenginken kuru fasulyede hiç yok. Ne kadar kuru fasulye yersem yiyeyim eklem ağrılarında artış falan olmuyor, fakat bir iki kg taze fasulyeyi 10 15 günde mideye indirdiğimde parmaklarımdaki ağrılar katlanılmaz oluyor. Yani kururken kaybolmuyorsa eğer, A vitamini, kurutmak için soyulup atılmış olan kabuklarda.

Eklem ağrılarındaki etki çok daha hızlı şekilde kendini gösteriyor. Bir hafta on gün A vitamini açısından güçlü kaynaklara yüklendiğimde eklem ağrılarımda çok belirgin artışlar oluyor. Şöyle ki; iri bir marul veya iki adet kıvırcık salata, 1 kg domates ve 1 kg taze fasulyeyi aynı hafta içinde tükettiğimde yumruklarımı sıkamayacak kadar ağrımaya başlıyor parmak eklemlerim.

Buna ve diğer belirgin etki ışığa hassasiyete engel olmak için marul ve kıvırcıktan uzak durup göbek salatayı tercih ederken, domatesi az tutuyor, koyu yapraklı sebzelere, havuca, bezelyeye elimi çok ender sürüyor, taze fasulyeyi iki üç haftada bir sokuyorum mutfağa.

Koldaki uyuşma ve ağrının ortaya çıkması için beyaz kırmızı fark etmeksizin haftada üç dört öğün et yemem yetiyor; kollarımı hareketsiz tutmak işkenceye dönüşürken özellikle bilgisayar kullanmak eziyet haline gelebiliyor. Bunun ilacı ise bolca su, 3-4 duble rakı veya viski. Bolca su derken, günlerce damacanalar dolusu suyu mideye indirmeyi kast ediyorum. Kısacası, damacanayla klozet arasında boru olmak gerekiyor. Veya birkaç dubleyle keyifli bir gece geçirmek...

Ağrılar çok şiddetlendiğinde alkol almasam ve bir de bol su içmesem kolumu kıpırdatamayacak hale gelmem kaçınılmaz. Bir de proteinleri bir hafta on gün sofradan uzak tutmam etkisini hemen belli ediyor, ağrı ve uyuşmalar hissedilir şekilde azalmaya başlıyor.

Böylesine aşikar şeyler yaşarken uyuşma ve ağrıların nedenlerini başka yerde arayamam. Et ürünlerine yüklendiğimde ağrı artıyor, kestiğimde azalıyorsa, alkol ve su ilaç gibi etki ediyorsa ve B vitamini fazlasının suyla atıldığını, alkolle etkisizleştiğini öğrenmişsem, nasıl düşünmem uyuşma ve ağrıların B vitamini kaynaklı olduğunu?

Vitaminlerle ilgili gözleme dair notlar almaya başlamam 2005 Eylül’ü. Retina ayrılmasına yoğunlaşmam ise 2006’da başlamış ve özellikle A vitaminini sorumlu tutmuşum ama çelişkilerle karşılaştıkça da B vitaminini suçlamışım. Yiyip içtiklerimi düzenli olarak not tutup bendeki değişiklikleri ilişkilendirmeye çalıştığım uzun dönem sonunda ancak fark edebildim retina ayrılmasının yiyeceklerle değil soluduğumla ilgili olduğunu.

Yanlışlarla çelişkilerle saçmalıklarla dolu olsa bile aldığım notlardaki retinayla ilgili bölümleri özellikle buraya almak istiyorum. Çünkü konuyla ilgilenen bir uzmanın dikkatini çekebilecek ama bana hiçbir şey ifade etmeyen bir ayrıntı olabilir aralarında:

(2006) İki üç yıldır ise retina ayrılmasıyla boğuşuyorum. Dikkat etmemiştim ve konuya dair hiç bilgim olmadığından yanlış tanımlama kullanabilirim, belki de retina yırtılması diyordu doktorlar. Görme alanının merkezinde belirginleşmeye başladığında daha çok hilal, bazen de daire şeklinde kristalize bir alan beliriyor ve yavaş yavaş büyüyerek yaklaşık yarım saat sürdükten sonra görme alanının sınırında kayboluyor. Bu görme bozukluğunun nedeninin bilinmediğini, baş ağrısıyla başladığını söyledi danıştığım doktorlar.

A vitamini retina ayrılmasının kesin sorumlusu. 1 hafta 10 gün uzak durup yeniden fazlasıyla yüklendiğimde kesinlikle retina ayrılması oluyor. A vitaminli gıdaları tükettiğimin sonraki gününde belli belirsiz olurken, iki gün sonra şiddetli şekilde gerçekleşiyor. 3'ncü gün yine belirsizce kendini gösterip sonraki günlerde tekrarlamaz oluyor. En şaşırtıcı olan ise, aynı günlerde başlayan görme zorluğu. A vitaminine yüklenmem öncesinde gözlüksüz olarak TV seyredebildiğimi, Teletext metinlerini rahatlıkla okuyabilir hale geldiğimi şaşkınlıkla fark ettiğim bu durum o günden sonra değişti ve yine gözlük kullanmak zorunda kaldım. Şaşırtan diğer durum ise yakın gözlüğümün pek bir işe yaramaz gibi olmasıydı. İnce işlerle uğraşırken yakın gözlüğümü takmama rağmen doğru dürüst görememem, bunun daha farklı bir görme problemi olduğunu düşündürttü. Sorun netlikle ilgili değil, belirsiz hatta adeta kayıp noktalardan kaynaklanıyor ve gözlük pek işe yaramıyor. Görme sorunu yüzünden gittiğim doktorların müstehzi ifadelerinin nedeni bu durumla açıklanabilir sanırım. (Bu kadar küçük numaralara gözlük gerekmez halleriyle bakıyorlardı.)

(11 Mayıs) Retina ayrılması, A vitamini fazlalığında ortaya çıkan diğer belirtilerle aynı günlerde gerçekleşiyor. Deride pullanma kepek, görme bozukluğu, baş ağrısı, eklem ağrılarında artış daha çabuk belirti verirken, retina ayrılması için daha fazla birikim gerekiyor gibi gözüküyor. Diğer belirtiler çok arttığında ancak retina ayrılması gerçekleşiyor. Notlarımdan çıkarttığım bu sonuç kesindir diyemeyişimin tek nedeni çok detaylı notlar almayışım. Bütün gıdaları, her yaptığımı, her değişkeni en hassas şekilde izleyecek kadar ne zamanım ne de sabrım var. Bu konunun araştırılmasının çok önemli olduğuna inanıyorum.

Beni çok şaşırtan ayrılmanın aynı gün içinde 2 kere gerçekleşmesi oldu. Bunun nedeni ne olabilir diye düşündüğümde, yaşamımdaki en önemli değişikliğin, soğuğun sebep olduğu romatizmal ağrılar yüzünden camı açıp evi çok az havalandırmak olduğunu fark ettim. O akşam ağır bir yükü üçüncü kata çıkartmak yüzünden nefes nefese kalmış, ardından yemekleri ısıttığım penceresi kapalı mutfakta yemek yemiştim. Salona geçip camı açtıktan 10-15 dakika sonra ayrılma başlayınca "Temiz havanın etkisi ne?" sorusuna yanıt aramaya başladım. Bunu test etmek için ayrılmanın ortalarına doğru pipo içtim. Görme alanı sınırına yaklaşmış hilal yapı ilerlemesini durdurdu ve aynı halini korudu. Daha da ilginci, belirsizleşmiş görmemin (kast ettiğim netlik değil, bulanıklaşma gibi) pipodan her nefes çekişim sonrasında kısa bir anlığına berraklaşıp düzelmesiydi. Pipo bitinceye kadar halini koruyan hilal benzeri kristalize yapı sonrasında genişlemesini sürdürerek kayboldu. Yaklaşık 1 saat sürmüştü ki bu süre epeyce uzundu. Pipo içişim ise 5 dakika civarında...

Bir hafta sonraki ayrılmada camı açıp odayı havalandırdım temiz havayı bolca çektim içime ve kısa sürdü.

10 gün sonra 2 gün peş peşe ayrılma oldu. 2 gün sonra ayrılma başlar başlamaz pipo yaktım, gerilemeye başladı ve kayboldu. Yaklaşık 25 dakika sonra yeniden başladı. Bu ayrılmayı beklediğimi özellikle not düştüğümü söylemeliyim, çünkü A kaynaklı yiyeceklere yüklenmiştim öncesinde. Kristalize yapı görme alanı kenarına yaklaştığında yeniden pipo yaktım. Çektiğim derin nefeslerde görüş çok açık şekilde berraklaşıyor ve bir iki saniye sonra eski bulanıkla dönüyordu. Vardığım sonuç; pipo içmek, yani kirli hava veya yetersiz oksijen, ayrılmayı geciktiriyor, uzatıyor ve erteliyor, ama engellemiyor. Son günlerde havaların soğuk olması yüzünden yürüyüşe çıkmadığımı ve evi çok az havalandırdığımı da belirtmeliyim.

Sonraki gün de az etkili ayrılma oldu. Bir hafta sonra da ayrılma başladı ama ilerlemeden kayboldu. Yani A fazlalığının diğer etkileriyle birlikte retina yırtılması da etkisini yitiriyor.

Şaşırtıcı bulduğum bir diğer gözlem ise; peş peşe ayrılma gerçekleştiği günlerde (23-27 Nisan) sabah 07:00'de tuvalet için uyandığımda ayrılmanın başladığını fark ettim. Uyku sırasında da olabildiğine ilk kez tanık olmaktan çok, gündüz gerçekleşen ayrılmalardaki beyaz şeffaf kristalize yapının bu kez kirli sarı/açık kahverenginde olması beni şaşırttı. Loş evde tuvalete gidiş gelişim sırasında rengi açılır gibi olsa da gözlerimi kapar kapamaz önceki koyu/kirli haline döndü. Işıksızlık kristalize yapıyı kirli koyu yapsa da dokusunu değiştirmiyor. Hemen uyuduğum için sonrasını bilemiyorum. Fosfor ve ışık ilişkisinin tersi bir durum diye düşündüm.

A vitaminin görmedeki etkisi çok açık, ancak beni asıl şaşırtan netlik derinliğindeki değişiklik oldu. A etkilerinin azaldığı dönemlerde gözlüksüz olarak TV seyretmeye başlayışım beni fazlasıyla şaşırtmıştı, ama aynı zamanda yakın görüşümdeki değişiklik de şaşırttı. Uzak görüşümde düzelme olduğunda yakın görüşüm biraz bozuluyor gibi. A fazlalığında netlik derinliği yaklaşık 30 cm'le 2 m arasındayken, A etkileri azaldığında 50 cm'le 3 m arasına çıkıyor gibi gözüküyor. Yani görme tamamen düzelmiyor, yakın/uzak netliği değişiyor. Bu notları yazdığım anda ekranı ve klavyeyi rahatça görüyor ama 3-4 m ötedeki duvardaki saatin rakamlarını zor seçebiliyorum. Oysa A etkisinin azaldığı dönemde saatin rakamlarını net görüyordum. Bu konuda yanılabileceğimi düşünsem de incelenmesi gerektiğine inanıyorum.

(21 Temmuz 2006) A vitamininden uzak durduğum süreçlerde uzak görüşüm belirgin şekilde iyileşip yakın görüşüm bozulurken, A vitaminine yüklendiğimde uzak görüş bozulup yakın görüş iyileşiyor. Yani netlik alanında kaymaya sebep oluyor A vitamini. Ancak, retina ayrılmasını A vitaminiyle ilişkilendirecek bir sonuca ulaşamadım. A kaynaklarından uzak durduğum dönemde 3 gün üst üste ayrılma gerçekleşti, ancak bu ayrılmalar çok belirsizdi ve büyümeden daha çok küçükken kayboldu, yani başlamadan bitti. Yaklaşık 10 gündür A vitaminine yükleniyorum ve uzak görüşüm kötüleşti, kepek illeti şampuan kullanmaya zorluyor, fakat retina ayrılmasını etkilediğine dair bir belirti yok.

(06 Mart 2007) Notlarıma göre geçen yıl Ekim ayında pipoyu bıraktıktan sonra 27 Kasımda retina ayrılması olmuş. Ondan önceki gün ve bir hafta önce birer sigara içmişim.

13 Ocakta çok belirsizce retina ayrılması olmuş. Yılbaşı akşamı 1 paket, sonraki günlerde de 2 günde bir 1’er sigara içtiğimi ve retina ayrılmasının solunum yetmezliğiyle ilgili olduğuna inandığımı not düşmüşüm.

17 Ocakta gece retina ayrılması olduğunu ve 2 günde bir sigara içtiğimi not almışım.

20 Ocak sabah 10 gibi, önceki gün de belli belirsiz ayrılma gerçekleştiğini not etmişim.

O günden sonra bir daha retina ayrılması olmadı. 10, 15 günde 1 sigara içtim, yani çok ender içtim. Bunlardan hareketle retina ayrılmasının solunum yetmezliğiyle ilişkili olduğundan kuşkum kalmadığını düşünüyorum. Özellikle pipoyu bırakmadan önceki son aylarda her ay birden fazla gerçekleşir hale gelmiş retina ayrılmasının artık gerçekleşmemesi bunun en önemli göstergesi ki, artık olmayışını ilişkilendirebileceğim başka bir değişiklik yok yaşamımda. Zaten nefes darlığı çektiğim de aşikar.

Özetle: Sağ veya sol gözde merkezden küçük bir noktadan başlayıp gittikçe büyüyen ve genellikle hilal şeklini alarak görme alanının dış sınırında kaybolan ve yaklaşık 45 dakika süren kristalize yapı baş ağrısıyla birlikte ortaya çıkıyordu. Artık gerçekleşmez oldu ve sigaradan uzak durduğum sürece de tekrarlayacağını sanmıyorum. Tabii ciğerlerim iflas etmediği müddetçe ki ciğerlerimin durumu berbat. Arada içtiğim tek bir sigara ciğerlerimde üşümeye sebep olurken özellikle sağ omzumda ve ayaklarımda ağrıya sebep oluyor ki omzumdaki ve ayaklarımdaki ağrılar son yıllardaki ayrılmaz parçam olmuştu. Tüberküloz veya kanser nasıl belirtiler verir bilmiyorum ama ister istemez düşünüyorum bu illetleri.

Retina ayrılması yakamı bırakmış gibi gözüküyor. Aylardır gerçekleşmedi. Solunum yetmezliğiyle ilişkisi olduğundan kuşkum yok. 20 Ocak’tan sonra Nisan ayındaki 10 günlük süreç dışında tam anlamıyla solunum yetmezliği açıklamasına uygun şekilde gerçekleşmedi. 19, 21, 26, 29, 30 Nisan günlerinde ise hiç olmadığı kadar sıklıkla gerçekleşti. On onbeş günde bir tane tüttürme dışında sigara içmediğim bu günlerin özelliği fazlasıyla stresli olmamdı. Tütünden uzak dururken, çevremdekilerin tepemi attırması mı tetikledi sorusu ağırlık kazandı ister istemez? Retina ayrılmasının baş ağrısı ve stresle ilişkisi olduğu biliniyor. Sigara içmediğim, daha doğrusu seyrek içtiğim halde neden gerçekleşti sorusu yanıt bekliyor. Son iki aydır ve ondan önceki iki ay da hiç olmaması “Retina ayrılması solunum yetmezliğiyle ilişkilidir” tezimi doğrular mahiyette. Böylesine emin konuşmamın nedeni, her ay birkaç kez gerçekleşen ayrılmanın artık olmayışını önemli bir işaret saymamdır. En azından, ayda birkaç kez gerçekleşecek kadar sıklaşmış ayrılma, artık 2 ayda bir oluyor diyebiliyorum. Özetle: Solunum yetmezliği retina ayrılmasının asıl sebebi değilse bile çok önemli faktör.

(31 Ekim 2007 – 17:40) Retina ayrılmasının gerçek sebebi şudur diyemem, çünkü bunu söyleyebilecek tıbbi donanımın zerresine bile sahip değilim. Fakat solunum yetmezliğiyle kesin ilişkili olduğuna hiç kuşkum kalmadı. Ne zaman kendimi zorlar, nefes nefese kalırsam ayrılma ortaya çıkıyor. Pipoyu bıraktığım aylar süresince çok seyrekleşmişti ve sadece nefes nefese kalacak kadar kendimi zorladığımda gerçekleşmesinin dikkatten kaçması imkansızdı. Üç beş haftadır tekrar pipoya başladım, ayrılmalar da sıklaşmaya başladı. Saat 5 gibi terleyeyim diye koşu bandında kendimi çok zorlamıştım. Birkaç dakika önce retina ayrılması başladı ve yazıları görmekte zorlanıyorum. Gittikçe büyüyor, şu anda, dizüstü bilgisayarın ekranına baktığımda iki üç cm boyunda küçük bir hilal durumunda, 3 m ötedeki duvara baktığımda yirmi cm kadar… Yazıları görmem iyice zorlaştı.

(02 Kasım 2007 – 10:20) Eklemem gereken; tekrar pipoya başlamamla gözlerim belirgin şekilde bozuldu. Gözlüksüz bilgisayar kullanamaz hale geldim.

(07 Kasım 2007 – 15:10) Yirmi dakika kadar önce ayrılma başlamıştı ve normal ilerleyişini sürdürüyordu, yani hilal büyüyordu. Bir takım işler yapmış, yorulmuştum… On dakika önce yürüyüş bandının üzerine çıkmamla, bugün Ç harfini andıran sol taraftaki (sol göz demek oluyor bu herhalde) hilal şeklindeki retina ayrılmasının dışa doğru büyümesi durdu. Tam anlamıyla on dakika boyunca durdu, en küçük büyüme, dışa doğru kayma belirtisi göstermedi. 3 dakika önce balkon kapısının önünde soluk almaya başlamamla büyüme tekrar başladı. Önce belirsizceydi, ama şu anda tamamen hızlandı ve hemen hemen görme alanının sınırına dayandı. Kayboldu kaybolacak… Bu durum retina ayrılmasının solunum yetmezliğiyle kesin ilişkisi olduğunun tam bir kanıtı değil mi? Ayrılmanın tam mekanizmasını çözmenin beni aştığı çok açık, bunun cevabını bilginlerin/uzmanların bulabileceğinden eminim. Oksijen yetmezliğinin baş ağrısı yaptığı bilinmez şey değil. Oksijen yetmezliği gözlerde bu etkiyi nasıl yaratıyor? Ne bileyim, atıyorum; retina ayrılması başlamış birine oksijen verildiğinde nasıl bir sonuç elde edilebilir sorusundan yola çıkıp kişinin normal ortamdaki haliyle kıyaslanabilir. Şu anda saat 15:22 ve tamamen kayboldu… Bu arada; pipoya başlamamla birlikte hemen her gün retina ayrılması gerçekleşmeye başladı.

(11 Kasım – 21:05) Dikkat çekici yeni gelişme: Pipoya yeniden başladığım ve epeyce içtiğim günlerde belirgin şekilde bozulan gözlerim, içmeyi biraz azalttığım bir iki gündür önceki görüş düzeyine geri döndü. Bu duruma, organizmamın, tütünlü yeni şartlara uyum sağlaması denilebilir mi? Değilse ne olabilir?

(26 Kasım – 11:45) Gözlerim, yani aslında ciğerlerim felaket durumda… Günde birkaç kez retina ayrılması olabiliyor. Birazcık nefes nefese kalmam yetip artıyor bu illetin göstergesinin ortaya çıkmasına. Zıplamak gibi ani bir hareket bile yetiyor… Birkaç yıl önce gece işemek için kalktığımda banyoda yere yığılmış, kalkıp odaya gitmeye çalışırken antrede tekrar boş bir çuval gibi yere düşmüştüm. Kısa süreli baygınlık diye düşündüğüm bu olay bir daha tekrarlanmadı ama ciğerlerimin iflası çağrıştırır durumuna bakılırsa yakındır tekrar müşerref olmam bu boş çuvala dönme halleriyle.

Pipoyu tekrar bırakma taktiğim ise akıllara seza: Mümkün olduğunca çok içip sağlık nedenleriyle pes ederek bir daha elimi sürmemek.

Notlar bu kadar ve son nottan kısa süre sonra tamamen bıraktım pipoyu. Bırakmak zorunda kaldım demek daha doğru olacaktır.

Not almayı kestikten itibaren çok az ortaya çıktı retina ayrılması. Hepsi de soluk alma zorlanmalarıyla ilişkili zamanlardaydı. Mekanizmayı veya asıl sorumluyu bilemesem bile kendimden gayet emin şekilde “Retina ayrılması solunum/oksijen yetmezliğiyle ilgilidir veya ilişkilidir” diyebiliyorum.

Bu kesin düşünceyi destekleyen bir olay geldi başıma: Dikkatsiz davrandığım bir anda kaynayan sudaki çamaşır suyu buharını soludum beş on dakika kadar. Gözlerimdeki yanma bir yana, birkaç gün retina ayrılması belasını üst üste yaşamak zorunda kaldım.

Hepsi bir yana, zerre kuşku duymadan şunu söyleyebilirim:
“Sigara öyle böyle değil acayip süründürür. Hissettirmeden parça parça gömer bedeni, özellikle yaşlılıkta çevirir illet deposuna içeni”


Eyüp Şeker

07 Kasım 2008 / 11 Kasım 2008