ZEHİRLENME DURUMSALI SORUNSALININ BİLİMSEL AÇIKLAMASI
Şaka kaldırır bir yanı olmayan böylesine vahim konuyu şakaya vurmamın nedeni, yurdum insanı olarak bizlerin baca konusundaki budalalığının akıl almaz oluşudur. Açıklanamaz böylesi bir akılsızlıkla dalga geçmekten başka çaremiz var mı?
Hiçbir gerekçe ortak baca sistemini açıklayamaz. Oturduk yıllardır hep birlikte intihar ediyoruz ve akıl almaz budalalığımızı görmek yerine, lodosa deliğe çatlağa patlağa isyan edip duruyoruz.
Fizik kurallarını hiçe saydığımıza mı yanalım, kışın özellikle Bursa Ankara Erzurum gibi şehirlerle ilgili arada bir haber bültenlerinden duyurulan enversiyon tehlikesinin bize ne ifade etmesi gerektiğini bilmediğimize mi, bilsek de umursamadığımıza mı yanalım. Koskoca gökyüzü kirli havanın yükselmesine engel oluyor da, bir solukluk bacaya kırk soba bağlanırsa o dumanların hali nice olur sorusunu sormak kimsenin aklına gelmiyor nedense. Hadi enversiyonu atladık diyelim, bir borunun kırk boruyu kaldıramayacağını da mı anlayamıyoruz?
Duruma bakılırsa, kimi belediyecilerin yeri değiştirilebilir zannettikleri fay hattı gibi sanal bir şey sanıyoruz enversiyonu da. Tamamen formaliteden ibaret resmi bildiri/duyuru falan deyip geçiyor gibiyiz. Tabii bu durumda bütün belalar ölümler ve acılar da takdiri ilahi oluyor.
Koskoca belediye yetkilileri aldıkları kararla fay hattının yerini değiştirebileceğini zanneder de, normal yurdum insanı bir bacaya kırk soba bağlayamaz mı yani? Deliği gördük mü bağlayıveriyoruz sobayı kombiyi şofbeni. Tamamen duygusal tabii… Tamamen betonsal bi durum… Tamamen duygusal kaynaklı betonsal deliliğimizden yani...
Prof.Dr. Mikdat KADIOĞLU Hürriyet gazetesindeki 19 Ocak 2009 tarihli yazısında anlatıyor sıcak havanın daha serin havayı aşağı basması olayını ve yarattığı tehlikenin ne kadar büyük olduğunu:
“Soğuk kış günlerinde arada bir kar ya da yağmur yağar. Yağışlar gidince yerini alan yüksek basınç merkezleri ise geceleri ayaz, sabahları sis, gündüzleri ise kuru ve puslu bir havaya neden olur. Bu tür günlerde yukarı seviyedeki hava, yerin hemen üzerindeki havadan daha sıcak olur. Yani, yerden itibaren düşen hava sıcaklıkları belirli bir yerden itibaren yükselmeye başlar. İşte enversiyon (Enver Ziya değil!) denilen bu tabaka, bir tencere kabağı gibi kirleticilerin daha yukarı seviyelere yükselerek dağılmasını engeller. Sonuçta sabah ya da akşam ufka doğru gökyüzüne bakınca siyah bir bölge görürsünüz.
Sanayi, endüstri ve binaların ısınmasında kullanılan kömür, fuel oil, doğal gaz gibi fosil yakıtlarla havaya her gün büyük miktarlarda kirletici atılır ve bu miktarlar kışın günden güne pek değişmez. Fakat alçak basınç merkezleriyle beraber yağışlı ve rüzgárlı havalarda kirleticiler hava ile karışıp daha fazla dağıldığı için havadaki yoğunlukları azalır. Yüksek basınç merkezleri ise kirleticilerin havada dağılıp karışmasını engelleyerek yoğun hava kirliliğiyle beraber solunum yolu hastalıklarının alevlenmesine neden olur. İşte hava kirliliğinin bir varmış, bir yokmuş şeklinde görülmesinin nedeni bu meteorolojik şartlardır.
LONDRA'DA 12 BİN KİŞİ ÖLMÜŞTÜ
Bu durumda, canlıların sağlığını olumsuz yönde etkileyen havadaki yabancı maddelerin, normalin üzerindeki miktar ve yoğunluğa ulaşarak hava kirliliği oluşur. Kirli havayla vücuda girebilen yabancı bir madde antijen olarak adlandırılır ve bağışıklık reaksiyonuna yol açar. Böylece kirli hava, solunum yolu hastalıklarının artmasına sebep olur. Örneğin, kurşunun kan hücrelerinin gelişmesini ve olgunlaşmasını engellediği, kanda ve idrarda birikerek sağlığı olumsuz yönde etkilediği, karbonmonoksit'in ise, kandaki hemoglobin ile birleşerek oksijen taşınmasını aksattığı bilinmekte. Bununla birlikte kükürtdioksit'in, üst solunum yollarında keskin, boğucu ve tahriş edici etkileri var. Özellikle duman, akciğerden alveollere kadar girerek olumsuz etki yapmakta.
Soğuk bir kış günü olan 5 Aralık 1952'de Londra'da hakim olan yüksek basınç merkezinden dolayı yakılan kömürün tüm dumanı ve kükürt partikülleri sis ile birleşerek ölümcül bir hal almıştı. Sonuç olarak klasik hava kirliliği olarak kabul edilen Büyük Londra Smog'unda bir kaç günde 12 bin kişi hayatını kaybetmişti. Los Angeles'ta ise smog, fotokimyasallar, ozon, kuru ve güneşli havalarda kendini modern hava kirliliği olarak göstermiştir. Bu tür smog, trafik kazalarından da daha fazla insan öldürüyor!”
Bu bilimsel açıklamasıydı.
Yurdum insanına göre zehirlenme durumsalı sorunsalının açıklaması: “Yok bi şey, lodos bastı…”
Olmadı: “Boru çatlaktı.”
Yemezse: “Külahı yoktu.”
Kimin diye sual eden olursa: “Bacanın…”
Denirse, “Yok ya… Aynaya bir bak hele…” falan demeyin, ilişmeyin desin.
Yurdum insanıdır, ne yapsa yeridir.
23 Ocak 2009/24 Ocak 2009
Eyüp Şeker
-
BACALARLA RUS RULETİ OYNAMAK
SUÇLU DELİK BORU DEĞİL KEVGİRE ÇEVRİLMİŞ İDARİ YAPIDIR
Doğalgaz kaynaklı ölümlerin sorumlusu gaz dağıtım kuruluşlarıdır. Gaz bağlanmasının imkansız olduğu binalara gaz vermekte, sanki şartnamelere ve kurallara uygunmuş gibi işlem yapmaktadırlar. Yaptıkları düpedüz cinayettir.
Doğalgaz bağlanan binaların büyük çoğunluğunun şartnameye uygun olması bir yana, epeycesine ölüm tuzağı kurulmuş durumdadır.
Konunun uzmanlarının dikkat çektiği bu çok vahim yanlış daha en başında, doğalgaza geçilirken yapılıyor fakat ısrarla görmezden geliniyor.
Banyodan çıkartılan şofbenin gideceği tek adres var; mutfak. İşte ısrarla görmezden gelinen çok ölümcül tehlike burada başlıyor. Kısacası buraya kadar sözde uyuluyor kurallara ve banyoda şofben olmaz denip çıkartılıyor ama bu aşamadan itibaren başlıyor kural yasak takmazlıklar, tehlikeyi umursamamalar, eksikleri kusurları görmezden gelmeler. Kurallar yasaklar uyarılar lafta ve kaağıtlarda kalıyor.
Baca deliği var mı, var... Bağlayın gitsin doğalgazı. Takılsın ve de yakılsın kombiler, şofbenler, doğalgaz sobaları. İşlem tamamdır, kurallar uygulanmıştır...
Acaba...
Bacası var sanılan mutfakların bacası yoktur aslında. Çünkü mutfakların baca sistemi yemek kokularını çekeceği için fazla önemsenmez, projede müstakil çizilse bile inşaat aşamasında genellikle yapılmaz, binadaki bütün daireler tek bir bacaya bağlanır. Bilinmez şey değildir, bazı binalarda arada bir alt katlardan yemek kokuları geldiği. Şikayet konusu yapılsa da ölümcül olmadığından katlanılır böyle durumlara. Oysa şofben özellikle de bütün gün yanan kombi bağlanırsa sadece o daire değil, ortak bacayla ilişkili diğer dairelerde de ölüme davetiye çıkartılmış oluyor. Hele de sıkça rastlandığı gibi aynı yetersiz ortak bacaya birden fazla kombi bağlanmışsa, ölümden kurtulmak büyük şansa kalıyor demektir.
Kısacık gazete haberlerinden bu açıkça anlaşılıyor; yedi gencin öldüğü Ankara’daki bina böyle bir yapı. Tek bir bacaya bağlanmış bir sürü kombi, yılbaşı gecesi her zamankinden yüksek ısıda ve daha uzun süre yanınca o bacayla ilişkili dairelerin hepsine girdi ölüm. Oysa normal günlerde ya gece yatılırken söndürülecek, ya da iyice düşük ısıda yakılacaktı kombiler. En azından dairelerin bir kısmı birleşik/ortak baca sistemiyle ölüm pompalamayacaktı bütün binaya.
Beş altı katlı çift daireli bir apartmanda girişten itibaren her kata bir baca yapmak demek, çatıya ulaşıldığında 10-12 bacalık küme demektir ki, bu da üst katlara çıkıldıkça mutfakların küçüleceği, en üst kattakinin ise büyük bölümünü yutulacağı anlamına gelir. Baca tuğlaları yanılmıyorsam 20x20 cm.dir. 5 katta 10 daire olsa 2 metreye 2 metre, 12 daire varsa kabaca 2,5.a 2,5.luk alan demektir. Neredeyse çoğu banyo veya mutfağın yüzölçümü kadar... Kim ayırmıştır veya ayırır bu alanı baca sistemine. Tabii ki ayrılmıyor ve mutfak/banyo bacaları 20x20’lik tekli, bilemedin 20x40’lık ikili çıkışla hallediliyor. Az buz şey mi 2 metre kare yer? Şofbenin veya termosifonun sınırlı süre ve birbirleriyle pek çakışmadan yanmaları yüzünden bir kurtarır tarafları var ama işin içine saatlerce veya tüm gün yanan kombi girince ölüm kaçınılmazlaşıyor. Üstelik bütün binada hepsi aynı anda... Yanan tek kombi bile tüm daireleri karbonmonoksite boğabilirken, pek çok dairede birden kombi yanmasının tehlikesini düşünmek bile istemiyor insan.
Bu aşamada ne yapılabilir? Zaten küçücük olan mutfakların kırılıp dökülerek baca eklenmesi hem zahmetli hem de çoğunlukla imkansız gibidir. Konunun uzmanları daha iyi bilir: Görünüşte iki çözüm var; ya kendi özel bacasıyla dışarıdan hava alıp yanan gazı dışarı atan hermetik denilenler kullanılmalı, ya da cephe görmeyen bir yere takılması zorunluysa, çatıya kadar müstakil yeni bir baca yapılmalıdır. Hiçbiri mümkün değilse kesinlikle kombi kullanılmamalıdır. Tabii intihar etmek amaçlanmıyorsa...
İşte bazı uzmanların dikkat çekmeye çalıştıkları ve büyük ihtimalle yine görmezden gelinecek asıl büyük tehlike kaynağı burada yatıyor. Resmi açıklamalara bakılırsa baca temizlenirse, delik bağlantı borusu kullanılmazsa sorun kalmayacak. Bu tam anlamıyla insanları kandırmaya çalışmaktır.
Aslında baca müstakil olsa sorunsuzca çekecek, hatta yırtık çatlak delik bağlantılı olsa bile sorun çıkartmayacaktır. Yanmamak için direnen bahçe mangalının üzerine yerleştirilen uyduruk borunun bütün dumanı toplayıp tepesinden atması buna en iyi örnektir. Üstü açık mangala göre küçücük kalan boru bütün dumanı toplayıp çekerken metrelerce yukarı çıkan bir bacanın çekmemesi olacak şey mi? Çatlak baca borusu da neymiş, ön tarafı tamamen açık şömineler neden evi dumana boğmazlar?
Veya şöyle soralım; şöminelerin müstakil bacalı yapılmaları neden şarttır, birleşik bacalı yapmak neden imkansızdır? Sobanın, şofbenin, kombinin, şömineden farkı mı vardır ki bu ölüm tuzaklarıyla donatıldı bütün binalar?
Nasıl bir ölüm tuzağında yaşadığını öğrenmek isteyen, bol duman çıkartması için katladığı bir gazete kaağıdını gider evindeki baca bağlantısının altında yakar; müstakil bir bacaysa dumanın zerresi dışarı kaçamaz, hepsi emilir. Değilse ve dumanı yine de çekiyorsa üst katlarda yanmakta olan şofben/kombi falan yok demektir. Hemen üst kattaki komşudan aynı bacaya bağlı şofbenini/kombisini yakması rica edilir, ardından aşağı inilip tekrar gazete yakılır. O an ortaya çıkar nasıl bir silahın namlusunun kafaya dayalı olduğu. Kaağıt gibi bol duman ve koku çıkartarak yanmayan şofbenlerin/kombilerin evlerde sinsice ne biriktirdiğini anlamak için üstün zekalı olmak gerekmez sanırım!
Dumanın bacaya girmemekte direnmesinin nedeni çok basittir ve doğru baca yapımı yüzyıllardır çok iyi bilinmekte, uygulanmaktadır. Ve beton delisi oluncaya kadar bizler de iyi bilirdik bacanın nasıl yapılması gerektiğini.
Bunu birazcık konuyla ilgilenmiş herkes bilir. Bacanın çekmemesinin sebebi, yukarı çıkan dumanın yolunun, üstteki bağlantıların dumanıyla kesilmesidir. İki nedenle durur ve aşağı itilir duman; o kata çıkıncaya kadar hafifçe soğuduğundan karşılaştığı daha sıcak duman yüzünden aşağı basılmıştır. İkinci neden; zaten tek bağlantılık ve küçük olan baca hacminin her kattan bağlanmış bütün şofben/kombilerden gelen dumanı taşımakta yetersiz kalmasıdır. Ortak baca, bir, bilemedin iki bağlantıyı kaldırsa bile beş on bağlantının dumanını taşıması imkansızdır. Üst kattakilerin dumanı çıksa bile alttakiler çıkamaz ve geri teper.
Konuya tersinden yaklaşalım: Baca çapı nedir, tahminen 15 cm. Peki bağlanan ısıtıcıların baca çıkışlarındaki boru çapları; 12-15 cm. Burada hemen havuz problemimizi soralım; 15 cm.lik bacaya kaç tane 15 cm.lik ısıtıcı bağlanabilir? Bir dediğiniz duyulmasa da olur, çünkü biz beton delileri 15 cm.lik bacaya beş on tane 15 cm çıkışlı ısıtıcı bağlıyor, bunun normal olduğunu zannediyoruz. Eğer gerekmeseydi, şofbenlerin kombilerin tepesindeki baca çıkışı çok daha küçük yapılır, biz beton delileri de küçük bir bacaya sürüyle soba şofben kombi bağlayabilirdik.
7 gencin öldüğü Ankara’daki olayda tam olarak bu yaşanmış. Bazı uzmanlar buna dikkat çekmeye çalışıyor... Olayın diğer boyutu ise Yılbaşı gecesi erken yatılmayıp her zamankinden fazla uyanık kalınması nedeniyle normal günlerde belirli saatte söndürülen kombilerin çok daha uzun süre yakılması veya hiç söndürülmemesidir. Bu da demektir ki, her zamankinden daha çok zehirli gaz birikmiştir evlerde.
Aslında çok eskiler dışındaki eski binaların banyo bacalarında da durum aynıdır. Hemen hepsinde tek bir baca en alttan en tepeye kadar çıkar, her katın borusu buna bağlanır. Şofben veya termosifonların farklı zamanlarda sınırlı sürede yanmaları yüzünden telafi edilebilir tarafları vardı ama işin içine kombi girince ölümler birbirinin peşi sıra yağmaya başladı. Uzmanların uyarıları dikkate alınmaz ve bu duruma müdahale edilmezse vahim olayların katlanarak gelmesi kaçınılmazdır.
Apartman ve beton delisi olmaya başlamamız öncesindeki evlerde ortak/birleşik baca sistemi diye bir şey söz konusu bile değildi, her bir odanın banyonun müstakil bacası vardı. Epeycesi müstakil bir iki katlı, kalanı bitişik nizam en fazla üç dört katlı binalardı oturulmakta olanlar. Beton delisi olmaya başladığımız yıllarda iki nedenle keşfedildi deha eseri ortak baca sistemi. Öncelikle arsalar çok küçüktü. İkinci olarak eskiye göre daha fazla kat yapılmaya başlanmıştı. Hadi odalara baca yapılmadı diyelim, en azından salonda bir soba çıkışı kaçınılmaz, bir baca da mutfağa, bir de banyoya, etti mi üç; 20x20’den daire başına 1,2 metrekare. Bina 5 katlıysa sıvası mıvası derken her kata 7,5 metrekare, çift daire üzerine kurulmuşsa 15 metrekare kayıp(!) demektir. Binaların çoğu yaklaşık 100 metrekare arsaya inşa edilirken kim bırakır bunca yeri bacalara? Kolay değildir beton delisi olmak!
İşte deha ürünü ortak baca sistemi böyle geçirilmiştir hayata.
O daahi veya daahileri bulup “Birleşik/ortak baca sistemi mucitleri gelin bakayım buraya. İnsanların neredeyse binlerce yıldır bildiği çok açık bir gerçeği ve fizik kurallarını alt üst ettiniz, çekmez denilen böyle bir bacanın çekebileceğini zannettirdiniz insanlara. Sobanın gizleyiciliğini bir kenara bırakın, oturun ve 5 katlı bir apartmanın her katına dehanızın eseri ortak bacalı şömineler yapın. Sonra da çıkın milletin karşısına, bacanın neden çekmediğini, çekmeyeceğini izah edin. Bu memleketin başına öyle bir bela sardınız ki içinden çıkmak mümkün değil. Yıksan yıkılmaz, eklesen eklenmez...” denmesi ve hemen “Yer misin yemez misin?” faslına geçilmesi gerekiyor aslında.
Şofben veya termosifonları idare edebilen ortak baca sistemini salondaki sobalara uygulamak imkansız olduğundan her katın kendine ait bacası olmak zorundadır. Eğer yapılmazsa sobalar yanmaz, duman geri teper. O kadar etkilidir ki bu durum, sobasını güzelce yakan alt kattaki, üst katta oturanın da kendi sobasını yakmasıyla dumana boğulmaya başlar. Oysa soba o an’a kadar güzel güzel çekmekte, gürül gürül yanmaktadır ama birden evi duman basmaya başlar. Yok lodostu, yok baca çıkışına kuşlar yuva yapmıştı, yok rüzgar tepeliği takılmalı, yok ilk fırsatta baca temizlenmeli telaşları başlar. Aslında hiçbiri kesin çare olamaz. Zira bacanın engeli hemen üst katlardadır ve nafile sayılır o tür çözümlerle uğraşmak. Tehlike kaynağı olmadıklarını söylemiyorum, aksine titizlenilmesi gereken detaylardır her biri, fakat bunlar öne sürülerek asıl tehlikenin görülmesi engelleniyor demek istiyorum.
Çok sık sobadan zehirlenme haberleri duyuyoruz. O sobaların tamamının ortak baca sistemine bağlandığından adım gibi eminim. Esen şiddetli rüzgar, baca tepeliği olmayışı büyük bir aldatmacadır. Kendimizi ve insanları kandırmaya ve bu ölümcül baca sistemlerini kullanmaya son verilmezse, lodos(!) ve rüzgar tepeliksizliği(!) daha çok can alacaktır. Üstelik ölümler katlanarak gelmeye devam edecektir.
Hep lodostu, bacanın rüzgar tepeliği yoktu, kuş yuva yaptığı için geri tepti, ondan zehirlendi ev sakinleri denir. Israrla görmek istemediğimiz gerçek bambaşka. Çok yaygın vaziyetteki ortak baca sistemi hatalıdır, yani ölümcüldür. Çünkü her kata bir baca çıkışı demek nerdeyse bir oda kadar yeri bacalara feda etmek demektir. Hangi müteahhit üst katlarda yarım odalık yeri bacalara harcar. Merak eden gider sıradan herhangi bir binaya göz atar. Sobalı veya sobasız fark etmez; önce giriş dairesindeki baca deliği olan odaya, mutfağa, banyoya bakar, orta katlarla vakit kaybetmeyip en üst kata çıkarak denk gelen odaya ve banyoyla mutfağa göz atar. Eğer oda/mutfak/banyo, giriştekiyle aynı yüzölçüme sahipse, yani küçülmemişse, her kata bir baca yapılmamış demektir. Bu da o binada soba ne doğru dürüst yanacak, ne keyifle yaşanabilecek, ne de huzurla uyunabilecek demektir. Sinsi kombi/şofben ise pusuya yatmış beklemektedir. Kısacası ölüm o binada gizlenmiş kurbanlarının yolunu gözlemektedir.
Her şeye rağmen salondaki odun kömür sobasının iyi tarafı, çekmediğinde içeri duman basması yüzünden insanları çare aramaya itmesidir. Katlanılmaz bir durumdur, hemen pencereler kapılar açılır, devam ederse soba tamamen söndürülür. Oysa kombinin dumanı renksizdir, kokusu yoktur, sinsice dolar evin içine, farkına varıldığında çok geç kalınmış olur çoğunlukla. Benzer durum yanmakta olan kömür sobalarında da var; bacanın çekmezliği tutarsa, gece boyunca dumansız ve sinsice ölüm kusarak yanmayı sürdürür. Ölümler böylesi durumlardan kaynaklanıyor çoğunlukla.
Kömür sobası, kombi, şofben fark etmez, ölümcül vakaların yaşandığı binalar incelendiğinde, hepsinde ortak baca sistemi olduğunun ortaya çıkması kimseyi şaşırtmamalıdır. Kendimizi kandırmaktan vazgeçmezsek ölümler katlanarak sürecektir. Çünkü asıl sorun, bacanın tıkalı, bağlantının delik olmasından veya lodostan değil, asla yapılmaması gereken bu hatalı birleşik/ortak baca sistemlerinden kaynaklanmaktadır. Hatalı baca sistemi dışındaki detaylara dikkat edilmesin demiyorum ama “Lodostu... Delik boruydu...” uyarıları öne çıkartılarak asıl tehlikenin görülmesi ve tedbir alınması engellenmektedir. Tehlike çok büyüktür ve ısrarla görülmemesi konuyu daha vahim hale getirmektedir.
Kimse kimseyi boşuna uyutmasın, durum çok vahimdir. Hele de daha yüksek binalarda daha da vahimdir. Tek çözüm, özellikle kombili binaların taranması, gerekirse doğalgazlarının kesilmesidir. Kış ortasında insanlar mağdur edilemez ama göz göre göre ölümlere de müsaade edilemeyeceği de açıktır. Öte yandan gaz detektörlerinin uyuyan ev ahalisini uyarmakta yetersiz kalacağı unutulmamalıdır. Bu yüzden ortak bacalı binalarda gece yatarken kombilerin söndürülmesi ve evin daha sık havalandırılması gerektiğinin insanların kafasına kakılması şarttır.
Ölümle kucak kucağa yaşandığının insanlara anlatılmaması ölüm sağanaklarını getirecektir.
Doğalgaz kullanımıyla iyice ortaya çıkan baca sorunsalının izahı çok basittir: Şarjörlü tabancayla Rus Ruleti oynamak.
Eyüp Şeker
5 Ocak 2009 / 8-9 Ocak 2009
-
Doğalgaz kaynaklı ölümlerin sorumlusu gaz dağıtım kuruluşlarıdır. Gaz bağlanmasının imkansız olduğu binalara gaz vermekte, sanki şartnamelere ve kurallara uygunmuş gibi işlem yapmaktadırlar. Yaptıkları düpedüz cinayettir.
Doğalgaz bağlanan binaların büyük çoğunluğunun şartnameye uygun olması bir yana, epeycesine ölüm tuzağı kurulmuş durumdadır.
Konunun uzmanlarının dikkat çektiği bu çok vahim yanlış daha en başında, doğalgaza geçilirken yapılıyor fakat ısrarla görmezden geliniyor.
Banyodan çıkartılan şofbenin gideceği tek adres var; mutfak. İşte ısrarla görmezden gelinen çok ölümcül tehlike burada başlıyor. Kısacası buraya kadar sözde uyuluyor kurallara ve banyoda şofben olmaz denip çıkartılıyor ama bu aşamadan itibaren başlıyor kural yasak takmazlıklar, tehlikeyi umursamamalar, eksikleri kusurları görmezden gelmeler. Kurallar yasaklar uyarılar lafta ve kaağıtlarda kalıyor.
Baca deliği var mı, var... Bağlayın gitsin doğalgazı. Takılsın ve de yakılsın kombiler, şofbenler, doğalgaz sobaları. İşlem tamamdır, kurallar uygulanmıştır...
Acaba...
Bacası var sanılan mutfakların bacası yoktur aslında. Çünkü mutfakların baca sistemi yemek kokularını çekeceği için fazla önemsenmez, projede müstakil çizilse bile inşaat aşamasında genellikle yapılmaz, binadaki bütün daireler tek bir bacaya bağlanır. Bilinmez şey değildir, bazı binalarda arada bir alt katlardan yemek kokuları geldiği. Şikayet konusu yapılsa da ölümcül olmadığından katlanılır böyle durumlara. Oysa şofben özellikle de bütün gün yanan kombi bağlanırsa sadece o daire değil, ortak bacayla ilişkili diğer dairelerde de ölüme davetiye çıkartılmış oluyor. Hele de sıkça rastlandığı gibi aynı yetersiz ortak bacaya birden fazla kombi bağlanmışsa, ölümden kurtulmak büyük şansa kalıyor demektir.
Kısacık gazete haberlerinden bu açıkça anlaşılıyor; yedi gencin öldüğü Ankara’daki bina böyle bir yapı. Tek bir bacaya bağlanmış bir sürü kombi, yılbaşı gecesi her zamankinden yüksek ısıda ve daha uzun süre yanınca o bacayla ilişkili dairelerin hepsine girdi ölüm. Oysa normal günlerde ya gece yatılırken söndürülecek, ya da iyice düşük ısıda yakılacaktı kombiler. En azından dairelerin bir kısmı birleşik/ortak baca sistemiyle ölüm pompalamayacaktı bütün binaya.
Beş altı katlı çift daireli bir apartmanda girişten itibaren her kata bir baca yapmak demek, çatıya ulaşıldığında 10-12 bacalık küme demektir ki, bu da üst katlara çıkıldıkça mutfakların küçüleceği, en üst kattakinin ise büyük bölümünü yutulacağı anlamına gelir. Baca tuğlaları yanılmıyorsam 20x20 cm.dir. 5 katta 10 daire olsa 2 metreye 2 metre, 12 daire varsa kabaca 2,5.a 2,5.luk alan demektir. Neredeyse çoğu banyo veya mutfağın yüzölçümü kadar... Kim ayırmıştır veya ayırır bu alanı baca sistemine. Tabii ki ayrılmıyor ve mutfak/banyo bacaları 20x20’lik tekli, bilemedin 20x40’lık ikili çıkışla hallediliyor. Az buz şey mi 2 metre kare yer? Şofbenin veya termosifonun sınırlı süre ve birbirleriyle pek çakışmadan yanmaları yüzünden bir kurtarır tarafları var ama işin içine saatlerce veya tüm gün yanan kombi girince ölüm kaçınılmazlaşıyor. Üstelik bütün binada hepsi aynı anda... Yanan tek kombi bile tüm daireleri karbonmonoksite boğabilirken, pek çok dairede birden kombi yanmasının tehlikesini düşünmek bile istemiyor insan.
Bu aşamada ne yapılabilir? Zaten küçücük olan mutfakların kırılıp dökülerek baca eklenmesi hem zahmetli hem de çoğunlukla imkansız gibidir. Konunun uzmanları daha iyi bilir: Görünüşte iki çözüm var; ya kendi özel bacasıyla dışarıdan hava alıp yanan gazı dışarı atan hermetik denilenler kullanılmalı, ya da cephe görmeyen bir yere takılması zorunluysa, çatıya kadar müstakil yeni bir baca yapılmalıdır. Hiçbiri mümkün değilse kesinlikle kombi kullanılmamalıdır. Tabii intihar etmek amaçlanmıyorsa...
İşte bazı uzmanların dikkat çekmeye çalıştıkları ve büyük ihtimalle yine görmezden gelinecek asıl büyük tehlike kaynağı burada yatıyor. Resmi açıklamalara bakılırsa baca temizlenirse, delik bağlantı borusu kullanılmazsa sorun kalmayacak. Bu tam anlamıyla insanları kandırmaya çalışmaktır.
Aslında baca müstakil olsa sorunsuzca çekecek, hatta yırtık çatlak delik bağlantılı olsa bile sorun çıkartmayacaktır. Yanmamak için direnen bahçe mangalının üzerine yerleştirilen uyduruk borunun bütün dumanı toplayıp tepesinden atması buna en iyi örnektir. Üstü açık mangala göre küçücük kalan boru bütün dumanı toplayıp çekerken metrelerce yukarı çıkan bir bacanın çekmemesi olacak şey mi? Çatlak baca borusu da neymiş, ön tarafı tamamen açık şömineler neden evi dumana boğmazlar?
Veya şöyle soralım; şöminelerin müstakil bacalı yapılmaları neden şarttır, birleşik bacalı yapmak neden imkansızdır? Sobanın, şofbenin, kombinin, şömineden farkı mı vardır ki bu ölüm tuzaklarıyla donatıldı bütün binalar?
Nasıl bir ölüm tuzağında yaşadığını öğrenmek isteyen, bol duman çıkartması için katladığı bir gazete kaağıdını gider evindeki baca bağlantısının altında yakar; müstakil bir bacaysa dumanın zerresi dışarı kaçamaz, hepsi emilir. Değilse ve dumanı yine de çekiyorsa üst katlarda yanmakta olan şofben/kombi falan yok demektir. Hemen üst kattaki komşudan aynı bacaya bağlı şofbenini/kombisini yakması rica edilir, ardından aşağı inilip tekrar gazete yakılır. O an ortaya çıkar nasıl bir silahın namlusunun kafaya dayalı olduğu. Kaağıt gibi bol duman ve koku çıkartarak yanmayan şofbenlerin/kombilerin evlerde sinsice ne biriktirdiğini anlamak için üstün zekalı olmak gerekmez sanırım!
Dumanın bacaya girmemekte direnmesinin nedeni çok basittir ve doğru baca yapımı yüzyıllardır çok iyi bilinmekte, uygulanmaktadır. Ve beton delisi oluncaya kadar bizler de iyi bilirdik bacanın nasıl yapılması gerektiğini.
Bunu birazcık konuyla ilgilenmiş herkes bilir. Bacanın çekmemesinin sebebi, yukarı çıkan dumanın yolunun, üstteki bağlantıların dumanıyla kesilmesidir. İki nedenle durur ve aşağı itilir duman; o kata çıkıncaya kadar hafifçe soğuduğundan karşılaştığı daha sıcak duman yüzünden aşağı basılmıştır. İkinci neden; zaten tek bağlantılık ve küçük olan baca hacminin her kattan bağlanmış bütün şofben/kombilerden gelen dumanı taşımakta yetersiz kalmasıdır. Ortak baca, bir, bilemedin iki bağlantıyı kaldırsa bile beş on bağlantının dumanını taşıması imkansızdır. Üst kattakilerin dumanı çıksa bile alttakiler çıkamaz ve geri teper.
Konuya tersinden yaklaşalım: Baca çapı nedir, tahminen 15 cm. Peki bağlanan ısıtıcıların baca çıkışlarındaki boru çapları; 12-15 cm. Burada hemen havuz problemimizi soralım; 15 cm.lik bacaya kaç tane 15 cm.lik ısıtıcı bağlanabilir? Bir dediğiniz duyulmasa da olur, çünkü biz beton delileri 15 cm.lik bacaya beş on tane 15 cm çıkışlı ısıtıcı bağlıyor, bunun normal olduğunu zannediyoruz. Eğer gerekmeseydi, şofbenlerin kombilerin tepesindeki baca çıkışı çok daha küçük yapılır, biz beton delileri de küçük bir bacaya sürüyle soba şofben kombi bağlayabilirdik.
7 gencin öldüğü Ankara’daki olayda tam olarak bu yaşanmış. Bazı uzmanlar buna dikkat çekmeye çalışıyor... Olayın diğer boyutu ise Yılbaşı gecesi erken yatılmayıp her zamankinden fazla uyanık kalınması nedeniyle normal günlerde belirli saatte söndürülen kombilerin çok daha uzun süre yakılması veya hiç söndürülmemesidir. Bu da demektir ki, her zamankinden daha çok zehirli gaz birikmiştir evlerde.
Aslında çok eskiler dışındaki eski binaların banyo bacalarında da durum aynıdır. Hemen hepsinde tek bir baca en alttan en tepeye kadar çıkar, her katın borusu buna bağlanır. Şofben veya termosifonların farklı zamanlarda sınırlı sürede yanmaları yüzünden telafi edilebilir tarafları vardı ama işin içine kombi girince ölümler birbirinin peşi sıra yağmaya başladı. Uzmanların uyarıları dikkate alınmaz ve bu duruma müdahale edilmezse vahim olayların katlanarak gelmesi kaçınılmazdır.
Apartman ve beton delisi olmaya başlamamız öncesindeki evlerde ortak/birleşik baca sistemi diye bir şey söz konusu bile değildi, her bir odanın banyonun müstakil bacası vardı. Epeycesi müstakil bir iki katlı, kalanı bitişik nizam en fazla üç dört katlı binalardı oturulmakta olanlar. Beton delisi olmaya başladığımız yıllarda iki nedenle keşfedildi deha eseri ortak baca sistemi. Öncelikle arsalar çok küçüktü. İkinci olarak eskiye göre daha fazla kat yapılmaya başlanmıştı. Hadi odalara baca yapılmadı diyelim, en azından salonda bir soba çıkışı kaçınılmaz, bir baca da mutfağa, bir de banyoya, etti mi üç; 20x20’den daire başına 1,2 metrekare. Bina 5 katlıysa sıvası mıvası derken her kata 7,5 metrekare, çift daire üzerine kurulmuşsa 15 metrekare kayıp(!) demektir. Binaların çoğu yaklaşık 100 metrekare arsaya inşa edilirken kim bırakır bunca yeri bacalara? Kolay değildir beton delisi olmak!
İşte deha ürünü ortak baca sistemi böyle geçirilmiştir hayata.
O daahi veya daahileri bulup “Birleşik/ortak baca sistemi mucitleri gelin bakayım buraya. İnsanların neredeyse binlerce yıldır bildiği çok açık bir gerçeği ve fizik kurallarını alt üst ettiniz, çekmez denilen böyle bir bacanın çekebileceğini zannettirdiniz insanlara. Sobanın gizleyiciliğini bir kenara bırakın, oturun ve 5 katlı bir apartmanın her katına dehanızın eseri ortak bacalı şömineler yapın. Sonra da çıkın milletin karşısına, bacanın neden çekmediğini, çekmeyeceğini izah edin. Bu memleketin başına öyle bir bela sardınız ki içinden çıkmak mümkün değil. Yıksan yıkılmaz, eklesen eklenmez...” denmesi ve hemen “Yer misin yemez misin?” faslına geçilmesi gerekiyor aslında.
Şofben veya termosifonları idare edebilen ortak baca sistemini salondaki sobalara uygulamak imkansız olduğundan her katın kendine ait bacası olmak zorundadır. Eğer yapılmazsa sobalar yanmaz, duman geri teper. O kadar etkilidir ki bu durum, sobasını güzelce yakan alt kattaki, üst katta oturanın da kendi sobasını yakmasıyla dumana boğulmaya başlar. Oysa soba o an’a kadar güzel güzel çekmekte, gürül gürül yanmaktadır ama birden evi duman basmaya başlar. Yok lodostu, yok baca çıkışına kuşlar yuva yapmıştı, yok rüzgar tepeliği takılmalı, yok ilk fırsatta baca temizlenmeli telaşları başlar. Aslında hiçbiri kesin çare olamaz. Zira bacanın engeli hemen üst katlardadır ve nafile sayılır o tür çözümlerle uğraşmak. Tehlike kaynağı olmadıklarını söylemiyorum, aksine titizlenilmesi gereken detaylardır her biri, fakat bunlar öne sürülerek asıl tehlikenin görülmesi engelleniyor demek istiyorum.
Çok sık sobadan zehirlenme haberleri duyuyoruz. O sobaların tamamının ortak baca sistemine bağlandığından adım gibi eminim. Esen şiddetli rüzgar, baca tepeliği olmayışı büyük bir aldatmacadır. Kendimizi ve insanları kandırmaya ve bu ölümcül baca sistemlerini kullanmaya son verilmezse, lodos(!) ve rüzgar tepeliksizliği(!) daha çok can alacaktır. Üstelik ölümler katlanarak gelmeye devam edecektir.
Hep lodostu, bacanın rüzgar tepeliği yoktu, kuş yuva yaptığı için geri tepti, ondan zehirlendi ev sakinleri denir. Israrla görmek istemediğimiz gerçek bambaşka. Çok yaygın vaziyetteki ortak baca sistemi hatalıdır, yani ölümcüldür. Çünkü her kata bir baca çıkışı demek nerdeyse bir oda kadar yeri bacalara feda etmek demektir. Hangi müteahhit üst katlarda yarım odalık yeri bacalara harcar. Merak eden gider sıradan herhangi bir binaya göz atar. Sobalı veya sobasız fark etmez; önce giriş dairesindeki baca deliği olan odaya, mutfağa, banyoya bakar, orta katlarla vakit kaybetmeyip en üst kata çıkarak denk gelen odaya ve banyoyla mutfağa göz atar. Eğer oda/mutfak/banyo, giriştekiyle aynı yüzölçüme sahipse, yani küçülmemişse, her kata bir baca yapılmamış demektir. Bu da o binada soba ne doğru dürüst yanacak, ne keyifle yaşanabilecek, ne de huzurla uyunabilecek demektir. Sinsi kombi/şofben ise pusuya yatmış beklemektedir. Kısacası ölüm o binada gizlenmiş kurbanlarının yolunu gözlemektedir.
Her şeye rağmen salondaki odun kömür sobasının iyi tarafı, çekmediğinde içeri duman basması yüzünden insanları çare aramaya itmesidir. Katlanılmaz bir durumdur, hemen pencereler kapılar açılır, devam ederse soba tamamen söndürülür. Oysa kombinin dumanı renksizdir, kokusu yoktur, sinsice dolar evin içine, farkına varıldığında çok geç kalınmış olur çoğunlukla. Benzer durum yanmakta olan kömür sobalarında da var; bacanın çekmezliği tutarsa, gece boyunca dumansız ve sinsice ölüm kusarak yanmayı sürdürür. Ölümler böylesi durumlardan kaynaklanıyor çoğunlukla.
Kömür sobası, kombi, şofben fark etmez, ölümcül vakaların yaşandığı binalar incelendiğinde, hepsinde ortak baca sistemi olduğunun ortaya çıkması kimseyi şaşırtmamalıdır. Kendimizi kandırmaktan vazgeçmezsek ölümler katlanarak sürecektir. Çünkü asıl sorun, bacanın tıkalı, bağlantının delik olmasından veya lodostan değil, asla yapılmaması gereken bu hatalı birleşik/ortak baca sistemlerinden kaynaklanmaktadır. Hatalı baca sistemi dışındaki detaylara dikkat edilmesin demiyorum ama “Lodostu... Delik boruydu...” uyarıları öne çıkartılarak asıl tehlikenin görülmesi ve tedbir alınması engellenmektedir. Tehlike çok büyüktür ve ısrarla görülmemesi konuyu daha vahim hale getirmektedir.
Kimse kimseyi boşuna uyutmasın, durum çok vahimdir. Hele de daha yüksek binalarda daha da vahimdir. Tek çözüm, özellikle kombili binaların taranması, gerekirse doğalgazlarının kesilmesidir. Kış ortasında insanlar mağdur edilemez ama göz göre göre ölümlere de müsaade edilemeyeceği de açıktır. Öte yandan gaz detektörlerinin uyuyan ev ahalisini uyarmakta yetersiz kalacağı unutulmamalıdır. Bu yüzden ortak bacalı binalarda gece yatarken kombilerin söndürülmesi ve evin daha sık havalandırılması gerektiğinin insanların kafasına kakılması şarttır.
Ölümle kucak kucağa yaşandığının insanlara anlatılmaması ölüm sağanaklarını getirecektir.
Doğalgaz kullanımıyla iyice ortaya çıkan baca sorunsalının izahı çok basittir: Şarjörlü tabancayla Rus Ruleti oynamak.
Eyüp Şeker
5 Ocak 2009 / 8-9 Ocak 2009
-
GAZLANARAK ÖLMEK
ŞOFBEN ÖLÜMLERİNİN SORUMLUSU SALONDAKİ SOBADIR
Salonda gürül gürül yanan sobalı günlere dayanır yadırganmaz hale gelen şofbenden ölümler. Evin kıyısı bucağı, özellikle de sıcacık olması gereken banyo ısınmazdı sobalı evlerde. Bu yüzden ocaklı banyo kazanları konurdu banyolara. Hem suyu ısıtır hem de banyoyu sıcacık yapardı.
Uzun yuvarlak kazanları bakırdan, alttaki küçük ocak kısımları ise döküm demirdendi. Tahta parçaları yakılırdı çoğunlukla bunlarda. Bir de bakkallarda satılan, fueloille hatta çoğunlukla yanık motor yağıyla karıştırılmış talaştan ibaret “Yak”lar vardı. Banyo ocaklarına girecek büyüklükteki naylon torbalarda satılırdı. Bir tanesi kazanın ocağına yerleştirilir, kibritin çakılmasıyla kolayca alev alır, oduna kömüre gerek kalmaksızın suyu ısıtırdı.
Henüz şofbenler girmemişti yaşamımıza. Bunun nedeni şofbenlerin veya tüpgazın yokluğu değildi kesinlikle. Bunlar vardı ama su yoktu, olduğunda ise ya basıncı yetersizdi, ya da ne zaman kesileceği belli olmazdı. Oysa banyo kazanları su deposuydu aynı zamanda. Su kesilse bile yıkanmaya devam edilebilir, köpüklü falan kalınmazdı. Tabii bunun bir de kötü tarafı vardı; kazanda su olup olmadığı bilinmeden yakılan ocaklar bakır kazanın lehimlerini eritip kevgire çevirir, bir yığın zorlu iş çıkartırdı insanların başına. Tesisatçı çağrılır; kazanı söker, delinmiş yerleri tuzruhuyla, pürmüzle ısıttığı havyasının ucunu da nışadırla temizler, bir elinde lehim çubuğu, diğerinde havya, sırasıyla delikleri yamardı. Eğer gelen tesisatçının pürmüzü havyası yoksa kazan sökülür, çarşıdaki tenekeciye lehime gider, delikleri tıkandıktan sonra yerine takılırdı.
Bir müddet sonra gazlı termosifonlar girdi yaşamımıza. Yanılmıyorsam Arçelik tanıştırmıştı bizi gazlı termosifonla. Gerçi kalorifersiz evlerde ısınmak için de yakılıyordu gazyağı ama kokusu yüzünden ve kömür sobasının keyfini vermediğinden pek tercih edilmiyordu. Bu yüzden başta kaloriferli evlerde oturanlar olmak üzere epeyce kişi sadece banyodaki termosifon için gazyağı alıyordu. Kazanı da eski bakır kazanlardan epeyce büyük ve kıyaslanmayacak kadar sağlamdı, yakılmadığı zamanlarda evin yedek su deposu görevini yüklenirdi. Bunların dertli yani ise, gazyağının kirli veya sulu olması yüzünden karbüratörlerinin zırt pırt tıkanması, arızalanmasıydı. Su tesisatçısını çağıralım baksın, lehimciye gönderelim delikleri tıkasın denilerek geçiştirilmeyecek kadar karmaşıktı karbüratör meselesi. Sökülmesi bile ayrı dertti, açıp onarmanın bilgi ve deneyim istediği, karbüratörü herkesin kurcalayamayacağı ortadaydı. Tek çare vardı, yetkili servisi çağırmak. Kısacası termosifonla da, deposuna doldurmanın bile dert olduğu gazyağıyla da, çıkarttığı sorunlarla da uğraşmak kolay değildi.
Çok uzun süreli olmayan su kesintilerinin doğal sayıldığı dönemlerdi fakat bu doğal sayılmanın katlanılmaz hallere geldiği şiddetli kesintiler çare arayışlarına itmeye başladı insanları.
Su depoları bir bir yerlerini almaya başladı önce dairelerde. Çoğunlukla banyonun tavanında bir yerlere sıkıştırılan küçük depoların basınçlı su vermesi söz konusu değildi. Zaten kısa sürede de tükenirlerdi. Köklü ve daha güçlü çözümler aranmaya başladı. Bodrumlara bahçe altlarına tonlarca su alabilen depolar yapılmaya başlandı. Binalara ortak depo yapılmasıyla hidroforlar girmeye başladı yaşamımıza. Böylece de basınç sorunu ve şofbenlerin önündeki en önemli engel ortadan kalkmış oldu. Ocaklı veya gazlı termosifonlar birer birer sökülüp yerlerine şofbenler takılmaya başlandı.
Şofben artık banyoya girmişti, ölümler gelmeye başlayabilirdi.
Aslında şofbenler önce havagazlı olarak girmişti yaşamlara. Şehir nüfusunun hızla artmasıyla kesintilerinin kabus haline gelmediği dönemlerde mutfak ocağı ve belli bir zamana kadar da şofbenler havagazlıydı. Su sorunu depoyla ve büyük su pompalarıyla çözülse bile havagazının basınçsızlığı çok çektirirdi. Nazenin alev pek ısıtmaz, ılıttığı suyla idare edilirdi çoğunlukla. Hatta buz gibi suyla durulanılıp çıkıldığı çok olurdu. Tam anlamıyla kabustu havagazlı şofbenler.
Havagazının basıncının çok düşük olması doğal olarak tehlikesini de azaltıyordu ama özellikle kışın soğuktan büzüşünce ve günün belli saatlerinde hiç eşe yaramaz hale geliyordu.
Yanlış hatırlamıyorsam Junker markaydı o günlerin tercih edilen şofbeni. Gaz gelmeyince neye yarar şofbenin iyiliği kötülüğü. Neyse. Yetersizliği yüzünden yanmazlığı katlanılmaz hale gelince önce banyolardan çıkartıldı havagazı, epeyce direnilerek uzun yıllar sonra da mutfaklardan. Ocaklı bakır kazanlar zaten çok iptidaiydi, ocaktaki yemeği bile zar zor ıstan havagazı yüzünden kandile dönmüş şofben de çıkartıldı evlerden. Yanılmıyorsam yeniden şofbenlere ama tüpgazla yananlarına dönünceye kadar Arçelik termosifon girmişti banyolara. (Sırayı karıştırıyor olabilirim. Zaten amacım tarihsel bir döküm yapmak değil, şofben kullanımındaki vahim hatayı vurgulamak.)
Tüpgaz doluysa, su basıncında da sorun yoksa gürül gürül kaynar suyun musluklardan akmaya başlaması müthiş bir rahatlıktı. Artık kim dönüp bakardı termosifonlara, tıslamaya bile gücü kalmamış havagazına. Böylece kesin olarak girdi şofbenler banyoya.
Havagazlı veya tüpgazlı olarak girmişti girmesine ama kimsenin aklına da işine de gelmiyordu şofbeni banyo dışında bir yere bağlamak. Çünkü sürüyle iş ve masraf gerektiriyordu. Baca çıkışlı bir yer bulunacak, duvarlar kırılacak su tesisatı çekilecekti. Kim uğraşırdı bunca işle. Koyardın banyoya, iki dakikada tesisata bağlar, borusunu takardın. Hem kalorifersiz evlerde banyoyu da ısıtırdı...
Bu anlayış öylesine yerleşmiş durumdadır ki, geçtik eskileri, bugün bile, mimarın mühendisin imzasından başka müdahalesinin olmadığı, çoğunluğu kalfaların ustaların elinden çıkan yeni binalarda çok doğalmışçasına şofbenler banyolara takılmaya devam etmektedir. Çünkü kısıtlamaların yasakların bolca olduğu doğalgaz işlerine uzaksa eğer, eskinin ustası tesisatçı öyle bilmektedir ve doğal olarak bildiğini uygulamaktadır. Şofbeni banyo dışında bir yere takmak aklına bile gelmez, daha inşaat halindeyken su borularını buna göre döşer. Evin kaloriferli olup olmadığı fark etmez, şofbenin yeri banyodur.
İşte bu yüzden insanlar ya baca çekmediği için karbon monoksitten, ya da baca olsa bile hava girişi olmadığı için oksijensizlikten banyoda zehirlenmektedirler.
İstenildiği kadar eğitmeye yönelik yayınlar yapılsın, yayın organları “Yine kombi patladı, şofben zehirledi...” diye bas bas bağırsın, hiç işe yaramaz. “Bana olmaz, onların eksiği vardır” falan deyip geçecektir daha beter durumda olanlar bile.
Öylesine kemikleşmiş bir anlayıştır ki bu, şofbenleri banyodan dışarı çıkartmak için silah zoru gerekebilir. Kanıksanıp iyice yerleşmiş bu anlayış, doğalgazın yaşamımıza girmeye başlamasıyla kısmen değişmeye başladı ama doğalgazın gitmediği yerlerde veya eski yapılarda egemenliğini sürdürmeye devam etmekte. Çünkü herhangi bir denetim mekanizması veya kısıtlama söz konusu değil. Şofbeni satın aldıktan sonra bir tesisatçı çağırıp bağlatır, ardından tüpçüyü arar tüp istersin. Hepsi bu... İşlem tamamdır... Kim soracak “Bunu nereye takacaksın, tüpü nasıl bağlayacaksın, bacası havalandırması var mı?” diye. Kimsenin işi kalmadı da senin şofbeninle mi uğraşacak? Hadi canım...
Doğalgazda soruluyor da ne oluyor? Şofben veya kombi banyoya takılamaz, tesisat işlerini yetkili servisler, sözleşmeli firmalar yapacak diye şart koşuluyor da ne değişiyor? Gene gümlüyor ikide bir bir yerler, yine zehirlenerek yıkılıp kalıyor insanlar. Üstelik ölümler artık kitlesel olmaya başladı. Şofbenli banyoda bir kişi, en çoğu bir çift zehirleniyordu. Çünkü çok uzun süre değil yalnızca banyo süresince yanıyordu şofbenler. Zehirlenilse bile eğer vaktinde dışarı çıkılırsa kurtulabiliyordu insanlar. Hatta çoğunlukla farkına bile varılmıyordu zehirlenildiğinin, sıcak banyonun sersemliği sanılıp geçiliyordu. Belki de uzun yıllar böyle kullanılıyordu...
Kombiler dışarıda kapısı açık bir yerlere konulduğu ve sürekli yandığı için bütün evdekiler zehirleniyor artık. Yalnızca küçük banyolardı, şimdi evin bütünü gaz odasına dönüşmüş durumda.
Veriyor gazı işletme, yıkılan yıkılır kalan müşteriler bizimdir diyor.
Elin canı, yakmıyor ki canlarını.
Şofben banyoya girdi, ölüm sıradanlaştı. Çıkartılsa bile banyodan, asla görülmüyor apaçık ölüm.
Eyüp Şeker
03.01.2009 / 04.01.2009
Salonda gürül gürül yanan sobalı günlere dayanır yadırganmaz hale gelen şofbenden ölümler. Evin kıyısı bucağı, özellikle de sıcacık olması gereken banyo ısınmazdı sobalı evlerde. Bu yüzden ocaklı banyo kazanları konurdu banyolara. Hem suyu ısıtır hem de banyoyu sıcacık yapardı.
Uzun yuvarlak kazanları bakırdan, alttaki küçük ocak kısımları ise döküm demirdendi. Tahta parçaları yakılırdı çoğunlukla bunlarda. Bir de bakkallarda satılan, fueloille hatta çoğunlukla yanık motor yağıyla karıştırılmış talaştan ibaret “Yak”lar vardı. Banyo ocaklarına girecek büyüklükteki naylon torbalarda satılırdı. Bir tanesi kazanın ocağına yerleştirilir, kibritin çakılmasıyla kolayca alev alır, oduna kömüre gerek kalmaksızın suyu ısıtırdı.
Henüz şofbenler girmemişti yaşamımıza. Bunun nedeni şofbenlerin veya tüpgazın yokluğu değildi kesinlikle. Bunlar vardı ama su yoktu, olduğunda ise ya basıncı yetersizdi, ya da ne zaman kesileceği belli olmazdı. Oysa banyo kazanları su deposuydu aynı zamanda. Su kesilse bile yıkanmaya devam edilebilir, köpüklü falan kalınmazdı. Tabii bunun bir de kötü tarafı vardı; kazanda su olup olmadığı bilinmeden yakılan ocaklar bakır kazanın lehimlerini eritip kevgire çevirir, bir yığın zorlu iş çıkartırdı insanların başına. Tesisatçı çağrılır; kazanı söker, delinmiş yerleri tuzruhuyla, pürmüzle ısıttığı havyasının ucunu da nışadırla temizler, bir elinde lehim çubuğu, diğerinde havya, sırasıyla delikleri yamardı. Eğer gelen tesisatçının pürmüzü havyası yoksa kazan sökülür, çarşıdaki tenekeciye lehime gider, delikleri tıkandıktan sonra yerine takılırdı.
Bir müddet sonra gazlı termosifonlar girdi yaşamımıza. Yanılmıyorsam Arçelik tanıştırmıştı bizi gazlı termosifonla. Gerçi kalorifersiz evlerde ısınmak için de yakılıyordu gazyağı ama kokusu yüzünden ve kömür sobasının keyfini vermediğinden pek tercih edilmiyordu. Bu yüzden başta kaloriferli evlerde oturanlar olmak üzere epeyce kişi sadece banyodaki termosifon için gazyağı alıyordu. Kazanı da eski bakır kazanlardan epeyce büyük ve kıyaslanmayacak kadar sağlamdı, yakılmadığı zamanlarda evin yedek su deposu görevini yüklenirdi. Bunların dertli yani ise, gazyağının kirli veya sulu olması yüzünden karbüratörlerinin zırt pırt tıkanması, arızalanmasıydı. Su tesisatçısını çağıralım baksın, lehimciye gönderelim delikleri tıkasın denilerek geçiştirilmeyecek kadar karmaşıktı karbüratör meselesi. Sökülmesi bile ayrı dertti, açıp onarmanın bilgi ve deneyim istediği, karbüratörü herkesin kurcalayamayacağı ortadaydı. Tek çare vardı, yetkili servisi çağırmak. Kısacası termosifonla da, deposuna doldurmanın bile dert olduğu gazyağıyla da, çıkarttığı sorunlarla da uğraşmak kolay değildi.
Çok uzun süreli olmayan su kesintilerinin doğal sayıldığı dönemlerdi fakat bu doğal sayılmanın katlanılmaz hallere geldiği şiddetli kesintiler çare arayışlarına itmeye başladı insanları.
Su depoları bir bir yerlerini almaya başladı önce dairelerde. Çoğunlukla banyonun tavanında bir yerlere sıkıştırılan küçük depoların basınçlı su vermesi söz konusu değildi. Zaten kısa sürede de tükenirlerdi. Köklü ve daha güçlü çözümler aranmaya başladı. Bodrumlara bahçe altlarına tonlarca su alabilen depolar yapılmaya başlandı. Binalara ortak depo yapılmasıyla hidroforlar girmeye başladı yaşamımıza. Böylece de basınç sorunu ve şofbenlerin önündeki en önemli engel ortadan kalkmış oldu. Ocaklı veya gazlı termosifonlar birer birer sökülüp yerlerine şofbenler takılmaya başlandı.
Şofben artık banyoya girmişti, ölümler gelmeye başlayabilirdi.
Aslında şofbenler önce havagazlı olarak girmişti yaşamlara. Şehir nüfusunun hızla artmasıyla kesintilerinin kabus haline gelmediği dönemlerde mutfak ocağı ve belli bir zamana kadar da şofbenler havagazlıydı. Su sorunu depoyla ve büyük su pompalarıyla çözülse bile havagazının basınçsızlığı çok çektirirdi. Nazenin alev pek ısıtmaz, ılıttığı suyla idare edilirdi çoğunlukla. Hatta buz gibi suyla durulanılıp çıkıldığı çok olurdu. Tam anlamıyla kabustu havagazlı şofbenler.
Havagazının basıncının çok düşük olması doğal olarak tehlikesini de azaltıyordu ama özellikle kışın soğuktan büzüşünce ve günün belli saatlerinde hiç eşe yaramaz hale geliyordu.
Yanlış hatırlamıyorsam Junker markaydı o günlerin tercih edilen şofbeni. Gaz gelmeyince neye yarar şofbenin iyiliği kötülüğü. Neyse. Yetersizliği yüzünden yanmazlığı katlanılmaz hale gelince önce banyolardan çıkartıldı havagazı, epeyce direnilerek uzun yıllar sonra da mutfaklardan. Ocaklı bakır kazanlar zaten çok iptidaiydi, ocaktaki yemeği bile zar zor ıstan havagazı yüzünden kandile dönmüş şofben de çıkartıldı evlerden. Yanılmıyorsam yeniden şofbenlere ama tüpgazla yananlarına dönünceye kadar Arçelik termosifon girmişti banyolara. (Sırayı karıştırıyor olabilirim. Zaten amacım tarihsel bir döküm yapmak değil, şofben kullanımındaki vahim hatayı vurgulamak.)
Tüpgaz doluysa, su basıncında da sorun yoksa gürül gürül kaynar suyun musluklardan akmaya başlaması müthiş bir rahatlıktı. Artık kim dönüp bakardı termosifonlara, tıslamaya bile gücü kalmamış havagazına. Böylece kesin olarak girdi şofbenler banyoya.
Havagazlı veya tüpgazlı olarak girmişti girmesine ama kimsenin aklına da işine de gelmiyordu şofbeni banyo dışında bir yere bağlamak. Çünkü sürüyle iş ve masraf gerektiriyordu. Baca çıkışlı bir yer bulunacak, duvarlar kırılacak su tesisatı çekilecekti. Kim uğraşırdı bunca işle. Koyardın banyoya, iki dakikada tesisata bağlar, borusunu takardın. Hem kalorifersiz evlerde banyoyu da ısıtırdı...
Bu anlayış öylesine yerleşmiş durumdadır ki, geçtik eskileri, bugün bile, mimarın mühendisin imzasından başka müdahalesinin olmadığı, çoğunluğu kalfaların ustaların elinden çıkan yeni binalarda çok doğalmışçasına şofbenler banyolara takılmaya devam etmektedir. Çünkü kısıtlamaların yasakların bolca olduğu doğalgaz işlerine uzaksa eğer, eskinin ustası tesisatçı öyle bilmektedir ve doğal olarak bildiğini uygulamaktadır. Şofbeni banyo dışında bir yere takmak aklına bile gelmez, daha inşaat halindeyken su borularını buna göre döşer. Evin kaloriferli olup olmadığı fark etmez, şofbenin yeri banyodur.
İşte bu yüzden insanlar ya baca çekmediği için karbon monoksitten, ya da baca olsa bile hava girişi olmadığı için oksijensizlikten banyoda zehirlenmektedirler.
İstenildiği kadar eğitmeye yönelik yayınlar yapılsın, yayın organları “Yine kombi patladı, şofben zehirledi...” diye bas bas bağırsın, hiç işe yaramaz. “Bana olmaz, onların eksiği vardır” falan deyip geçecektir daha beter durumda olanlar bile.
Öylesine kemikleşmiş bir anlayıştır ki bu, şofbenleri banyodan dışarı çıkartmak için silah zoru gerekebilir. Kanıksanıp iyice yerleşmiş bu anlayış, doğalgazın yaşamımıza girmeye başlamasıyla kısmen değişmeye başladı ama doğalgazın gitmediği yerlerde veya eski yapılarda egemenliğini sürdürmeye devam etmekte. Çünkü herhangi bir denetim mekanizması veya kısıtlama söz konusu değil. Şofbeni satın aldıktan sonra bir tesisatçı çağırıp bağlatır, ardından tüpçüyü arar tüp istersin. Hepsi bu... İşlem tamamdır... Kim soracak “Bunu nereye takacaksın, tüpü nasıl bağlayacaksın, bacası havalandırması var mı?” diye. Kimsenin işi kalmadı da senin şofbeninle mi uğraşacak? Hadi canım...
Doğalgazda soruluyor da ne oluyor? Şofben veya kombi banyoya takılamaz, tesisat işlerini yetkili servisler, sözleşmeli firmalar yapacak diye şart koşuluyor da ne değişiyor? Gene gümlüyor ikide bir bir yerler, yine zehirlenerek yıkılıp kalıyor insanlar. Üstelik ölümler artık kitlesel olmaya başladı. Şofbenli banyoda bir kişi, en çoğu bir çift zehirleniyordu. Çünkü çok uzun süre değil yalnızca banyo süresince yanıyordu şofbenler. Zehirlenilse bile eğer vaktinde dışarı çıkılırsa kurtulabiliyordu insanlar. Hatta çoğunlukla farkına bile varılmıyordu zehirlenildiğinin, sıcak banyonun sersemliği sanılıp geçiliyordu. Belki de uzun yıllar böyle kullanılıyordu...
Kombiler dışarıda kapısı açık bir yerlere konulduğu ve sürekli yandığı için bütün evdekiler zehirleniyor artık. Yalnızca küçük banyolardı, şimdi evin bütünü gaz odasına dönüşmüş durumda.
Veriyor gazı işletme, yıkılan yıkılır kalan müşteriler bizimdir diyor.
Elin canı, yakmıyor ki canlarını.
Şofben banyoya girdi, ölüm sıradanlaştı. Çıkartılsa bile banyodan, asla görülmüyor apaçık ölüm.
Eyüp Şeker
03.01.2009 / 04.01.2009
"BEYNİNİZİ DE OKURLAR, NİYETİNİZİ DE!"
"BEYNİNİZİ DE OKURLAR, NİYETİNİZİ DE!"
TBMM “Telekulak” araştırma komisyonuna bilgi veren teknokratlar, akademisyenler milletvekillerini şaşırtıyor. Gazi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof.Dr. Şeref Sağıroğlu, komisyona bilgi verirken, hediye bilgisayarlar, klavyeler konusunda milletvekillerini uyardı. CHP Manisa Milletvekili Şahin Mengü gereken dersi hemen çıkardı: “Her türlü hediye alımı yasaklanmıştır. Yılbaşında saat geldi mi bakacaksın içine.”
Toplantıda bilgi güvenliği, mahremiyeti üzerinde durulurken, şu ilginç konuşmalar tutanaklara yansıdı:
Osman Durmuş (MHP)- Hocam, yüzde 100 güvenlik beyinde saklamakla mümkün oluyor ama hafıza unutuyor.
Şeref Sağıroğlu- Bakın, beyinde sakladığınızı da okuyorlar. Şu andaki teknikle mümkün. Okumanın ötesine geçin, üç saniye önce sizin ne düşündüğünüzü bile algılıyorlar.
Şahin Mengü- Sokakta yürüyemeyecek hale geliriz.
Osman Durmuş- Mikroçipi dişe yerleştirip onunla mı yapıyorlar; yoksa uzaktan mı?
Şeref Sağıroğlu- Uzaktan. Prob yerleştiriyorlar, bu problarla üç saniye önce ne düşündüğünüzü bilimsel olarak analiz ediyorlar.
Osman Durmuş- Hocam, yavaş yavaş bize beyin yarattıracaksınız...
Şeref Sağıroğlu- (...) Amerika’nın dört ay önce ürettiği bir çözüm var. Niyet okuyucu adı. Gümrüklerde alışveriş merkezlerinde kişilerin iyi niyetli mi, kötü niyetli mi olduğunu analiz ediyor. Yüzde 100, hiç şaşmıyor. (...) Teknoloji okur yazarı olmak gerekiyor.
Şahin Mengü- Hocam çok iyi anlatıyorsun da, yaşayan bir insanın bütün bu anlattıklarını öğrenip hayata geçirmesi mümkün mü? Vatandaş Şahin Mengü olarak, Allah’ını seversen, bu senin söylediklerini benim yaşamam mümkün mü? İşi gücü bırakıp ders çalışacağım...
-----------------------
Türey Köse, Ayşe Sayın, Emine Kaplan
(29 Aralık 2008 tarihli Cumhuriyet Gazetesinden alınmıştır)
Eyüp Şeker
02 Ocak 2009
TBMM “Telekulak” araştırma komisyonuna bilgi veren teknokratlar, akademisyenler milletvekillerini şaşırtıyor. Gazi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof.Dr. Şeref Sağıroğlu, komisyona bilgi verirken, hediye bilgisayarlar, klavyeler konusunda milletvekillerini uyardı. CHP Manisa Milletvekili Şahin Mengü gereken dersi hemen çıkardı: “Her türlü hediye alımı yasaklanmıştır. Yılbaşında saat geldi mi bakacaksın içine.”
Toplantıda bilgi güvenliği, mahremiyeti üzerinde durulurken, şu ilginç konuşmalar tutanaklara yansıdı:
Osman Durmuş (MHP)- Hocam, yüzde 100 güvenlik beyinde saklamakla mümkün oluyor ama hafıza unutuyor.
Şeref Sağıroğlu- Bakın, beyinde sakladığınızı da okuyorlar. Şu andaki teknikle mümkün. Okumanın ötesine geçin, üç saniye önce sizin ne düşündüğünüzü bile algılıyorlar.
Şahin Mengü- Sokakta yürüyemeyecek hale geliriz.
Osman Durmuş- Mikroçipi dişe yerleştirip onunla mı yapıyorlar; yoksa uzaktan mı?
Şeref Sağıroğlu- Uzaktan. Prob yerleştiriyorlar, bu problarla üç saniye önce ne düşündüğünüzü bilimsel olarak analiz ediyorlar.
Osman Durmuş- Hocam, yavaş yavaş bize beyin yarattıracaksınız...
Şeref Sağıroğlu- (...) Amerika’nın dört ay önce ürettiği bir çözüm var. Niyet okuyucu adı. Gümrüklerde alışveriş merkezlerinde kişilerin iyi niyetli mi, kötü niyetli mi olduğunu analiz ediyor. Yüzde 100, hiç şaşmıyor. (...) Teknoloji okur yazarı olmak gerekiyor.
Şahin Mengü- Hocam çok iyi anlatıyorsun da, yaşayan bir insanın bütün bu anlattıklarını öğrenip hayata geçirmesi mümkün mü? Vatandaş Şahin Mengü olarak, Allah’ını seversen, bu senin söylediklerini benim yaşamam mümkün mü? İşi gücü bırakıp ders çalışacağım...
-----------------------
Türey Köse, Ayşe Sayın, Emine Kaplan
(29 Aralık 2008 tarihli Cumhuriyet Gazetesinden alınmıştır)
Eyüp Şeker
02 Ocak 2009
HİLAL KÖRELTMESİ
TÜKETİRSEN CİĞERİ, GÖRÜRSÜN HİLALİ
Genetik ve mikrobik etkenler haricindeki rahatsızlıklarımızın çoğunluğunun yiyip içtiklerimizle ilgili olduğu göz önünde bulundurunca retina ayrılmasının da diğer rahatsızlıklarım gibi vitamin kaynaklı olabileceğini düşündüm epey bir zaman. Hele de ömür boyunca vücutta biriktirilmiş maddelerin ileri yaşlardaki etkileri düşünüldüğünde daha bir ağırlık kazanıyordu bu göz rahatsızlığının da yiyip içtiklerimizden kaynaklanabileceği düşüncesi.
Bu yüzden, çeşitli rahatsızlıklarla boğuşurken belli vitaminlere yüklendiğimde nasıl etkiler ortaya çıktığını anlamaya çalışırken görmeyle ilgili bu bozukluğun ortaya çıkışlarını çözmeye çalışıp durdum. Bir ara B vitaminleriyle ilişkilendirirken, bir ara da A vitaminiyle ilgili olduğuna neredeyse emin oldum. Aslında epey sağlam bir dayanağım da vardı A vitamini diye düşünürken. Zira gece körlüğü veya ışığa hassasiyetin sorumlusu bir vitamini baş şüpheli yapmam çok doğaldı.
Diğerlerindeki gibi göze dair değişiklikleri de not etmeye çalıştım. Vitaminlerle ilgili rahatsızlıklarla boğuşurken gözdeki bu bozulmanın suçlusunu başka yerde aramak haniyse hiç aklıma gelmiyordu.
Bunca zaman ve bunca perhizden sonra vitaminlerin bendeki etkilerini birazcık açmam yerinde olacaktır:
Yüzümdeki son kahverengi leke bir iki ay kadar önce ancak kayboldu. Bu sonucu elde edebilmek için 3 yıl kepekli ürünlerden, nohuttan, barbunya fasulyeden, beyaz leblebiden neredeyse tamamen uzak durdum. Bu besinlerin ortak noktası, en fazla B1 ve B6 barındırmaları.
Ciltte yaraya dönüşebilen kahverengi lekelerin sorumlusu bu iki vitamin gibi gözüküyor. Buradaki önemli etki beyaz ve sarı leblebi arasındaki farkta gizli; Beyaz leblebi rahatsızlık etkilerini artırırken sarı leblebi hiç sıkıntı yaratmıyor. Bu yüzden beyaz leblebiye elimi hiç sürmeyip her akşam 100 gr sarı leblebiyi mideye indirip duruyorum kaç yıldır ama hiçbir sorunla karşılaşmadım. Kısacası, her şey beyaz leblebinin kabuğunda gizli: Sarı leblebide olmayıp beyaz leblebide yani kabukta olan hangi maddedir sorusu cevaplanırsa bu cilt sorunundan ve diğer fazlalık etkilerinden hangi maddenin sorumlu olduğu ortaya çıkartılmış olacaktır. Benzer durum fasulyede de var; taze fasulye A vitamini açısından çok zenginken kuru fasulyede hiç yok. Ne kadar kuru fasulye yersem yiyeyim eklem ağrılarında artış falan olmuyor, fakat bir iki kg taze fasulyeyi 10 15 günde mideye indirdiğimde parmaklarımdaki ağrılar katlanılmaz oluyor. Yani kururken kaybolmuyorsa eğer, A vitamini, kurutmak için soyulup atılmış olan kabuklarda.
Eklem ağrılarındaki etki çok daha hızlı şekilde kendini gösteriyor. Bir hafta on gün A vitamini açısından güçlü kaynaklara yüklendiğimde eklem ağrılarımda çok belirgin artışlar oluyor. Şöyle ki; iri bir marul veya iki adet kıvırcık salata, 1 kg domates ve 1 kg taze fasulyeyi aynı hafta içinde tükettiğimde yumruklarımı sıkamayacak kadar ağrımaya başlıyor parmak eklemlerim.
Buna ve diğer belirgin etki ışığa hassasiyete engel olmak için marul ve kıvırcıktan uzak durup göbek salatayı tercih ederken, domatesi az tutuyor, koyu yapraklı sebzelere, havuca, bezelyeye elimi çok ender sürüyor, taze fasulyeyi iki üç haftada bir sokuyorum mutfağa.
Koldaki uyuşma ve ağrının ortaya çıkması için beyaz kırmızı fark etmeksizin haftada üç dört öğün et yemem yetiyor; kollarımı hareketsiz tutmak işkenceye dönüşürken özellikle bilgisayar kullanmak eziyet haline gelebiliyor. Bunun ilacı ise bolca su, 3-4 duble rakı veya viski. Bolca su derken, günlerce damacanalar dolusu suyu mideye indirmeyi kast ediyorum. Kısacası, damacanayla klozet arasında boru olmak gerekiyor. Veya birkaç dubleyle keyifli bir gece geçirmek...
Ağrılar çok şiddetlendiğinde alkol almasam ve bir de bol su içmesem kolumu kıpırdatamayacak hale gelmem kaçınılmaz. Bir de proteinleri bir hafta on gün sofradan uzak tutmam etkisini hemen belli ediyor, ağrı ve uyuşmalar hissedilir şekilde azalmaya başlıyor.
Böylesine aşikar şeyler yaşarken uyuşma ve ağrıların nedenlerini başka yerde arayamam. Et ürünlerine yüklendiğimde ağrı artıyor, kestiğimde azalıyorsa, alkol ve su ilaç gibi etki ediyorsa ve B vitamini fazlasının suyla atıldığını, alkolle etkisizleştiğini öğrenmişsem, nasıl düşünmem uyuşma ve ağrıların B vitamini kaynaklı olduğunu?
Vitaminlerle ilgili gözleme dair notlar almaya başlamam 2005 Eylül’ü. Retina ayrılmasına yoğunlaşmam ise 2006’da başlamış ve özellikle A vitaminini sorumlu tutmuşum ama çelişkilerle karşılaştıkça da B vitaminini suçlamışım. Yiyip içtiklerimi düzenli olarak not tutup bendeki değişiklikleri ilişkilendirmeye çalıştığım uzun dönem sonunda ancak fark edebildim retina ayrılmasının yiyeceklerle değil soluduğumla ilgili olduğunu.
Yanlışlarla çelişkilerle saçmalıklarla dolu olsa bile aldığım notlardaki retinayla ilgili bölümleri özellikle buraya almak istiyorum. Çünkü konuyla ilgilenen bir uzmanın dikkatini çekebilecek ama bana hiçbir şey ifade etmeyen bir ayrıntı olabilir aralarında:
(2006) İki üç yıldır ise retina ayrılmasıyla boğuşuyorum. Dikkat etmemiştim ve konuya dair hiç bilgim olmadığından yanlış tanımlama kullanabilirim, belki de retina yırtılması diyordu doktorlar. Görme alanının merkezinde belirginleşmeye başladığında daha çok hilal, bazen de daire şeklinde kristalize bir alan beliriyor ve yavaş yavaş büyüyerek yaklaşık yarım saat sürdükten sonra görme alanının sınırında kayboluyor. Bu görme bozukluğunun nedeninin bilinmediğini, baş ağrısıyla başladığını söyledi danıştığım doktorlar.
A vitamini retina ayrılmasının kesin sorumlusu. 1 hafta 10 gün uzak durup yeniden fazlasıyla yüklendiğimde kesinlikle retina ayrılması oluyor. A vitaminli gıdaları tükettiğimin sonraki gününde belli belirsiz olurken, iki gün sonra şiddetli şekilde gerçekleşiyor. 3'ncü gün yine belirsizce kendini gösterip sonraki günlerde tekrarlamaz oluyor. En şaşırtıcı olan ise, aynı günlerde başlayan görme zorluğu. A vitaminine yüklenmem öncesinde gözlüksüz olarak TV seyredebildiğimi, Teletext metinlerini rahatlıkla okuyabilir hale geldiğimi şaşkınlıkla fark ettiğim bu durum o günden sonra değişti ve yine gözlük kullanmak zorunda kaldım. Şaşırtan diğer durum ise yakın gözlüğümün pek bir işe yaramaz gibi olmasıydı. İnce işlerle uğraşırken yakın gözlüğümü takmama rağmen doğru dürüst görememem, bunun daha farklı bir görme problemi olduğunu düşündürttü. Sorun netlikle ilgili değil, belirsiz hatta adeta kayıp noktalardan kaynaklanıyor ve gözlük pek işe yaramıyor. Görme sorunu yüzünden gittiğim doktorların müstehzi ifadelerinin nedeni bu durumla açıklanabilir sanırım. (Bu kadar küçük numaralara gözlük gerekmez halleriyle bakıyorlardı.)
(11 Mayıs) Retina ayrılması, A vitamini fazlalığında ortaya çıkan diğer belirtilerle aynı günlerde gerçekleşiyor. Deride pullanma kepek, görme bozukluğu, baş ağrısı, eklem ağrılarında artış daha çabuk belirti verirken, retina ayrılması için daha fazla birikim gerekiyor gibi gözüküyor. Diğer belirtiler çok arttığında ancak retina ayrılması gerçekleşiyor. Notlarımdan çıkarttığım bu sonuç kesindir diyemeyişimin tek nedeni çok detaylı notlar almayışım. Bütün gıdaları, her yaptığımı, her değişkeni en hassas şekilde izleyecek kadar ne zamanım ne de sabrım var. Bu konunun araştırılmasının çok önemli olduğuna inanıyorum.
Beni çok şaşırtan ayrılmanın aynı gün içinde 2 kere gerçekleşmesi oldu. Bunun nedeni ne olabilir diye düşündüğümde, yaşamımdaki en önemli değişikliğin, soğuğun sebep olduğu romatizmal ağrılar yüzünden camı açıp evi çok az havalandırmak olduğunu fark ettim. O akşam ağır bir yükü üçüncü kata çıkartmak yüzünden nefes nefese kalmış, ardından yemekleri ısıttığım penceresi kapalı mutfakta yemek yemiştim. Salona geçip camı açtıktan 10-15 dakika sonra ayrılma başlayınca "Temiz havanın etkisi ne?" sorusuna yanıt aramaya başladım. Bunu test etmek için ayrılmanın ortalarına doğru pipo içtim. Görme alanı sınırına yaklaşmış hilal yapı ilerlemesini durdurdu ve aynı halini korudu. Daha da ilginci, belirsizleşmiş görmemin (kast ettiğim netlik değil, bulanıklaşma gibi) pipodan her nefes çekişim sonrasında kısa bir anlığına berraklaşıp düzelmesiydi. Pipo bitinceye kadar halini koruyan hilal benzeri kristalize yapı sonrasında genişlemesini sürdürerek kayboldu. Yaklaşık 1 saat sürmüştü ki bu süre epeyce uzundu. Pipo içişim ise 5 dakika civarında...
Bir hafta sonraki ayrılmada camı açıp odayı havalandırdım temiz havayı bolca çektim içime ve kısa sürdü.
10 gün sonra 2 gün peş peşe ayrılma oldu. 2 gün sonra ayrılma başlar başlamaz pipo yaktım, gerilemeye başladı ve kayboldu. Yaklaşık 25 dakika sonra yeniden başladı. Bu ayrılmayı beklediğimi özellikle not düştüğümü söylemeliyim, çünkü A kaynaklı yiyeceklere yüklenmiştim öncesinde. Kristalize yapı görme alanı kenarına yaklaştığında yeniden pipo yaktım. Çektiğim derin nefeslerde görüş çok açık şekilde berraklaşıyor ve bir iki saniye sonra eski bulanıkla dönüyordu. Vardığım sonuç; pipo içmek, yani kirli hava veya yetersiz oksijen, ayrılmayı geciktiriyor, uzatıyor ve erteliyor, ama engellemiyor. Son günlerde havaların soğuk olması yüzünden yürüyüşe çıkmadığımı ve evi çok az havalandırdığımı da belirtmeliyim.
Sonraki gün de az etkili ayrılma oldu. Bir hafta sonra da ayrılma başladı ama ilerlemeden kayboldu. Yani A fazlalığının diğer etkileriyle birlikte retina yırtılması da etkisini yitiriyor.
Şaşırtıcı bulduğum bir diğer gözlem ise; peş peşe ayrılma gerçekleştiği günlerde (23-27 Nisan) sabah 07:00'de tuvalet için uyandığımda ayrılmanın başladığını fark ettim. Uyku sırasında da olabildiğine ilk kez tanık olmaktan çok, gündüz gerçekleşen ayrılmalardaki beyaz şeffaf kristalize yapının bu kez kirli sarı/açık kahverenginde olması beni şaşırttı. Loş evde tuvalete gidiş gelişim sırasında rengi açılır gibi olsa da gözlerimi kapar kapamaz önceki koyu/kirli haline döndü. Işıksızlık kristalize yapıyı kirli koyu yapsa da dokusunu değiştirmiyor. Hemen uyuduğum için sonrasını bilemiyorum. Fosfor ve ışık ilişkisinin tersi bir durum diye düşündüm.
A vitaminin görmedeki etkisi çok açık, ancak beni asıl şaşırtan netlik derinliğindeki değişiklik oldu. A etkilerinin azaldığı dönemlerde gözlüksüz olarak TV seyretmeye başlayışım beni fazlasıyla şaşırtmıştı, ama aynı zamanda yakın görüşümdeki değişiklik de şaşırttı. Uzak görüşümde düzelme olduğunda yakın görüşüm biraz bozuluyor gibi. A fazlalığında netlik derinliği yaklaşık 30 cm'le 2 m arasındayken, A etkileri azaldığında 50 cm'le 3 m arasına çıkıyor gibi gözüküyor. Yani görme tamamen düzelmiyor, yakın/uzak netliği değişiyor. Bu notları yazdığım anda ekranı ve klavyeyi rahatça görüyor ama 3-4 m ötedeki duvardaki saatin rakamlarını zor seçebiliyorum. Oysa A etkisinin azaldığı dönemde saatin rakamlarını net görüyordum. Bu konuda yanılabileceğimi düşünsem de incelenmesi gerektiğine inanıyorum.
(21 Temmuz 2006) A vitamininden uzak durduğum süreçlerde uzak görüşüm belirgin şekilde iyileşip yakın görüşüm bozulurken, A vitaminine yüklendiğimde uzak görüş bozulup yakın görüş iyileşiyor. Yani netlik alanında kaymaya sebep oluyor A vitamini. Ancak, retina ayrılmasını A vitaminiyle ilişkilendirecek bir sonuca ulaşamadım. A kaynaklarından uzak durduğum dönemde 3 gün üst üste ayrılma gerçekleşti, ancak bu ayrılmalar çok belirsizdi ve büyümeden daha çok küçükken kayboldu, yani başlamadan bitti. Yaklaşık 10 gündür A vitaminine yükleniyorum ve uzak görüşüm kötüleşti, kepek illeti şampuan kullanmaya zorluyor, fakat retina ayrılmasını etkilediğine dair bir belirti yok.
(06 Mart 2007) Notlarıma göre geçen yıl Ekim ayında pipoyu bıraktıktan sonra 27 Kasımda retina ayrılması olmuş. Ondan önceki gün ve bir hafta önce birer sigara içmişim.
13 Ocakta çok belirsizce retina ayrılması olmuş. Yılbaşı akşamı 1 paket, sonraki günlerde de 2 günde bir 1’er sigara içtiğimi ve retina ayrılmasının solunum yetmezliğiyle ilgili olduğuna inandığımı not düşmüşüm.
17 Ocakta gece retina ayrılması olduğunu ve 2 günde bir sigara içtiğimi not almışım.
20 Ocak sabah 10 gibi, önceki gün de belli belirsiz ayrılma gerçekleştiğini not etmişim.
O günden sonra bir daha retina ayrılması olmadı. 10, 15 günde 1 sigara içtim, yani çok ender içtim. Bunlardan hareketle retina ayrılmasının solunum yetmezliğiyle ilişkili olduğundan kuşkum kalmadığını düşünüyorum. Özellikle pipoyu bırakmadan önceki son aylarda her ay birden fazla gerçekleşir hale gelmiş retina ayrılmasının artık gerçekleşmemesi bunun en önemli göstergesi ki, artık olmayışını ilişkilendirebileceğim başka bir değişiklik yok yaşamımda. Zaten nefes darlığı çektiğim de aşikar.
Özetle: Sağ veya sol gözde merkezden küçük bir noktadan başlayıp gittikçe büyüyen ve genellikle hilal şeklini alarak görme alanının dış sınırında kaybolan ve yaklaşık 45 dakika süren kristalize yapı baş ağrısıyla birlikte ortaya çıkıyordu. Artık gerçekleşmez oldu ve sigaradan uzak durduğum sürece de tekrarlayacağını sanmıyorum. Tabii ciğerlerim iflas etmediği müddetçe ki ciğerlerimin durumu berbat. Arada içtiğim tek bir sigara ciğerlerimde üşümeye sebep olurken özellikle sağ omzumda ve ayaklarımda ağrıya sebep oluyor ki omzumdaki ve ayaklarımdaki ağrılar son yıllardaki ayrılmaz parçam olmuştu. Tüberküloz veya kanser nasıl belirtiler verir bilmiyorum ama ister istemez düşünüyorum bu illetleri.
Retina ayrılması yakamı bırakmış gibi gözüküyor. Aylardır gerçekleşmedi. Solunum yetmezliğiyle ilişkisi olduğundan kuşkum yok. 20 Ocak’tan sonra Nisan ayındaki 10 günlük süreç dışında tam anlamıyla solunum yetmezliği açıklamasına uygun şekilde gerçekleşmedi. 19, 21, 26, 29, 30 Nisan günlerinde ise hiç olmadığı kadar sıklıkla gerçekleşti. On onbeş günde bir tane tüttürme dışında sigara içmediğim bu günlerin özelliği fazlasıyla stresli olmamdı. Tütünden uzak dururken, çevremdekilerin tepemi attırması mı tetikledi sorusu ağırlık kazandı ister istemez? Retina ayrılmasının baş ağrısı ve stresle ilişkisi olduğu biliniyor. Sigara içmediğim, daha doğrusu seyrek içtiğim halde neden gerçekleşti sorusu yanıt bekliyor. Son iki aydır ve ondan önceki iki ay da hiç olmaması “Retina ayrılması solunum yetmezliğiyle ilişkilidir” tezimi doğrular mahiyette. Böylesine emin konuşmamın nedeni, her ay birkaç kez gerçekleşen ayrılmanın artık olmayışını önemli bir işaret saymamdır. En azından, ayda birkaç kez gerçekleşecek kadar sıklaşmış ayrılma, artık 2 ayda bir oluyor diyebiliyorum. Özetle: Solunum yetmezliği retina ayrılmasının asıl sebebi değilse bile çok önemli faktör.
(31 Ekim 2007 – 17:40) Retina ayrılmasının gerçek sebebi şudur diyemem, çünkü bunu söyleyebilecek tıbbi donanımın zerresine bile sahip değilim. Fakat solunum yetmezliğiyle kesin ilişkili olduğuna hiç kuşkum kalmadı. Ne zaman kendimi zorlar, nefes nefese kalırsam ayrılma ortaya çıkıyor. Pipoyu bıraktığım aylar süresince çok seyrekleşmişti ve sadece nefes nefese kalacak kadar kendimi zorladığımda gerçekleşmesinin dikkatten kaçması imkansızdı. Üç beş haftadır tekrar pipoya başladım, ayrılmalar da sıklaşmaya başladı. Saat 5 gibi terleyeyim diye koşu bandında kendimi çok zorlamıştım. Birkaç dakika önce retina ayrılması başladı ve yazıları görmekte zorlanıyorum. Gittikçe büyüyor, şu anda, dizüstü bilgisayarın ekranına baktığımda iki üç cm boyunda küçük bir hilal durumunda, 3 m ötedeki duvara baktığımda yirmi cm kadar… Yazıları görmem iyice zorlaştı.
(02 Kasım 2007 – 10:20) Eklemem gereken; tekrar pipoya başlamamla gözlerim belirgin şekilde bozuldu. Gözlüksüz bilgisayar kullanamaz hale geldim.
(07 Kasım 2007 – 15:10) Yirmi dakika kadar önce ayrılma başlamıştı ve normal ilerleyişini sürdürüyordu, yani hilal büyüyordu. Bir takım işler yapmış, yorulmuştum… On dakika önce yürüyüş bandının üzerine çıkmamla, bugün Ç harfini andıran sol taraftaki (sol göz demek oluyor bu herhalde) hilal şeklindeki retina ayrılmasının dışa doğru büyümesi durdu. Tam anlamıyla on dakika boyunca durdu, en küçük büyüme, dışa doğru kayma belirtisi göstermedi. 3 dakika önce balkon kapısının önünde soluk almaya başlamamla büyüme tekrar başladı. Önce belirsizceydi, ama şu anda tamamen hızlandı ve hemen hemen görme alanının sınırına dayandı. Kayboldu kaybolacak… Bu durum retina ayrılmasının solunum yetmezliğiyle kesin ilişkisi olduğunun tam bir kanıtı değil mi? Ayrılmanın tam mekanizmasını çözmenin beni aştığı çok açık, bunun cevabını bilginlerin/uzmanların bulabileceğinden eminim. Oksijen yetmezliğinin baş ağrısı yaptığı bilinmez şey değil. Oksijen yetmezliği gözlerde bu etkiyi nasıl yaratıyor? Ne bileyim, atıyorum; retina ayrılması başlamış birine oksijen verildiğinde nasıl bir sonuç elde edilebilir sorusundan yola çıkıp kişinin normal ortamdaki haliyle kıyaslanabilir. Şu anda saat 15:22 ve tamamen kayboldu… Bu arada; pipoya başlamamla birlikte hemen her gün retina ayrılması gerçekleşmeye başladı.
(11 Kasım – 21:05) Dikkat çekici yeni gelişme: Pipoya yeniden başladığım ve epeyce içtiğim günlerde belirgin şekilde bozulan gözlerim, içmeyi biraz azalttığım bir iki gündür önceki görüş düzeyine geri döndü. Bu duruma, organizmamın, tütünlü yeni şartlara uyum sağlaması denilebilir mi? Değilse ne olabilir?
(26 Kasım – 11:45) Gözlerim, yani aslında ciğerlerim felaket durumda… Günde birkaç kez retina ayrılması olabiliyor. Birazcık nefes nefese kalmam yetip artıyor bu illetin göstergesinin ortaya çıkmasına. Zıplamak gibi ani bir hareket bile yetiyor… Birkaç yıl önce gece işemek için kalktığımda banyoda yere yığılmış, kalkıp odaya gitmeye çalışırken antrede tekrar boş bir çuval gibi yere düşmüştüm. Kısa süreli baygınlık diye düşündüğüm bu olay bir daha tekrarlanmadı ama ciğerlerimin iflası çağrıştırır durumuna bakılırsa yakındır tekrar müşerref olmam bu boş çuvala dönme halleriyle.
Pipoyu tekrar bırakma taktiğim ise akıllara seza: Mümkün olduğunca çok içip sağlık nedenleriyle pes ederek bir daha elimi sürmemek.
Notlar bu kadar ve son nottan kısa süre sonra tamamen bıraktım pipoyu. Bırakmak zorunda kaldım demek daha doğru olacaktır.
Not almayı kestikten itibaren çok az ortaya çıktı retina ayrılması. Hepsi de soluk alma zorlanmalarıyla ilişkili zamanlardaydı. Mekanizmayı veya asıl sorumluyu bilemesem bile kendimden gayet emin şekilde “Retina ayrılması solunum/oksijen yetmezliğiyle ilgilidir veya ilişkilidir” diyebiliyorum.
Bu kesin düşünceyi destekleyen bir olay geldi başıma: Dikkatsiz davrandığım bir anda kaynayan sudaki çamaşır suyu buharını soludum beş on dakika kadar. Gözlerimdeki yanma bir yana, birkaç gün retina ayrılması belasını üst üste yaşamak zorunda kaldım.
Hepsi bir yana, zerre kuşku duymadan şunu söyleyebilirim:
“Sigara öyle böyle değil acayip süründürür. Hissettirmeden parça parça gömer bedeni, özellikle yaşlılıkta çevirir illet deposuna içeni”
Eyüp Şeker
07 Kasım 2008 / 11 Kasım 2008
Genetik ve mikrobik etkenler haricindeki rahatsızlıklarımızın çoğunluğunun yiyip içtiklerimizle ilgili olduğu göz önünde bulundurunca retina ayrılmasının da diğer rahatsızlıklarım gibi vitamin kaynaklı olabileceğini düşündüm epey bir zaman. Hele de ömür boyunca vücutta biriktirilmiş maddelerin ileri yaşlardaki etkileri düşünüldüğünde daha bir ağırlık kazanıyordu bu göz rahatsızlığının da yiyip içtiklerimizden kaynaklanabileceği düşüncesi.
Bu yüzden, çeşitli rahatsızlıklarla boğuşurken belli vitaminlere yüklendiğimde nasıl etkiler ortaya çıktığını anlamaya çalışırken görmeyle ilgili bu bozukluğun ortaya çıkışlarını çözmeye çalışıp durdum. Bir ara B vitaminleriyle ilişkilendirirken, bir ara da A vitaminiyle ilgili olduğuna neredeyse emin oldum. Aslında epey sağlam bir dayanağım da vardı A vitamini diye düşünürken. Zira gece körlüğü veya ışığa hassasiyetin sorumlusu bir vitamini baş şüpheli yapmam çok doğaldı.
Diğerlerindeki gibi göze dair değişiklikleri de not etmeye çalıştım. Vitaminlerle ilgili rahatsızlıklarla boğuşurken gözdeki bu bozulmanın suçlusunu başka yerde aramak haniyse hiç aklıma gelmiyordu.
Bunca zaman ve bunca perhizden sonra vitaminlerin bendeki etkilerini birazcık açmam yerinde olacaktır:
Yüzümdeki son kahverengi leke bir iki ay kadar önce ancak kayboldu. Bu sonucu elde edebilmek için 3 yıl kepekli ürünlerden, nohuttan, barbunya fasulyeden, beyaz leblebiden neredeyse tamamen uzak durdum. Bu besinlerin ortak noktası, en fazla B1 ve B6 barındırmaları.
Ciltte yaraya dönüşebilen kahverengi lekelerin sorumlusu bu iki vitamin gibi gözüküyor. Buradaki önemli etki beyaz ve sarı leblebi arasındaki farkta gizli; Beyaz leblebi rahatsızlık etkilerini artırırken sarı leblebi hiç sıkıntı yaratmıyor. Bu yüzden beyaz leblebiye elimi hiç sürmeyip her akşam 100 gr sarı leblebiyi mideye indirip duruyorum kaç yıldır ama hiçbir sorunla karşılaşmadım. Kısacası, her şey beyaz leblebinin kabuğunda gizli: Sarı leblebide olmayıp beyaz leblebide yani kabukta olan hangi maddedir sorusu cevaplanırsa bu cilt sorunundan ve diğer fazlalık etkilerinden hangi maddenin sorumlu olduğu ortaya çıkartılmış olacaktır. Benzer durum fasulyede de var; taze fasulye A vitamini açısından çok zenginken kuru fasulyede hiç yok. Ne kadar kuru fasulye yersem yiyeyim eklem ağrılarında artış falan olmuyor, fakat bir iki kg taze fasulyeyi 10 15 günde mideye indirdiğimde parmaklarımdaki ağrılar katlanılmaz oluyor. Yani kururken kaybolmuyorsa eğer, A vitamini, kurutmak için soyulup atılmış olan kabuklarda.
Eklem ağrılarındaki etki çok daha hızlı şekilde kendini gösteriyor. Bir hafta on gün A vitamini açısından güçlü kaynaklara yüklendiğimde eklem ağrılarımda çok belirgin artışlar oluyor. Şöyle ki; iri bir marul veya iki adet kıvırcık salata, 1 kg domates ve 1 kg taze fasulyeyi aynı hafta içinde tükettiğimde yumruklarımı sıkamayacak kadar ağrımaya başlıyor parmak eklemlerim.
Buna ve diğer belirgin etki ışığa hassasiyete engel olmak için marul ve kıvırcıktan uzak durup göbek salatayı tercih ederken, domatesi az tutuyor, koyu yapraklı sebzelere, havuca, bezelyeye elimi çok ender sürüyor, taze fasulyeyi iki üç haftada bir sokuyorum mutfağa.
Koldaki uyuşma ve ağrının ortaya çıkması için beyaz kırmızı fark etmeksizin haftada üç dört öğün et yemem yetiyor; kollarımı hareketsiz tutmak işkenceye dönüşürken özellikle bilgisayar kullanmak eziyet haline gelebiliyor. Bunun ilacı ise bolca su, 3-4 duble rakı veya viski. Bolca su derken, günlerce damacanalar dolusu suyu mideye indirmeyi kast ediyorum. Kısacası, damacanayla klozet arasında boru olmak gerekiyor. Veya birkaç dubleyle keyifli bir gece geçirmek...
Ağrılar çok şiddetlendiğinde alkol almasam ve bir de bol su içmesem kolumu kıpırdatamayacak hale gelmem kaçınılmaz. Bir de proteinleri bir hafta on gün sofradan uzak tutmam etkisini hemen belli ediyor, ağrı ve uyuşmalar hissedilir şekilde azalmaya başlıyor.
Böylesine aşikar şeyler yaşarken uyuşma ve ağrıların nedenlerini başka yerde arayamam. Et ürünlerine yüklendiğimde ağrı artıyor, kestiğimde azalıyorsa, alkol ve su ilaç gibi etki ediyorsa ve B vitamini fazlasının suyla atıldığını, alkolle etkisizleştiğini öğrenmişsem, nasıl düşünmem uyuşma ve ağrıların B vitamini kaynaklı olduğunu?
Vitaminlerle ilgili gözleme dair notlar almaya başlamam 2005 Eylül’ü. Retina ayrılmasına yoğunlaşmam ise 2006’da başlamış ve özellikle A vitaminini sorumlu tutmuşum ama çelişkilerle karşılaştıkça da B vitaminini suçlamışım. Yiyip içtiklerimi düzenli olarak not tutup bendeki değişiklikleri ilişkilendirmeye çalıştığım uzun dönem sonunda ancak fark edebildim retina ayrılmasının yiyeceklerle değil soluduğumla ilgili olduğunu.
Yanlışlarla çelişkilerle saçmalıklarla dolu olsa bile aldığım notlardaki retinayla ilgili bölümleri özellikle buraya almak istiyorum. Çünkü konuyla ilgilenen bir uzmanın dikkatini çekebilecek ama bana hiçbir şey ifade etmeyen bir ayrıntı olabilir aralarında:
(2006) İki üç yıldır ise retina ayrılmasıyla boğuşuyorum. Dikkat etmemiştim ve konuya dair hiç bilgim olmadığından yanlış tanımlama kullanabilirim, belki de retina yırtılması diyordu doktorlar. Görme alanının merkezinde belirginleşmeye başladığında daha çok hilal, bazen de daire şeklinde kristalize bir alan beliriyor ve yavaş yavaş büyüyerek yaklaşık yarım saat sürdükten sonra görme alanının sınırında kayboluyor. Bu görme bozukluğunun nedeninin bilinmediğini, baş ağrısıyla başladığını söyledi danıştığım doktorlar.
A vitamini retina ayrılmasının kesin sorumlusu. 1 hafta 10 gün uzak durup yeniden fazlasıyla yüklendiğimde kesinlikle retina ayrılması oluyor. A vitaminli gıdaları tükettiğimin sonraki gününde belli belirsiz olurken, iki gün sonra şiddetli şekilde gerçekleşiyor. 3'ncü gün yine belirsizce kendini gösterip sonraki günlerde tekrarlamaz oluyor. En şaşırtıcı olan ise, aynı günlerde başlayan görme zorluğu. A vitaminine yüklenmem öncesinde gözlüksüz olarak TV seyredebildiğimi, Teletext metinlerini rahatlıkla okuyabilir hale geldiğimi şaşkınlıkla fark ettiğim bu durum o günden sonra değişti ve yine gözlük kullanmak zorunda kaldım. Şaşırtan diğer durum ise yakın gözlüğümün pek bir işe yaramaz gibi olmasıydı. İnce işlerle uğraşırken yakın gözlüğümü takmama rağmen doğru dürüst görememem, bunun daha farklı bir görme problemi olduğunu düşündürttü. Sorun netlikle ilgili değil, belirsiz hatta adeta kayıp noktalardan kaynaklanıyor ve gözlük pek işe yaramıyor. Görme sorunu yüzünden gittiğim doktorların müstehzi ifadelerinin nedeni bu durumla açıklanabilir sanırım. (Bu kadar küçük numaralara gözlük gerekmez halleriyle bakıyorlardı.)
(11 Mayıs) Retina ayrılması, A vitamini fazlalığında ortaya çıkan diğer belirtilerle aynı günlerde gerçekleşiyor. Deride pullanma kepek, görme bozukluğu, baş ağrısı, eklem ağrılarında artış daha çabuk belirti verirken, retina ayrılması için daha fazla birikim gerekiyor gibi gözüküyor. Diğer belirtiler çok arttığında ancak retina ayrılması gerçekleşiyor. Notlarımdan çıkarttığım bu sonuç kesindir diyemeyişimin tek nedeni çok detaylı notlar almayışım. Bütün gıdaları, her yaptığımı, her değişkeni en hassas şekilde izleyecek kadar ne zamanım ne de sabrım var. Bu konunun araştırılmasının çok önemli olduğuna inanıyorum.
Beni çok şaşırtan ayrılmanın aynı gün içinde 2 kere gerçekleşmesi oldu. Bunun nedeni ne olabilir diye düşündüğümde, yaşamımdaki en önemli değişikliğin, soğuğun sebep olduğu romatizmal ağrılar yüzünden camı açıp evi çok az havalandırmak olduğunu fark ettim. O akşam ağır bir yükü üçüncü kata çıkartmak yüzünden nefes nefese kalmış, ardından yemekleri ısıttığım penceresi kapalı mutfakta yemek yemiştim. Salona geçip camı açtıktan 10-15 dakika sonra ayrılma başlayınca "Temiz havanın etkisi ne?" sorusuna yanıt aramaya başladım. Bunu test etmek için ayrılmanın ortalarına doğru pipo içtim. Görme alanı sınırına yaklaşmış hilal yapı ilerlemesini durdurdu ve aynı halini korudu. Daha da ilginci, belirsizleşmiş görmemin (kast ettiğim netlik değil, bulanıklaşma gibi) pipodan her nefes çekişim sonrasında kısa bir anlığına berraklaşıp düzelmesiydi. Pipo bitinceye kadar halini koruyan hilal benzeri kristalize yapı sonrasında genişlemesini sürdürerek kayboldu. Yaklaşık 1 saat sürmüştü ki bu süre epeyce uzundu. Pipo içişim ise 5 dakika civarında...
Bir hafta sonraki ayrılmada camı açıp odayı havalandırdım temiz havayı bolca çektim içime ve kısa sürdü.
10 gün sonra 2 gün peş peşe ayrılma oldu. 2 gün sonra ayrılma başlar başlamaz pipo yaktım, gerilemeye başladı ve kayboldu. Yaklaşık 25 dakika sonra yeniden başladı. Bu ayrılmayı beklediğimi özellikle not düştüğümü söylemeliyim, çünkü A kaynaklı yiyeceklere yüklenmiştim öncesinde. Kristalize yapı görme alanı kenarına yaklaştığında yeniden pipo yaktım. Çektiğim derin nefeslerde görüş çok açık şekilde berraklaşıyor ve bir iki saniye sonra eski bulanıkla dönüyordu. Vardığım sonuç; pipo içmek, yani kirli hava veya yetersiz oksijen, ayrılmayı geciktiriyor, uzatıyor ve erteliyor, ama engellemiyor. Son günlerde havaların soğuk olması yüzünden yürüyüşe çıkmadığımı ve evi çok az havalandırdığımı da belirtmeliyim.
Sonraki gün de az etkili ayrılma oldu. Bir hafta sonra da ayrılma başladı ama ilerlemeden kayboldu. Yani A fazlalığının diğer etkileriyle birlikte retina yırtılması da etkisini yitiriyor.
Şaşırtıcı bulduğum bir diğer gözlem ise; peş peşe ayrılma gerçekleştiği günlerde (23-27 Nisan) sabah 07:00'de tuvalet için uyandığımda ayrılmanın başladığını fark ettim. Uyku sırasında da olabildiğine ilk kez tanık olmaktan çok, gündüz gerçekleşen ayrılmalardaki beyaz şeffaf kristalize yapının bu kez kirli sarı/açık kahverenginde olması beni şaşırttı. Loş evde tuvalete gidiş gelişim sırasında rengi açılır gibi olsa da gözlerimi kapar kapamaz önceki koyu/kirli haline döndü. Işıksızlık kristalize yapıyı kirli koyu yapsa da dokusunu değiştirmiyor. Hemen uyuduğum için sonrasını bilemiyorum. Fosfor ve ışık ilişkisinin tersi bir durum diye düşündüm.
A vitaminin görmedeki etkisi çok açık, ancak beni asıl şaşırtan netlik derinliğindeki değişiklik oldu. A etkilerinin azaldığı dönemlerde gözlüksüz olarak TV seyretmeye başlayışım beni fazlasıyla şaşırtmıştı, ama aynı zamanda yakın görüşümdeki değişiklik de şaşırttı. Uzak görüşümde düzelme olduğunda yakın görüşüm biraz bozuluyor gibi. A fazlalığında netlik derinliği yaklaşık 30 cm'le 2 m arasındayken, A etkileri azaldığında 50 cm'le 3 m arasına çıkıyor gibi gözüküyor. Yani görme tamamen düzelmiyor, yakın/uzak netliği değişiyor. Bu notları yazdığım anda ekranı ve klavyeyi rahatça görüyor ama 3-4 m ötedeki duvardaki saatin rakamlarını zor seçebiliyorum. Oysa A etkisinin azaldığı dönemde saatin rakamlarını net görüyordum. Bu konuda yanılabileceğimi düşünsem de incelenmesi gerektiğine inanıyorum.
(21 Temmuz 2006) A vitamininden uzak durduğum süreçlerde uzak görüşüm belirgin şekilde iyileşip yakın görüşüm bozulurken, A vitaminine yüklendiğimde uzak görüş bozulup yakın görüş iyileşiyor. Yani netlik alanında kaymaya sebep oluyor A vitamini. Ancak, retina ayrılmasını A vitaminiyle ilişkilendirecek bir sonuca ulaşamadım. A kaynaklarından uzak durduğum dönemde 3 gün üst üste ayrılma gerçekleşti, ancak bu ayrılmalar çok belirsizdi ve büyümeden daha çok küçükken kayboldu, yani başlamadan bitti. Yaklaşık 10 gündür A vitaminine yükleniyorum ve uzak görüşüm kötüleşti, kepek illeti şampuan kullanmaya zorluyor, fakat retina ayrılmasını etkilediğine dair bir belirti yok.
(06 Mart 2007) Notlarıma göre geçen yıl Ekim ayında pipoyu bıraktıktan sonra 27 Kasımda retina ayrılması olmuş. Ondan önceki gün ve bir hafta önce birer sigara içmişim.
13 Ocakta çok belirsizce retina ayrılması olmuş. Yılbaşı akşamı 1 paket, sonraki günlerde de 2 günde bir 1’er sigara içtiğimi ve retina ayrılmasının solunum yetmezliğiyle ilgili olduğuna inandığımı not düşmüşüm.
17 Ocakta gece retina ayrılması olduğunu ve 2 günde bir sigara içtiğimi not almışım.
20 Ocak sabah 10 gibi, önceki gün de belli belirsiz ayrılma gerçekleştiğini not etmişim.
O günden sonra bir daha retina ayrılması olmadı. 10, 15 günde 1 sigara içtim, yani çok ender içtim. Bunlardan hareketle retina ayrılmasının solunum yetmezliğiyle ilişkili olduğundan kuşkum kalmadığını düşünüyorum. Özellikle pipoyu bırakmadan önceki son aylarda her ay birden fazla gerçekleşir hale gelmiş retina ayrılmasının artık gerçekleşmemesi bunun en önemli göstergesi ki, artık olmayışını ilişkilendirebileceğim başka bir değişiklik yok yaşamımda. Zaten nefes darlığı çektiğim de aşikar.
Özetle: Sağ veya sol gözde merkezden küçük bir noktadan başlayıp gittikçe büyüyen ve genellikle hilal şeklini alarak görme alanının dış sınırında kaybolan ve yaklaşık 45 dakika süren kristalize yapı baş ağrısıyla birlikte ortaya çıkıyordu. Artık gerçekleşmez oldu ve sigaradan uzak durduğum sürece de tekrarlayacağını sanmıyorum. Tabii ciğerlerim iflas etmediği müddetçe ki ciğerlerimin durumu berbat. Arada içtiğim tek bir sigara ciğerlerimde üşümeye sebep olurken özellikle sağ omzumda ve ayaklarımda ağrıya sebep oluyor ki omzumdaki ve ayaklarımdaki ağrılar son yıllardaki ayrılmaz parçam olmuştu. Tüberküloz veya kanser nasıl belirtiler verir bilmiyorum ama ister istemez düşünüyorum bu illetleri.
Retina ayrılması yakamı bırakmış gibi gözüküyor. Aylardır gerçekleşmedi. Solunum yetmezliğiyle ilişkisi olduğundan kuşkum yok. 20 Ocak’tan sonra Nisan ayındaki 10 günlük süreç dışında tam anlamıyla solunum yetmezliği açıklamasına uygun şekilde gerçekleşmedi. 19, 21, 26, 29, 30 Nisan günlerinde ise hiç olmadığı kadar sıklıkla gerçekleşti. On onbeş günde bir tane tüttürme dışında sigara içmediğim bu günlerin özelliği fazlasıyla stresli olmamdı. Tütünden uzak dururken, çevremdekilerin tepemi attırması mı tetikledi sorusu ağırlık kazandı ister istemez? Retina ayrılmasının baş ağrısı ve stresle ilişkisi olduğu biliniyor. Sigara içmediğim, daha doğrusu seyrek içtiğim halde neden gerçekleşti sorusu yanıt bekliyor. Son iki aydır ve ondan önceki iki ay da hiç olmaması “Retina ayrılması solunum yetmezliğiyle ilişkilidir” tezimi doğrular mahiyette. Böylesine emin konuşmamın nedeni, her ay birkaç kez gerçekleşen ayrılmanın artık olmayışını önemli bir işaret saymamdır. En azından, ayda birkaç kez gerçekleşecek kadar sıklaşmış ayrılma, artık 2 ayda bir oluyor diyebiliyorum. Özetle: Solunum yetmezliği retina ayrılmasının asıl sebebi değilse bile çok önemli faktör.
(31 Ekim 2007 – 17:40) Retina ayrılmasının gerçek sebebi şudur diyemem, çünkü bunu söyleyebilecek tıbbi donanımın zerresine bile sahip değilim. Fakat solunum yetmezliğiyle kesin ilişkili olduğuna hiç kuşkum kalmadı. Ne zaman kendimi zorlar, nefes nefese kalırsam ayrılma ortaya çıkıyor. Pipoyu bıraktığım aylar süresince çok seyrekleşmişti ve sadece nefes nefese kalacak kadar kendimi zorladığımda gerçekleşmesinin dikkatten kaçması imkansızdı. Üç beş haftadır tekrar pipoya başladım, ayrılmalar da sıklaşmaya başladı. Saat 5 gibi terleyeyim diye koşu bandında kendimi çok zorlamıştım. Birkaç dakika önce retina ayrılması başladı ve yazıları görmekte zorlanıyorum. Gittikçe büyüyor, şu anda, dizüstü bilgisayarın ekranına baktığımda iki üç cm boyunda küçük bir hilal durumunda, 3 m ötedeki duvara baktığımda yirmi cm kadar… Yazıları görmem iyice zorlaştı.
(02 Kasım 2007 – 10:20) Eklemem gereken; tekrar pipoya başlamamla gözlerim belirgin şekilde bozuldu. Gözlüksüz bilgisayar kullanamaz hale geldim.
(07 Kasım 2007 – 15:10) Yirmi dakika kadar önce ayrılma başlamıştı ve normal ilerleyişini sürdürüyordu, yani hilal büyüyordu. Bir takım işler yapmış, yorulmuştum… On dakika önce yürüyüş bandının üzerine çıkmamla, bugün Ç harfini andıran sol taraftaki (sol göz demek oluyor bu herhalde) hilal şeklindeki retina ayrılmasının dışa doğru büyümesi durdu. Tam anlamıyla on dakika boyunca durdu, en küçük büyüme, dışa doğru kayma belirtisi göstermedi. 3 dakika önce balkon kapısının önünde soluk almaya başlamamla büyüme tekrar başladı. Önce belirsizceydi, ama şu anda tamamen hızlandı ve hemen hemen görme alanının sınırına dayandı. Kayboldu kaybolacak… Bu durum retina ayrılmasının solunum yetmezliğiyle kesin ilişkisi olduğunun tam bir kanıtı değil mi? Ayrılmanın tam mekanizmasını çözmenin beni aştığı çok açık, bunun cevabını bilginlerin/uzmanların bulabileceğinden eminim. Oksijen yetmezliğinin baş ağrısı yaptığı bilinmez şey değil. Oksijen yetmezliği gözlerde bu etkiyi nasıl yaratıyor? Ne bileyim, atıyorum; retina ayrılması başlamış birine oksijen verildiğinde nasıl bir sonuç elde edilebilir sorusundan yola çıkıp kişinin normal ortamdaki haliyle kıyaslanabilir. Şu anda saat 15:22 ve tamamen kayboldu… Bu arada; pipoya başlamamla birlikte hemen her gün retina ayrılması gerçekleşmeye başladı.
(11 Kasım – 21:05) Dikkat çekici yeni gelişme: Pipoya yeniden başladığım ve epeyce içtiğim günlerde belirgin şekilde bozulan gözlerim, içmeyi biraz azalttığım bir iki gündür önceki görüş düzeyine geri döndü. Bu duruma, organizmamın, tütünlü yeni şartlara uyum sağlaması denilebilir mi? Değilse ne olabilir?
(26 Kasım – 11:45) Gözlerim, yani aslında ciğerlerim felaket durumda… Günde birkaç kez retina ayrılması olabiliyor. Birazcık nefes nefese kalmam yetip artıyor bu illetin göstergesinin ortaya çıkmasına. Zıplamak gibi ani bir hareket bile yetiyor… Birkaç yıl önce gece işemek için kalktığımda banyoda yere yığılmış, kalkıp odaya gitmeye çalışırken antrede tekrar boş bir çuval gibi yere düşmüştüm. Kısa süreli baygınlık diye düşündüğüm bu olay bir daha tekrarlanmadı ama ciğerlerimin iflası çağrıştırır durumuna bakılırsa yakındır tekrar müşerref olmam bu boş çuvala dönme halleriyle.
Pipoyu tekrar bırakma taktiğim ise akıllara seza: Mümkün olduğunca çok içip sağlık nedenleriyle pes ederek bir daha elimi sürmemek.
Notlar bu kadar ve son nottan kısa süre sonra tamamen bıraktım pipoyu. Bırakmak zorunda kaldım demek daha doğru olacaktır.
Not almayı kestikten itibaren çok az ortaya çıktı retina ayrılması. Hepsi de soluk alma zorlanmalarıyla ilişkili zamanlardaydı. Mekanizmayı veya asıl sorumluyu bilemesem bile kendimden gayet emin şekilde “Retina ayrılması solunum/oksijen yetmezliğiyle ilgilidir veya ilişkilidir” diyebiliyorum.
Bu kesin düşünceyi destekleyen bir olay geldi başıma: Dikkatsiz davrandığım bir anda kaynayan sudaki çamaşır suyu buharını soludum beş on dakika kadar. Gözlerimdeki yanma bir yana, birkaç gün retina ayrılması belasını üst üste yaşamak zorunda kaldım.
Hepsi bir yana, zerre kuşku duymadan şunu söyleyebilirim:
“Sigara öyle böyle değil acayip süründürür. Hissettirmeden parça parça gömer bedeni, özellikle yaşlılıkta çevirir illet deposuna içeni”
Eyüp Şeker
07 Kasım 2008 / 11 Kasım 2008
ÇİÇEK ZAMANI MI?
BİLGİSAYARDAN ÇAKMAMAKTA DİRETMEK
KENDİ FRENİNE BASARAK BAŞKALARINI DURDURAMAZ HİÇ KİMSE
Her işi tabakhane yöntemiyle halletmekle yükümlü hiperaktife bir de panik atak ikramiyesi denk geldiğinde öyle eşsiz durumlar ortaya çıkar ki, görenlerin külliyatlı miktarı ya sıkılı tek cıvatası kalmayıncaya kadar geberircesine güler, ya da “Bu geri zekalı ayakkabısını bağlamayı becerebiliyor mudur?” gibi eşsiz düşünceler üretir. Geri kalanlar ise olan biteni anlamadığı için ifadesizce bakakalır.
Yani tabakhane yöntemi tutsaklığındaki hiperaktif bir de panik atak krizine yakalanırsa seyreyleyin cümbüşü. Sorulsa adını bilemez, en basit, hatta en iyi bildiği işleri bile yüzüne gözüne bulaştırır, her şeyi berbat eder, bozar kırar döker.
Örneğin, iki sokak ötedeki mağaza yerine neden Adana’dan bilgisayar satın aldığımı kimse anlayamaz. Ben de anlayamam...
Uzun yıllardır bu huyumu bildiğimden ciddiyet gerektiren veya önemsediğim bir işe başlarken “Hesabını kitabını birkaç kez yap, dikkatli ölç biç, hataya düşme” telkinleriyle hesapta titizlenirim. Sonuç mu, yine önemli hatalar çıkar ortaya.
Buna en iyi örnek mutfak dolabı yapma maceralarımdır. Maceralar diyorum, çünkü birden fazla mutfağa dolap yaptım ve her birinde de hata yapmaktan kurtulamadım. Üstelik defalarca ölçüp biçmeme, kılı kırk yararcasına hesap üstüne hesap yapmama rağmen. Ya dolap kapakları veya raflardan biri dar veya geniş çıkar, ya da eksik veya fazla sayıda kestiririm. Sonuçta kesip biçmekten veya yeni malzeme almaya gitmekten bitap düşerim.
Bir değil iki değil, dört beş kez menteşe yanlış alınır mı? Ben alırım... Kapakların dışta veya içte olmasına göre işlevi olan menteşeleri kaç kere ters aldım; ya düz yerine deveboynu alıp kapakların gerektiği şekilde kapanmaları için altlarına parça koymakla cebelleşirim, ya da düzünden alıp kapakları kesmekle gidip yeni menteşe almak ikilemiyle karşı karşıya kalırım. Titizlenmelerimin eseri yanlışlarım yüzünden birkaç takım menteşe öylece durmaktadır atölyemde.
Beni çağrıştırdığı için unutamadığım iki olay dinlemiştim ayak üstü denilebilecek bir yerde genç bir kadından.
Otomobille yeni yeni tanıştığı günlerde epeyce panikliyor kullanırken. En büyük kabusu ise yokuşta dur kalk. Acemi zaten, düz yolda sürerken bile zorlanıyor, kolayca panikleyip eli ayağına dolaşıyor, yetmezmiş gibi dik bir yokuşu çıkarken yakalanmaz mı dur kalk trafiğe. Üç sıra otomobil yokuşu santim santim tırmanıyor neredeyse. Bu ise ortadaki sıradan dahil olmuş otomobil dizisine. Birkaç saniyede bir ilerlemesi gerektiğini ve daha yokuşun düz sayılacak başında olduğunu düşündükçe ödü patlıyor. Bir müddet ilerliyor, yokuş meyillendikçe paniği dehşete doğru meyletmeye başlıyor.
Dehşet içinde “Ben şimdi ne yapacağım!” düşüncesiyle kıvranırken iki eliyle direksiyona sımsıkı yapışmış vaziyette frene basıyor. Aslında basmış demek hafif kalır, koltuktan güç aldığı bacağıyla tam manasıyla abanmış fren pedalına.
İçinden tekrarlayıp durduğu “Bu dik yokuşta nasıl kalkış yapacağım, ben şimdi ne yapacağım, nasıl kalkış yapacağım? Ya kaydırırsam?”dan başka şey yok aklında. Vites birde, sol ayağı debriyajda, diğeriyle frene abanmış şekilde bekliyor ve “Kaydırmadan nasıl kalkış yapacağım...” diye kıvranıyor.
Aslında baştaki o birkaç saniye içinde dehşete dönüşmüş paniği.
Birden arabasının geri geri kaymaya başladığını fark edip ellerini morartırcasına sıktığı direksiyondan ve koltuğundan güç alarak frene daha da yükleniyor ama durduramıyor, geriye kaymaya devam ediyor araba... Hızla uzaklaşıyor önündeki, sol ve sağındaki sıralardaki araçlar. Kan ter içinde arabasını durdurmaya çalışırken korna sesleri duyar gibi oluyor.
Önündeki arabalardan epey uzaklaşmış, sağındaki solundaki sıranın araçlarının birer birer yanından geçişi sürüyor. Dehşet içinde, alnından süzülüp görüşünü bozan terleri tersiyle silmek için olsun direksiyondan kaldıramadığı sağ elini “El frenini çekmeliyim, el frenini çekmeliyim” telkinlerinden aldığı güçle kaldırıp kola uzanırken korna seslerine biraz daha kulak verebiliyor. “Peki, kim çalıyor bu kornaları” düşüncesinin dürtmesiyle aynaya baktığında “Geri geri bu kadar kaydım, neden arkadakine çarpmadım!” sorusuyla ayılmaya başlayan bilinci bu tuhaflığı çözmeye doğru itiyor onu.
Arkasındakilerin, “İlerlesene, neden gitmiyorsun” diye bağırıp çağırırken kornaya basıp durmalarına önce anlam veremiyor, öylece bakıyor epeyce bir süre. Kafası iyice karışıyor...
“Ne saçmalıyor bunlar, ne gitmesi, geri geri kaymıyor muydum ben!” sorularını hızla aklından geçirirken aklı başına gelmeye başlıyor.
Geriye kaydığı falan yoktu, sadece önündeki ve yan sıralardaki araçlar aynı anda hareket edip ilerlemeye başlamış, “Arabayı geri kaydırmadan nasıl kaldıracağım!” paniğindeki bizimkisi ise geri geri kaydığını zannedip frene abanmaya başlamıştı.
Öyle büyük bir dehşet yaşamış ki, bu kez kendine gülememiş...
Ne kadar basarsa bassın diğer araçlardan uzaklaşmaya engel olamamıştı, çünkü bastığı kendi freniydi, gidenlerin değil.
Gülmemiz dinmemişti ki diğer macerasını anlatmaya başlamıştı.
Akşam havaalanına gitmesi gerekiyormuş. Sözünü ettiği günü “Bayan telaşe”liğine yakışır şekilde koşturmacayla geçirmiş, “Uçağa yetişemeyeceğim” kaygısı aklına takılıyken yapması gereken işlere yetişememek düşüncesiyle kıvranıp durmuş.
İşten zar zor çıkıp koşa koşa eve gelmiş, çantasını ve kendisini hazırlamak için telaşla hareket ediyormuş. Arada bir gözü saate kayıyor ve ilerleyen dakikalar kafasına daha çok takılırken paniği de artmaya başlamış. “Yetişemicem, yetişemicem...” diye tekrarlayıp dururken sonunda kendini dışarı atabilmiş. Taksi için koşturup bir tanesine binmeyi başardığı anda saatine bakmak istediğinde, o aceleyle takmayı unuttuğunu görüp şoföre sormuş saati. O andan itibaren de birkaç dakikada bir saati sormayı tam anlamıyla otomatiğe bağlamış.
Tekrarlayıp durduğu “Yetişemicem, yetişemicem...” nakaratı her dur kalkta, her kavşakta daha sıklaşırken, şoförün sergilemeye başladığı bıkkınlık belirtilerini görmezden gelerek sormaya devam ediyormuş saati. Ağır akan trafiğe rağmen sonunda geliyorlar havaalanına ama kalan sayılı dakikaların zirve yaptırdığı paniği yakasını bırakmıyor. Gerçekleşen tek değişiklik ise tekrarlatıp durduğu “Yetişemicem” sözcüğünün “Yetişebilecek miyim, yetişebilecek miyim...” halini alması oluyor. Aklı saatte, kafası geç kaldığına kilitlenmiş...
Birkaç metre ileride ineceği için “Vakit kaybetmeyim, inmeden ödeyeyim” düşüncesiyle cüzdanına uzanıp şoföre bakarak “Saat kaç?” diye soruyor. Farkında bile değil ücreti sormadığının...
Bakışları iyice “Deli midir nedir? Çattık ya...” halini almış şoför “Dokuz kırk altı” karşılığını veriyor.
Sesli şekilde “Dokuz kırk altı, dokuz kırk altı...” diye tekrarlayarak cüzdanını karıştırıp parayı denklemeye çalışırken bir türlü bulamamanın telaşlı sıkıntısıyla “Dokuz kırk altı demiştiniz di mi?” diye sormuş.
Sabrının sınırlarına gelmiş şoför daha fazla dayanamayıp öfkeli bir sesle “Hanfendi saati sordunuz, taksi ücretini değil...” dediğini duyunca para aramayı kesip öylece kala kalmış.
Paraların bol sıfırlı olduğu, ekmeğe, bir şişe suya milyon ödendiği o günlerde hangi akla hizmet dokuz kırk altı gibi tuhaf tutardaki parayı aradığını kesinlikle düşünmediği çok açıktı.
Neden sonra kendine gelerek kahkahayla gülmeye başladığında, şoförün “Deli midir nedir! Çattık belaya” içerikli bakışlarının daha da şiddetlendiğini fark edip apar topar inmiş taksiden, koşarak terminale atmış kendini.
Aslında, koştura koştura yeni maceralara koşturdu demek daha doğru olacaktır.
İşte hiperaktivite, yani kendini gösterdiği şekliyle dikkat eksikliği böylesine tedbirli yapar insanı ve de huyunu bilip tedbirli davrandığı için böylesine eşsiz durumlara düşürür tedbir üstüne tedbir alanı.
Kahkahalarla güler insan kendine, hem de çok sık...
Ve çoğunlukla “Ne anlarım” ruh hali egemen olur böylelerine, fakat karakterinde birazcık inatçılık olanlar üzerine giderek üstesinden gelmeye çalışırlar bu kusurlarının ve “Neden anlamayayım!” düşüncesiyle diklenmeye çalışırlar başlarının belası dikkat eksikliğinin büyütüp devasalaştırdıklarına.
Tıpkı “Dahi dedem” isimli kitabın başkarakteri gibi: Müthiş şekilde deniz tutmaktadır adamcağızı. Deniz de felaket dalgalıdır. Bir kaşık yemeğe kalksa hemen çıkartmaktadır. Pes etmez, bir kaşık yer koşar güverteye, kusar... Döner yemek salonuna bir kaşık daha yutar, atar kendini dışarı, zor yetişir kenara, yuttuğundan fazlasını püskürtür denize. Vazgeçmez, döner masasına bir kaşık daha yutmaya...
Servistekilere inat gidip daha yeni A6000VM modelini aldığım ASUS’un sorunu spy/casus yazılımlarıyla ilgiliydi ama bunu uzunca bir süre bilemeyecektim. Normal şekilde internette dolaştıktan sonra akşam bilgisayarı kapatıp sabah yeniden açtıktan bir müddet sonra monitörün sol üstünde 3x4 cm ebadında bir mesaj penceresi belirip yanıp sönmeye başlıyordu. Ne bir tarafa kaydırılabiliyor, ne de kapatılabiliyor ve küçültülebiliyor (minimize) edilebiliyor, mavi mavi çakıp duruyor, saç baş yolduruyordu insana. Yanıp sönen ve bütün pencerelerin üstünde kalıp görüntüye engel olan bu illetten kurtulmanın tek yolu ise görev yöneticisini açıp orada ATK programcığını bularak görevini sonlandırmaktı. Böylece idare ediyordum vaziyeti... Kesin çözüm ise asla düşünmediğim ve haalaa ilişkisini bilmediğim/bilemeyeceğim bir yerden geldi:
Her kullanıcı gibi benim başım da spy/casus’larla belada. Bu illetlerden kurtulmak için program aramaktan, bulduğumu çalıştırıp bilgisayarı temizlemeye çalışmaktan usanmıştım. Neden sonra bir spyware programlarının aslında pek işe yaramadığından kuşkulanıp Explorer’ın İnternet Seçenekleri’nde geçici internet dosyalarını ve geçmişi silmenin en iyi yol olduğunu fark ettim. Bilgisayarı kapatmadan önce geçici internet dosyalarını sildiğimde başımın belası ATK programcığının başıma musallat olmadığını fark etmem de çok sürmedi.
İki baş belamın çözümü de neredeyse kendiliğinden gelmişti.
Anladığım kadarıyla Spy’lar yani casus yazılımları site ziyaretleri sırasında yerleştiği bilgisayarı taramaya hemen başlamıyor, bilgisayarın gün boyu kullanılmasını, yani ziyaret edilen sitelere dair bilgiyle dolmasını ve bilgisayarın kapatılıp açılmasını bekliyor ki, kullanıcının eğilimlerine, düşkünlüklerine, yatkınlıklarına dair toplayıp derlediği ve efendisine bildireceği bilgiler etli butlu olsun.
Bu yüzden sonraki gün bilgisayar açıldıktan bir süre sonra spy, yani casus yazılımı çalışmaya başlayıp internet ziyaretlerine dair bilgileri derlerken bilgisayarın kendi programcıklarından biriyle, yani ATK ile çakışıyor. Çakışınca da ATK sapıtıp amaçlanmamış ve istenmeyecek şekilde çalışarak yanıp sönmeye ve de kullanıcının, yani benim tepemi attırmaya başlıyor.
Şimdi tam hatırlamıyorum, yanılmıyorsam bataryayla ilgili bir yazılımdı ATK. Neyse, ATK’nın ne olduğu o kadar önemli değil zaten. Birdenbire ekranda ve her şeyin üstünde belirip bir türlü gitmek bilmeyen baş belası bir mesajdı yanıp sönen ATK ve kurtulmanın en emin yolu, bilgisayarı kapatmadan önce geçmişi silmekten geçiyordu. Hem böylece tam olarak ne işe yaradıkları belli olmayan AntiSpyWare programlarını da gereksiz yere yüklemekten ve bunları çalıştırıp bilgisayarı spy/casus’lardan temizlemelerini kırk saat beklemekten kurtulmuş oluyordu insan.
Bana göre spy’ların başa bela olmasını engellemenin en garantili, en temiz, en pratik yolu, bilgisayarı kapatmadan önce İnternet geçmişini silmektir. Ve bu bütün bilgisayarlarda geçerlidir. Kapatmadan sil geçmişi, kurtul spy’lardan. ASUS A6000VM’de de yapışıp kalan ATK’den...
Merak eden olursa diye söyleyeyim, artık bir ASUS’um yok.
Ve son ASUS’un hiçbir sorunu için servisi asla aramadığımı özellikle belirtmeliyim.
Epeydir Hp masaüstü kullanıyorum.
Pek çok kişi farkındadır marka bilgisayar firmalarının, Windows’la veya bilgisayarın üzerindeki başka markalara ait donanımla ilgili bilgi vermediğinin. Sadece bilgisayarı kullanmaya dair şeyler anlatıyorlar verdikleri kullanma kılavuzlarında falan. TV, disk çalar, DVD oynatıcı veya müzik seti gibi görülüyor artık bilgisayarlar da ve düğmesine bas aç, kullanmaya başla deniyor ama bilgisayarların TV veya müzik seti olmaktan çok uzak olduğu ve zırt pırt sorun yarattığı, kullanıcıların yapısal bilgilere sıkça ihtiyaç duyduğu fena halde göz ardı ediliyor.
Başta mantıklı ve doğru gibi gözüken “Windows veya kullandığımız diğer ürünler bizim üretimimiz değil, bu nedenle haklarında bilgi vermek bize düşmez” anlamındaki bu bakış açısı öylesine basit şeylerde öylesine içinden çıkılmaz durumlar yaratabiliyor ki, insan sık sık saç baş yolabiliyor. Belki de asıl sorun, bu bakış açısını çok ileri götürüp işi hiçbir bilgi vermemeye vardırmakla ilgilidir. Bir TV alır yıllarca kullanırsın, modelini bilmez, asla merak etmezsin, değiştirip yenisini satın alırken duyarsın modelleri falan ama onu da tez zamanda unutur gidersin. Televizyonu için gecenin bir yarısı teknik destek servisin aramış kimse yoktur dünya yüzünde, oysa her gün sayısız telefon edilir bilgisayar dertleri için.
Hp masaüstünü aldıktan kısa süre sonra faks için lazım oldu diye çevirmeli modem kartı alıp takayım dedim. Alışılmıştan daha küçük bir kasası var bilgisayarın, Hp’yi arayıp nasıl bir modem kartı takabileceğimi sorayım dedim. Görüştüğüm kişi “Modeli nedir?” diye sorduğunda başladı büyük arayış. Kasanın üzerinde Hp Pavilion Slimline dan başka şey yazılı değil. Ne var bunda demeyin hemen; bin tane Hp Pavilion Slimline var, hem de hem masaüstü hem de dizüstü olmak üzere... Gel gör ki benimkinin hangi Hp Pavilion Slimline olduğu hiçbir yerinde yazılı değil. Sonunda telefondaki görevli “Faturada yazılıdır, oraya bakın” dedi de gidip bulup getirdim de öyle öğrendik modelini.
Yok, yazmamışlar hiçbir yerine; hesapta TV ya, DVD oynatıcı ya, modelini belirtmeye gerek yok demişler herhalde. Kısacası “Siz kullanıcısınız, bir şey yapılacaksa servise getirmeniz gerekir, zaten dokunamazsınız, açarsanız garantisi bozulur” falan diyorlar. İyi de şehrin bu hengamesinde çok basit işler için kim taşır bilgisayarı servise ve günlerce işin yapılmasını bekler, sonra da almaya gider? Olacak şey değil.
Daha sonra RAM’i yükseltmek istedim ve derdin katmerlisiyle tanıştım.
Ne kutusundan çıkan tomarla kılavuzda belgede yazılıydı RAM bilgileri ne de internet sitesinde. Kullanma kılavuzlarında sayfalar dolusu, açma düğmesine nasıl basılır, mp3 nasıl çalınır, DVD nasıl seyredilir gibi bana göre anlamsız yığınla bilgi vardı ama anakart’ın markası modeli, kaç Mb RAM’i desteklediği hiçbir yerde belirtilmemişti. İnternetten bakayım dedim “Ekran şu büyüklükte, hardisk bu kapasitede, bellek şu kadar, DVD çift taraflı...” gibi birkaç kaba bilgiden fazlasını bulamadım. Teknik destek telefonunu aramak ise ayrı bir işkence. İşin yoksa şuna bas, buna bas diyen otomatik sese adım uydur, dakikalarca tekrarlanıp duran müziği dinle dur. Gözüm kesmedi, yine de riske girmeyip başta aklımdan geçirdiğim gibi 2 adet 2 Gb RAM yerine 2 adet 1 Gb alıp belleği iki katına çıkardım. Bilgisayarı rahatlatıp kısmen hızlandırdım ama haalaa bilmiyorum anakartın kaç mb RAM’i desteklediğini, dolayısıyla da bilgisayarı ne kadar daha hızlandırabileceğimi.
Terslik benim göbek adım. O beni bulmazsa ben arayıp onu bulurum.
Bilgisayardan çakıp çakmamak konuyla ilgili dertlerin eksik kalacağı anlamına kesinlikle gelmiyor. Son günlerdeki belam ADSL hattının ikide bir kopması. Özellikle hafta sonları tıpkı grev günlerindeki gibi daha bir azıyor arızalar. Arıyorum ttnet arızayı/teknik desteği, karşıma çıkan görevli kendisine öğretildiği şekilde kurulmuş makine gibi “Modem hattınıza bağlı telsiz telefon, faks hatta ikinci bir telefon var mı?” diye sıralıyor. Daha önce aradığımda söylemiştiniz, hepsini söktüm, artık yok, yine kopup duruyor bağlantı dediğimde bu kez “Hatlarımızda sorun yok. Ev içindeki telefon kablosunun kopuk olup olmadığına baktırın” tavsiyesinde bulunuyor, “O da tamam, önceki arayışımda söylemiştiniz, hepsini gözden geçirip yeniledim”
“Peki, arıza kaydınızı alıyorum. Görevliler ilgilenecektir”
Hattımı kontrol edip “Baktık, hiçbir sorun yok” demek için arayan teknisyen modemi yenilememi tavsiye edince gidip yeni bir tane aldım. Değişen bir şey olmadı, yine kopmalar devam etti ve artık aslanlar gibi 2 adet modemim var. Özellikle de hafta sonlarında çıldırtıyor hat kopmaları, video gibi büyük kapasiteli dosyaları indirmek imkansızlaşıyor, insanı zıvanadan çıkartıyor.
İşe yaramayacağını düşünsem de çaresizce yine arıyordum ttnet arızayı.
Hatta bir keresinde; aynı hat telefon amacıyla kullanıldığında modemin berbat cızırtılarını yok edip telefon görüşmesini mümkün kılmak için gerekli olan spliteri sökmemi bile söyledi karşıma çıkan görevli.
“Sizi doğru mu anladım? Spliteri sökersem telefonu nasıl kullanacağım” şaşkınlığıyla sorduğumda:
“İnternet bağlantısının kopmasının nedeni spliter olabilir. Onu sökün” diye diretti.
“Nasıl sökerim, telefonu kullanamam o zaman. Hem modem ve spliteri yeni aldım, daha birkaç günlük, niye bozuk olsun?
“Bozuk olamaz mı yani!” diye diklenmez mi, ne diyeceğimi bilemedim.
Baktım bir yere varamıyorum bari kapasiteyi yükselteyim dedim. Bir üst limite geçersem belki orada bu sorunla karşılaşmam gibi bir gerekçe uydurdum kendime.
İnternet çok hızlandı fakat bağlantı kopmaları aynı şekilde devam ediyordu.
Ve bir hafta sonunda 200’lük ortalamadaki yeni download hızı eski hız olan 100’e düşüverdi. Neden acaba, ondan mı şundan mı demenin yararı yoktu, Teknik servisi arayıp arıza kaydı yaptırdım. Ne ilginç tesadüf, yine hafta sonunda peydahlanıvermişti bu arızamsı arıza. Görüştüklerim hatlarda hiçbir sorun olmadığını ısrarla belirttiler ama ben hafta sonunu eski hıza düşmüş şekilde geçirdim. Pazartesi ise hız normale, yani yenisi olan 200’e dönüverdi. Kısacası hafta sonu sendromu kesintilerine/kopmalarına hızın yarı yarıya düşmesi eklenmişti.
Kesintiler illallah dedirtiyordu ve teknik servisi aramak olağan hale gelmişti benim için. Arıyordum çaresizce, telefona cevap veren otomatiğe bağlanmış şekilde sıralıyordu:
“Hattınıza bağlı telsiz telefon, faks veya paralel telefon var mı?”
“Yok, hepsini söktüm.”
“Evin içindeki telefon hattını kontrol ettirin, kopukluk olabilir”
“Onu da geçen gün baştan aşağı yeniledim. Bende hiçbir sorun yok, şu anda sizde, yani ttnet’in santrallerinde, hatlarında, sistemlerinde falan bir arıza var mı?”
“Evet var, giderilmeye çalışılıyor”
Neden baştan söylemiyorsunuz da modemdi hattı diye sayıp duruyorsunuz. Arızayı gidermek için neredeyse evi yıkıp yeniden yapacağım ama siz tttnet hatlarında arıza olduğunu söyleyemiyor, benim modemimi telefon kablomu sorgulayıp duruyorsunuz. İnsaf...” deyip telefonu kapattım.
Bir diğer seferinde ise daha farklı bir gerçekle karşılaşacaktım. Aradığımda karşıma çıkan görevliye “Sizi ararken modem kopuktu ve hat olmadığına dair ışık yanıp sönüyordu, tam şu anda hat geldi ve bağlantı düzeldi. Bu durum daha önce de birkaç kez dikkatimi çekmişti...” dediğimde:
“Evet, hat koptuğunda telefon edilirse modem tekrar aktif hale geçebiliyor” yanıtını verdi.
Öğrenmiştim artık. Bağlantı kesildiğinde bir numara çevirirsem, hatta bir numara çevirmeme bile gerek yoktu, ahizeyi kaldırıp bir kaç kere tıklamak bile yetiyordu birkaç saniye sonra modem aktif hale geçirmeye, bağlantıyı sağlamaya. Tabi bir teknik arıza yoksa.
Haftalardır cebelleştiğim arızaları tuş etmenin yolu numara çevirmekte, birkaç tıklamada yatıyordu. “Vay be...” demeyeyim de kim desin?
Mesele aydınlanmaya başlamıştı. Apaçık ortadaydı, kapasitesi yetersiz kalıyordu ttnet’in. Karşılayamıyordu ihtiyacı. Bir türlü düşmek bilmeyen jetonlarım birer birer düşmeye başlamıştı artık. Aylar önce bir ttnet yetkilisinin yaptığı “İnsanlar interneti kullanmadıklarında modemlerini kapatmıyorlar. Kapatılsa hatlar rahatlayacak...” içerikli açıklamayı da hatırladım.
Her şey öylesine açıktı ki, özellikle hafta sonları internete yükleniliyor, ttnet’in sistemleri ise talebi karşılayamıyor, kullanıcıların bağlantılarında kopmalara sebep oluyordu. Büyük ihtimalle de birkaç dakika veri alıp göndermeyen kullanıcının modemi santral bilgisayarı tarafından otomatik olarak devre dışı bırakılıyor, bu kullanıcıya sunulmuş kapasite sırada bekleyen başkasına veriliyordu. Örneğin birkaç sayfalık bir metni okuma esnasında veri akışı gerçekleşmediğinden bağlantın uçabiliyordu. Hızı iki kata çıkarttırdıktan sonraki hafta sonunda hızın yarıya düşmesi de bu durumla ilgiliydi. Benim 200’den tırtıklanan 100, kurdeşen olan başkalarını sevindirmekte kullanılmıştı.
Saç baş yolduran hafta sonu kesintileri bir de, çok önemli bir devlet konuğunun ziyareti sırasında veya Dünya boyutunda çok sarsıcı bir olay meydana geldiğinde peydahlanıveriyor. Haber ve bilgi alışverişi zirve yapınca çuvallıyor ttnet. Kullanıcılardan telefon yağmaya başlayınca “Modemleri, tesisatı, paralel cihazları kontrol ettirin” talimatları veriliyor hemen görevli personele. Kullanıcılara da duvarları tırmalamak kalıyor.
Haftalardır ilk kez bu hafta sonu hat kopmuyor. Umarım kalıcı ve sevindirici bir haberdir bu. Diğer anlamıyla, dileyelim de ttnet ilave kapasite donanımlarını bağlayarak yetersizlik durumunu ortadan kaldırmış ve hatları rahatlatmış olsun.
Terslik benim göbek adım, o beni bulmazsa ben onu bulurum demiştim.
Yeni sorunsal durumsalım ise bozuk digitürk Plus decoder’ı, yani kod çözücüsü.
Özellikle çok sevenim özellikle çok olduğundan mı kullanmak zorunda bırakılıyorum bozuk decoder’ları, yoksa digitürk’te olağan ve sık karşılaşılan bir durum mudur henüz kestirebilmiş değilim. Çünkü taze aboneyim ve ikinci bozuk decoder’a katlanma ve son getirilen bozuk decoder için bile 60 küsur kayme faturayla karşılaşma ve eğer lütufta bulunup bu bozuk decoder’ı değiştirmek için gelirlerse teknik servise 20.- YTL bayılma durumunda kalıp “Bu seferlik sizden servis ücret almayalım” diyen iyiliksever personelin yüce gönüllüğünü yaşama aşamasındayım.
Taze üyeyim, iki aydır paraları bayılmama, sayısız görüşme yapmama, pek çok sıkıntıya katlanmama rağmen sağlam çalışan bir digitürk Plus’a sahip olmayı başaramadım.
Ben bahtiyar olmayayım da kim olsun? Çalışmayan bir sistem kuruyorlar, sonra arızalı kod çözücü’yü değiştirip yerine daha arızalı bir kod çözücü takıyorlar ve bozuk olanın yerine getirilen daha bozuk olan için 64.- YTL tahsil ediyorlar. Biter mi hiç, haalaa çalıştırmayı başaramadıkları sistemi düzeltmek için tekrar gelirlerse servis ücreti isteyeceklerini üzerine basa basa belirtiliyorlar. Eminim değiştirecek olsalar yeni bozuk kod çözücü için de bir 64.- YTL’yi daha büyük rahatlıkla isteyeceklerdir. Ben sonsuz bahtiyar olmayayım da kim olsun di mi?
Bu yüzden:
TEŞEKKÜR: Sabah 10:00 civarında arayıp adres tarifi aldıktan sonra “15-20 dakika sonra sizdeyim...” deyip yığınla telefon görüşmesinden ve “1 saat sonra” veya “5-6 civarında gibi” sözler almama rağmen 3 gün sonra hiç beklemediğim anda çat kapı karşıma dikildiklerinde, “Günlerce beklettiniz, gelmeden önce niye aramıyorsunuz” tepkisi vermem üzerine “İstemiyorsanız geri gidelim” deme büyüklüğünü gösterebilen ve eskisi sadece durup dururken reset’leyerek dakikalarca yeniden yüklenmesi için bekletmek ve de “Kabloyu taktığınızdan emin misiniz içerikli E 52” arıza mesajı verip yayını ne sihirdir ne keramet yaparak uçururken, günlerdir değiştirilmesini beklediğim getirdikleri şimdiki decoder da durup dururken reset’lemek ve dakikalarca bekletmek ve de “Kabloyu taktığınızdan emin misiniz içerikli E 52” mesajı vermekle kalmayıp tamamen ekranı karartarak öylece beklettiği ve decoderi kapatıp açmadıkça görüntüyü geri getirmediği için digitürk’e ve buradaki teknik servisine sonsuz teşekkürler etmek insanlık borcumdur.
Terslik benim göbek adım ya, yaşamayı becerebilmeliyim tersliklerimle.
Yeni bozuk kod çözücüye katlandım birkaç gün. Çekilir gibi değildi; çözücünün üstündeki ışıklara falan bakılırsa her şey normal ama TV ekranı kapkara, görüntü mörüntü yok. Kod çözücüyü açıp kapayınca görüntü geri geliyor, o arada da kaçan kaçıyor. Hele de ihtiyaç molaları için beklemeye (Pouse) alınıp birkaç dakikalık kayıt yapılmışsa beter oluyor, filmin o kısmı tamamen uçup gidiyor. Aynı durum baş belası kod çözücüler kendini reset’lediğinde de ortaya çıkıyor. Film milm kalmamış, kalk gidelim olmuş...
İlk bozuk decoder/çözücü sadece reset’liyordu, bu ise katmerli arıza sunuyor hizmet olarak. Hem reset’liyor, hem de ekranı karartıyor. Yeme de yanında yat. Daha ne ister insan di mi!
Perşembe aradığımda yarın kesinlikle size gelecekler sözü almama rağmen kimseler gelmeyip aramayınca Pazar akşamı tekrar arıza bildiriminde bulunayım dedim. Yine söz verildi “Pazartesi kesinlikle gelmeleri sağlanacak” diye. Bütün gün ne gelen oldu ne de arayan. Akşam 17:30’da bir telefon. Efendim bilmem kim ustanın işi uzamış da bugün gelemeyeceğini bildirmek için aramışmış telefondaki kızcağız. Gelmediğini bildirmek için aramak nasıl bir zekanın ürünüdür anlayan varsa bir adım öne çıksın lütfen. Özür falan dinlense bir nebze anlayabilir insan, sadece bugün gelemedik demek için arıyor zeka küpleri. Gelmediğin ortada, bunun bildirilmesi mi olur! Bu yaşanandan sonra “Resmen kafa buluyorlar” diye düşünmemek imkansız değilse nedir?
Eksik kalsın, başlamayayım digisine, iptal ettireceğim üyeliği deyip kapattım ve merkez’i arayıp “Bakın böyleyken böyle oldu, bütün gün ağaç ettiler beni ve alay eder gibi bugün gelemedi usta demek için telefon ettiler, bıktım artık, buna daha fazla katlanmak istemiyorum” diye durumu açıklamaya çalışarak üyelik iptali için başvuru yaptım. Bir iki saat sonra Merkez’den bir kızcağız arayıp “Üyeliğinizi iptal edilmesini istemişsiniz, oysa arıza giderilmiş...” demez mi, zaten öfkem burnumda. “Ne giderilmesi, ne gelen oldu ne de giden. Decoder’ın değişmesi gerektiğini sizin teknik birim söylüyor söylemesine de ne gelen oldu ne de kutu getiren, nasıl giderilmiş arıza?” diye öfkeyle konuşmamı karşılıksız bırakmayan telefondaki kızcağız:
“Kampanyadan yararlandığınız için üyelikten çıkarsanız ceza ödemek zorunda kalırsınız!” demez mi?
Ya duymamışlar dünyanın en zengin adamı olduğumu, ya da ciddiye almamışlar duyduklarını; çoktan hazırlamışım kendimi birkaç yüzlüğe. “Ne kadarmış bu ceza” diye diklenip 25.- YTL’yi duyunca epeyce rahatlayarak:
“Canı cehenneme 25,- YTL’nin, bu da benden olsun digitürk’e. Zaten bozuk decoder’ı değiştirip yerine yeni bozuk decoder taktığınızda 64,- YTL fatura etmiştiniz, bunu da öderiz digi’ye, olur biter”
Telefonu kapattım fakat içim rahat değildi. Hem bozuk cihazı kullanmaya mecbur ediliyorum hem de sağlammış gibi kayıtlar oluşturuluyordu. Merkez’i yeniden arayıp hiçbir servis yetkilisinin gelmediğini, arızalı çözücünün kesinlikle değiştirilmediğinin kayıtlara geçilmesini istedim ve üyelik iptali istediğimi tekrar belirttim.
Artık digitürk’ü unutmaya hazırlanıyordum ki Cuma sabahı kapı ziliyle uyandım. Karşımda bir servis elemanı. Öfkelenmemeye ve üyelik iptalini unutmaya çalışarak “Madem gelmiş, düzeltsin bari sorunu” diye düşündüm önce, ancak bir baktım yanında sadece alet çantası var.
Şaşkınlıkla:
“Niye geldiniz? Decoder nerede, getirmediniz mi?”
Elindeki forma bakıp: “Decoder değişeceği belirtilmemiş, yayın bozukmuş. Öyle yazıyor burada” demez mi?
Pazartesi ağaç edip Cuma günü çat kapı geliyor ve dünya yüzünde bilmeyenin kalmadığı arızalı kod çözücü’den bihaber olduğunu söylüyor.
“Çekilin gidin başımdan, sizinle mi uğraşacağım” deyip kapıyı yüzüne kapattım.
Akıllanmıştım artık, merkezi arayıp decoder’sız bir servis yetkilisinin geldiğini ve decoder değişiminin kendilerine bildirilmediğini iddia ettiğini söyledim.
“Nasıl olur, biz onlara bildirmişiz decoder’ın değişeceğini. Ve arızanın giderildiğini birkaç dakika önce bize bildirmişler” yanıtını duymak hiç şaşırtmadı beni.
“Hayır, bu kesinlikle doğru değil, ne decoder getirmişti ne de herhangi bir işlem yaptı. İçeri bile girmedi, nasıl gidermiş arızayı? Neyse, ben sizi arızanın giderilmediğini söylemek için arıyorum. Yine yalan söyleyeceklerini, yanlış bildirimde bulunacaklarını düşündüğüm için haksızlıkla karşılaşma durumuna engel olmak istedim”
Akşam üstü yetikli servisten bir kız aradı “Elemanımızı kapıdan kovmuşsunuz...”
“Yine yalan ve yanlış bildirimde bulunup arıza giderildi demişsiniz merkez’e. Ayrıca kovmadım arkadaşınızı, üyelik iptali istememe rağmen, mademki gelmiş arızalı decoder değiştirilsin bari deyip içeri davet edecektim ki elinde kutu falan görmeyince, niye geldiniz diye sordum. ‘Yayın bozukmuş’ boş laflarıyla uğraşmanın yararsız olduğunu düşünerek ‘Çekilin gidin başımdan, sizinle uğraşamam’ deyip kapıyı kapattım.”
“Arızayı tespit edecekti”
“Laf ebeliği yapmayın. Ne arızasını tespit edecek! Neredeyse dünya yüzünde bilmeyen kalmadı decoder’ın bozuk olduğunu ama sizin elemanınızın haberi yok. Olur, günlerce ağaç ettiniz, lütfedip geldiniz bozuk decoder’ın arızalı olduğunu tespit etmek için, bir de tespit ettiğiniz bozuk decoder’ı değiştirmeniz için yüzyıl daha beklerim. Başka işim yok sizinle mi uğraşacağım”
“Arabada Decoder vardır, gidip alırdı”
“Gelen arkadaşın dili yok mu, o niye söylemedi arabada decoder’ın olduğunu, gidip alabileceğini?”
Konuşmanın tartışmanın kesinlikle yararı yoktu. Tekrar merkezi arayıp abonelik iptali istediğimi tekrar ve üzerine basa basa belirttim.
Son olarak geçen hafta arayan bir bayan “Arızanız giderildi mi?” diye sormaz mı?
“Ne giderilmesi, burnumdan getirdiler!”
“Hemen ilgileneceğim...”
“Hayır hanfendi, kesinlikle ilgilenmeyin. Üyeliğimi iptal edin ve beni rahatsız etmeye son verin. Başlatmayın digitürk’üne...”
Kapattı... O günden sonra arayan falan olmadı, umarım da olmaz.
Ve defalarca “Ben digitürk satın aldım, bilmem hangi ustanın veya teknik servisin hizmetini değil. Muhatabım digitürk’tür, falanca usta, filanca servis beni ne ilgilendirir” diye çıkışmam hiç kimseye kesinlikle hiçbir şey ifade etmedi, birkaç cılız “Haklısınız”dan fazlasıyla karşılaşmadım.
“Benim burada böyleyken böyledir, sizin oralarda digitürk+Plus durumları nasıldır?” diye de soramadım şimdiye dek kimselere.
Bilgisayardan çakmamakta diretmekten başka seçeneğim yoktur.
19 Ağustos / 27 Ekim 2008
Eyüp Şeker
Her işi tabakhane yöntemiyle halletmekle yükümlü hiperaktife bir de panik atak ikramiyesi denk geldiğinde öyle eşsiz durumlar ortaya çıkar ki, görenlerin külliyatlı miktarı ya sıkılı tek cıvatası kalmayıncaya kadar geberircesine güler, ya da “Bu geri zekalı ayakkabısını bağlamayı becerebiliyor mudur?” gibi eşsiz düşünceler üretir. Geri kalanlar ise olan biteni anlamadığı için ifadesizce bakakalır.
Yani tabakhane yöntemi tutsaklığındaki hiperaktif bir de panik atak krizine yakalanırsa seyreyleyin cümbüşü. Sorulsa adını bilemez, en basit, hatta en iyi bildiği işleri bile yüzüne gözüne bulaştırır, her şeyi berbat eder, bozar kırar döker.
Örneğin, iki sokak ötedeki mağaza yerine neden Adana’dan bilgisayar satın aldığımı kimse anlayamaz. Ben de anlayamam...
Uzun yıllardır bu huyumu bildiğimden ciddiyet gerektiren veya önemsediğim bir işe başlarken “Hesabını kitabını birkaç kez yap, dikkatli ölç biç, hataya düşme” telkinleriyle hesapta titizlenirim. Sonuç mu, yine önemli hatalar çıkar ortaya.
Buna en iyi örnek mutfak dolabı yapma maceralarımdır. Maceralar diyorum, çünkü birden fazla mutfağa dolap yaptım ve her birinde de hata yapmaktan kurtulamadım. Üstelik defalarca ölçüp biçmeme, kılı kırk yararcasına hesap üstüne hesap yapmama rağmen. Ya dolap kapakları veya raflardan biri dar veya geniş çıkar, ya da eksik veya fazla sayıda kestiririm. Sonuçta kesip biçmekten veya yeni malzeme almaya gitmekten bitap düşerim.
Bir değil iki değil, dört beş kez menteşe yanlış alınır mı? Ben alırım... Kapakların dışta veya içte olmasına göre işlevi olan menteşeleri kaç kere ters aldım; ya düz yerine deveboynu alıp kapakların gerektiği şekilde kapanmaları için altlarına parça koymakla cebelleşirim, ya da düzünden alıp kapakları kesmekle gidip yeni menteşe almak ikilemiyle karşı karşıya kalırım. Titizlenmelerimin eseri yanlışlarım yüzünden birkaç takım menteşe öylece durmaktadır atölyemde.
Beni çağrıştırdığı için unutamadığım iki olay dinlemiştim ayak üstü denilebilecek bir yerde genç bir kadından.
Otomobille yeni yeni tanıştığı günlerde epeyce panikliyor kullanırken. En büyük kabusu ise yokuşta dur kalk. Acemi zaten, düz yolda sürerken bile zorlanıyor, kolayca panikleyip eli ayağına dolaşıyor, yetmezmiş gibi dik bir yokuşu çıkarken yakalanmaz mı dur kalk trafiğe. Üç sıra otomobil yokuşu santim santim tırmanıyor neredeyse. Bu ise ortadaki sıradan dahil olmuş otomobil dizisine. Birkaç saniyede bir ilerlemesi gerektiğini ve daha yokuşun düz sayılacak başında olduğunu düşündükçe ödü patlıyor. Bir müddet ilerliyor, yokuş meyillendikçe paniği dehşete doğru meyletmeye başlıyor.
Dehşet içinde “Ben şimdi ne yapacağım!” düşüncesiyle kıvranırken iki eliyle direksiyona sımsıkı yapışmış vaziyette frene basıyor. Aslında basmış demek hafif kalır, koltuktan güç aldığı bacağıyla tam manasıyla abanmış fren pedalına.
İçinden tekrarlayıp durduğu “Bu dik yokuşta nasıl kalkış yapacağım, ben şimdi ne yapacağım, nasıl kalkış yapacağım? Ya kaydırırsam?”dan başka şey yok aklında. Vites birde, sol ayağı debriyajda, diğeriyle frene abanmış şekilde bekliyor ve “Kaydırmadan nasıl kalkış yapacağım...” diye kıvranıyor.
Aslında baştaki o birkaç saniye içinde dehşete dönüşmüş paniği.
Birden arabasının geri geri kaymaya başladığını fark edip ellerini morartırcasına sıktığı direksiyondan ve koltuğundan güç alarak frene daha da yükleniyor ama durduramıyor, geriye kaymaya devam ediyor araba... Hızla uzaklaşıyor önündeki, sol ve sağındaki sıralardaki araçlar. Kan ter içinde arabasını durdurmaya çalışırken korna sesleri duyar gibi oluyor.
Önündeki arabalardan epey uzaklaşmış, sağındaki solundaki sıranın araçlarının birer birer yanından geçişi sürüyor. Dehşet içinde, alnından süzülüp görüşünü bozan terleri tersiyle silmek için olsun direksiyondan kaldıramadığı sağ elini “El frenini çekmeliyim, el frenini çekmeliyim” telkinlerinden aldığı güçle kaldırıp kola uzanırken korna seslerine biraz daha kulak verebiliyor. “Peki, kim çalıyor bu kornaları” düşüncesinin dürtmesiyle aynaya baktığında “Geri geri bu kadar kaydım, neden arkadakine çarpmadım!” sorusuyla ayılmaya başlayan bilinci bu tuhaflığı çözmeye doğru itiyor onu.
Arkasındakilerin, “İlerlesene, neden gitmiyorsun” diye bağırıp çağırırken kornaya basıp durmalarına önce anlam veremiyor, öylece bakıyor epeyce bir süre. Kafası iyice karışıyor...
“Ne saçmalıyor bunlar, ne gitmesi, geri geri kaymıyor muydum ben!” sorularını hızla aklından geçirirken aklı başına gelmeye başlıyor.
Geriye kaydığı falan yoktu, sadece önündeki ve yan sıralardaki araçlar aynı anda hareket edip ilerlemeye başlamış, “Arabayı geri kaydırmadan nasıl kaldıracağım!” paniğindeki bizimkisi ise geri geri kaydığını zannedip frene abanmaya başlamıştı.
Öyle büyük bir dehşet yaşamış ki, bu kez kendine gülememiş...
Ne kadar basarsa bassın diğer araçlardan uzaklaşmaya engel olamamıştı, çünkü bastığı kendi freniydi, gidenlerin değil.
Gülmemiz dinmemişti ki diğer macerasını anlatmaya başlamıştı.
Akşam havaalanına gitmesi gerekiyormuş. Sözünü ettiği günü “Bayan telaşe”liğine yakışır şekilde koşturmacayla geçirmiş, “Uçağa yetişemeyeceğim” kaygısı aklına takılıyken yapması gereken işlere yetişememek düşüncesiyle kıvranıp durmuş.
İşten zar zor çıkıp koşa koşa eve gelmiş, çantasını ve kendisini hazırlamak için telaşla hareket ediyormuş. Arada bir gözü saate kayıyor ve ilerleyen dakikalar kafasına daha çok takılırken paniği de artmaya başlamış. “Yetişemicem, yetişemicem...” diye tekrarlayıp dururken sonunda kendini dışarı atabilmiş. Taksi için koşturup bir tanesine binmeyi başardığı anda saatine bakmak istediğinde, o aceleyle takmayı unuttuğunu görüp şoföre sormuş saati. O andan itibaren de birkaç dakikada bir saati sormayı tam anlamıyla otomatiğe bağlamış.
Tekrarlayıp durduğu “Yetişemicem, yetişemicem...” nakaratı her dur kalkta, her kavşakta daha sıklaşırken, şoförün sergilemeye başladığı bıkkınlık belirtilerini görmezden gelerek sormaya devam ediyormuş saati. Ağır akan trafiğe rağmen sonunda geliyorlar havaalanına ama kalan sayılı dakikaların zirve yaptırdığı paniği yakasını bırakmıyor. Gerçekleşen tek değişiklik ise tekrarlatıp durduğu “Yetişemicem” sözcüğünün “Yetişebilecek miyim, yetişebilecek miyim...” halini alması oluyor. Aklı saatte, kafası geç kaldığına kilitlenmiş...
Birkaç metre ileride ineceği için “Vakit kaybetmeyim, inmeden ödeyeyim” düşüncesiyle cüzdanına uzanıp şoföre bakarak “Saat kaç?” diye soruyor. Farkında bile değil ücreti sormadığının...
Bakışları iyice “Deli midir nedir? Çattık ya...” halini almış şoför “Dokuz kırk altı” karşılığını veriyor.
Sesli şekilde “Dokuz kırk altı, dokuz kırk altı...” diye tekrarlayarak cüzdanını karıştırıp parayı denklemeye çalışırken bir türlü bulamamanın telaşlı sıkıntısıyla “Dokuz kırk altı demiştiniz di mi?” diye sormuş.
Sabrının sınırlarına gelmiş şoför daha fazla dayanamayıp öfkeli bir sesle “Hanfendi saati sordunuz, taksi ücretini değil...” dediğini duyunca para aramayı kesip öylece kala kalmış.
Paraların bol sıfırlı olduğu, ekmeğe, bir şişe suya milyon ödendiği o günlerde hangi akla hizmet dokuz kırk altı gibi tuhaf tutardaki parayı aradığını kesinlikle düşünmediği çok açıktı.
Neden sonra kendine gelerek kahkahayla gülmeye başladığında, şoförün “Deli midir nedir! Çattık belaya” içerikli bakışlarının daha da şiddetlendiğini fark edip apar topar inmiş taksiden, koşarak terminale atmış kendini.
Aslında, koştura koştura yeni maceralara koşturdu demek daha doğru olacaktır.
İşte hiperaktivite, yani kendini gösterdiği şekliyle dikkat eksikliği böylesine tedbirli yapar insanı ve de huyunu bilip tedbirli davrandığı için böylesine eşsiz durumlara düşürür tedbir üstüne tedbir alanı.
Kahkahalarla güler insan kendine, hem de çok sık...
Ve çoğunlukla “Ne anlarım” ruh hali egemen olur böylelerine, fakat karakterinde birazcık inatçılık olanlar üzerine giderek üstesinden gelmeye çalışırlar bu kusurlarının ve “Neden anlamayayım!” düşüncesiyle diklenmeye çalışırlar başlarının belası dikkat eksikliğinin büyütüp devasalaştırdıklarına.
Tıpkı “Dahi dedem” isimli kitabın başkarakteri gibi: Müthiş şekilde deniz tutmaktadır adamcağızı. Deniz de felaket dalgalıdır. Bir kaşık yemeğe kalksa hemen çıkartmaktadır. Pes etmez, bir kaşık yer koşar güverteye, kusar... Döner yemek salonuna bir kaşık daha yutar, atar kendini dışarı, zor yetişir kenara, yuttuğundan fazlasını püskürtür denize. Vazgeçmez, döner masasına bir kaşık daha yutmaya...
Servistekilere inat gidip daha yeni A6000VM modelini aldığım ASUS’un sorunu spy/casus yazılımlarıyla ilgiliydi ama bunu uzunca bir süre bilemeyecektim. Normal şekilde internette dolaştıktan sonra akşam bilgisayarı kapatıp sabah yeniden açtıktan bir müddet sonra monitörün sol üstünde 3x4 cm ebadında bir mesaj penceresi belirip yanıp sönmeye başlıyordu. Ne bir tarafa kaydırılabiliyor, ne de kapatılabiliyor ve küçültülebiliyor (minimize) edilebiliyor, mavi mavi çakıp duruyor, saç baş yolduruyordu insana. Yanıp sönen ve bütün pencerelerin üstünde kalıp görüntüye engel olan bu illetten kurtulmanın tek yolu ise görev yöneticisini açıp orada ATK programcığını bularak görevini sonlandırmaktı. Böylece idare ediyordum vaziyeti... Kesin çözüm ise asla düşünmediğim ve haalaa ilişkisini bilmediğim/bilemeyeceğim bir yerden geldi:
Her kullanıcı gibi benim başım da spy/casus’larla belada. Bu illetlerden kurtulmak için program aramaktan, bulduğumu çalıştırıp bilgisayarı temizlemeye çalışmaktan usanmıştım. Neden sonra bir spyware programlarının aslında pek işe yaramadığından kuşkulanıp Explorer’ın İnternet Seçenekleri’nde geçici internet dosyalarını ve geçmişi silmenin en iyi yol olduğunu fark ettim. Bilgisayarı kapatmadan önce geçici internet dosyalarını sildiğimde başımın belası ATK programcığının başıma musallat olmadığını fark etmem de çok sürmedi.
İki baş belamın çözümü de neredeyse kendiliğinden gelmişti.
Anladığım kadarıyla Spy’lar yani casus yazılımları site ziyaretleri sırasında yerleştiği bilgisayarı taramaya hemen başlamıyor, bilgisayarın gün boyu kullanılmasını, yani ziyaret edilen sitelere dair bilgiyle dolmasını ve bilgisayarın kapatılıp açılmasını bekliyor ki, kullanıcının eğilimlerine, düşkünlüklerine, yatkınlıklarına dair toplayıp derlediği ve efendisine bildireceği bilgiler etli butlu olsun.
Bu yüzden sonraki gün bilgisayar açıldıktan bir süre sonra spy, yani casus yazılımı çalışmaya başlayıp internet ziyaretlerine dair bilgileri derlerken bilgisayarın kendi programcıklarından biriyle, yani ATK ile çakışıyor. Çakışınca da ATK sapıtıp amaçlanmamış ve istenmeyecek şekilde çalışarak yanıp sönmeye ve de kullanıcının, yani benim tepemi attırmaya başlıyor.
Şimdi tam hatırlamıyorum, yanılmıyorsam bataryayla ilgili bir yazılımdı ATK. Neyse, ATK’nın ne olduğu o kadar önemli değil zaten. Birdenbire ekranda ve her şeyin üstünde belirip bir türlü gitmek bilmeyen baş belası bir mesajdı yanıp sönen ATK ve kurtulmanın en emin yolu, bilgisayarı kapatmadan önce geçmişi silmekten geçiyordu. Hem böylece tam olarak ne işe yaradıkları belli olmayan AntiSpyWare programlarını da gereksiz yere yüklemekten ve bunları çalıştırıp bilgisayarı spy/casus’lardan temizlemelerini kırk saat beklemekten kurtulmuş oluyordu insan.
Bana göre spy’ların başa bela olmasını engellemenin en garantili, en temiz, en pratik yolu, bilgisayarı kapatmadan önce İnternet geçmişini silmektir. Ve bu bütün bilgisayarlarda geçerlidir. Kapatmadan sil geçmişi, kurtul spy’lardan. ASUS A6000VM’de de yapışıp kalan ATK’den...
Merak eden olursa diye söyleyeyim, artık bir ASUS’um yok.
Ve son ASUS’un hiçbir sorunu için servisi asla aramadığımı özellikle belirtmeliyim.
Epeydir Hp masaüstü kullanıyorum.
Pek çok kişi farkındadır marka bilgisayar firmalarının, Windows’la veya bilgisayarın üzerindeki başka markalara ait donanımla ilgili bilgi vermediğinin. Sadece bilgisayarı kullanmaya dair şeyler anlatıyorlar verdikleri kullanma kılavuzlarında falan. TV, disk çalar, DVD oynatıcı veya müzik seti gibi görülüyor artık bilgisayarlar da ve düğmesine bas aç, kullanmaya başla deniyor ama bilgisayarların TV veya müzik seti olmaktan çok uzak olduğu ve zırt pırt sorun yarattığı, kullanıcıların yapısal bilgilere sıkça ihtiyaç duyduğu fena halde göz ardı ediliyor.
Başta mantıklı ve doğru gibi gözüken “Windows veya kullandığımız diğer ürünler bizim üretimimiz değil, bu nedenle haklarında bilgi vermek bize düşmez” anlamındaki bu bakış açısı öylesine basit şeylerde öylesine içinden çıkılmaz durumlar yaratabiliyor ki, insan sık sık saç baş yolabiliyor. Belki de asıl sorun, bu bakış açısını çok ileri götürüp işi hiçbir bilgi vermemeye vardırmakla ilgilidir. Bir TV alır yıllarca kullanırsın, modelini bilmez, asla merak etmezsin, değiştirip yenisini satın alırken duyarsın modelleri falan ama onu da tez zamanda unutur gidersin. Televizyonu için gecenin bir yarısı teknik destek servisin aramış kimse yoktur dünya yüzünde, oysa her gün sayısız telefon edilir bilgisayar dertleri için.
Hp masaüstünü aldıktan kısa süre sonra faks için lazım oldu diye çevirmeli modem kartı alıp takayım dedim. Alışılmıştan daha küçük bir kasası var bilgisayarın, Hp’yi arayıp nasıl bir modem kartı takabileceğimi sorayım dedim. Görüştüğüm kişi “Modeli nedir?” diye sorduğunda başladı büyük arayış. Kasanın üzerinde Hp Pavilion Slimline dan başka şey yazılı değil. Ne var bunda demeyin hemen; bin tane Hp Pavilion Slimline var, hem de hem masaüstü hem de dizüstü olmak üzere... Gel gör ki benimkinin hangi Hp Pavilion Slimline olduğu hiçbir yerinde yazılı değil. Sonunda telefondaki görevli “Faturada yazılıdır, oraya bakın” dedi de gidip bulup getirdim de öyle öğrendik modelini.
Yok, yazmamışlar hiçbir yerine; hesapta TV ya, DVD oynatıcı ya, modelini belirtmeye gerek yok demişler herhalde. Kısacası “Siz kullanıcısınız, bir şey yapılacaksa servise getirmeniz gerekir, zaten dokunamazsınız, açarsanız garantisi bozulur” falan diyorlar. İyi de şehrin bu hengamesinde çok basit işler için kim taşır bilgisayarı servise ve günlerce işin yapılmasını bekler, sonra da almaya gider? Olacak şey değil.
Daha sonra RAM’i yükseltmek istedim ve derdin katmerlisiyle tanıştım.
Ne kutusundan çıkan tomarla kılavuzda belgede yazılıydı RAM bilgileri ne de internet sitesinde. Kullanma kılavuzlarında sayfalar dolusu, açma düğmesine nasıl basılır, mp3 nasıl çalınır, DVD nasıl seyredilir gibi bana göre anlamsız yığınla bilgi vardı ama anakart’ın markası modeli, kaç Mb RAM’i desteklediği hiçbir yerde belirtilmemişti. İnternetten bakayım dedim “Ekran şu büyüklükte, hardisk bu kapasitede, bellek şu kadar, DVD çift taraflı...” gibi birkaç kaba bilgiden fazlasını bulamadım. Teknik destek telefonunu aramak ise ayrı bir işkence. İşin yoksa şuna bas, buna bas diyen otomatik sese adım uydur, dakikalarca tekrarlanıp duran müziği dinle dur. Gözüm kesmedi, yine de riske girmeyip başta aklımdan geçirdiğim gibi 2 adet 2 Gb RAM yerine 2 adet 1 Gb alıp belleği iki katına çıkardım. Bilgisayarı rahatlatıp kısmen hızlandırdım ama haalaa bilmiyorum anakartın kaç mb RAM’i desteklediğini, dolayısıyla da bilgisayarı ne kadar daha hızlandırabileceğimi.
Terslik benim göbek adım. O beni bulmazsa ben arayıp onu bulurum.
Bilgisayardan çakıp çakmamak konuyla ilgili dertlerin eksik kalacağı anlamına kesinlikle gelmiyor. Son günlerdeki belam ADSL hattının ikide bir kopması. Özellikle hafta sonları tıpkı grev günlerindeki gibi daha bir azıyor arızalar. Arıyorum ttnet arızayı/teknik desteği, karşıma çıkan görevli kendisine öğretildiği şekilde kurulmuş makine gibi “Modem hattınıza bağlı telsiz telefon, faks hatta ikinci bir telefon var mı?” diye sıralıyor. Daha önce aradığımda söylemiştiniz, hepsini söktüm, artık yok, yine kopup duruyor bağlantı dediğimde bu kez “Hatlarımızda sorun yok. Ev içindeki telefon kablosunun kopuk olup olmadığına baktırın” tavsiyesinde bulunuyor, “O da tamam, önceki arayışımda söylemiştiniz, hepsini gözden geçirip yeniledim”
“Peki, arıza kaydınızı alıyorum. Görevliler ilgilenecektir”
Hattımı kontrol edip “Baktık, hiçbir sorun yok” demek için arayan teknisyen modemi yenilememi tavsiye edince gidip yeni bir tane aldım. Değişen bir şey olmadı, yine kopmalar devam etti ve artık aslanlar gibi 2 adet modemim var. Özellikle de hafta sonlarında çıldırtıyor hat kopmaları, video gibi büyük kapasiteli dosyaları indirmek imkansızlaşıyor, insanı zıvanadan çıkartıyor.
İşe yaramayacağını düşünsem de çaresizce yine arıyordum ttnet arızayı.
Hatta bir keresinde; aynı hat telefon amacıyla kullanıldığında modemin berbat cızırtılarını yok edip telefon görüşmesini mümkün kılmak için gerekli olan spliteri sökmemi bile söyledi karşıma çıkan görevli.
“Sizi doğru mu anladım? Spliteri sökersem telefonu nasıl kullanacağım” şaşkınlığıyla sorduğumda:
“İnternet bağlantısının kopmasının nedeni spliter olabilir. Onu sökün” diye diretti.
“Nasıl sökerim, telefonu kullanamam o zaman. Hem modem ve spliteri yeni aldım, daha birkaç günlük, niye bozuk olsun?
“Bozuk olamaz mı yani!” diye diklenmez mi, ne diyeceğimi bilemedim.
Baktım bir yere varamıyorum bari kapasiteyi yükselteyim dedim. Bir üst limite geçersem belki orada bu sorunla karşılaşmam gibi bir gerekçe uydurdum kendime.
İnternet çok hızlandı fakat bağlantı kopmaları aynı şekilde devam ediyordu.
Ve bir hafta sonunda 200’lük ortalamadaki yeni download hızı eski hız olan 100’e düşüverdi. Neden acaba, ondan mı şundan mı demenin yararı yoktu, Teknik servisi arayıp arıza kaydı yaptırdım. Ne ilginç tesadüf, yine hafta sonunda peydahlanıvermişti bu arızamsı arıza. Görüştüklerim hatlarda hiçbir sorun olmadığını ısrarla belirttiler ama ben hafta sonunu eski hıza düşmüş şekilde geçirdim. Pazartesi ise hız normale, yani yenisi olan 200’e dönüverdi. Kısacası hafta sonu sendromu kesintilerine/kopmalarına hızın yarı yarıya düşmesi eklenmişti.
Kesintiler illallah dedirtiyordu ve teknik servisi aramak olağan hale gelmişti benim için. Arıyordum çaresizce, telefona cevap veren otomatiğe bağlanmış şekilde sıralıyordu:
“Hattınıza bağlı telsiz telefon, faks veya paralel telefon var mı?”
“Yok, hepsini söktüm.”
“Evin içindeki telefon hattını kontrol ettirin, kopukluk olabilir”
“Onu da geçen gün baştan aşağı yeniledim. Bende hiçbir sorun yok, şu anda sizde, yani ttnet’in santrallerinde, hatlarında, sistemlerinde falan bir arıza var mı?”
“Evet var, giderilmeye çalışılıyor”
Neden baştan söylemiyorsunuz da modemdi hattı diye sayıp duruyorsunuz. Arızayı gidermek için neredeyse evi yıkıp yeniden yapacağım ama siz tttnet hatlarında arıza olduğunu söyleyemiyor, benim modemimi telefon kablomu sorgulayıp duruyorsunuz. İnsaf...” deyip telefonu kapattım.
Bir diğer seferinde ise daha farklı bir gerçekle karşılaşacaktım. Aradığımda karşıma çıkan görevliye “Sizi ararken modem kopuktu ve hat olmadığına dair ışık yanıp sönüyordu, tam şu anda hat geldi ve bağlantı düzeldi. Bu durum daha önce de birkaç kez dikkatimi çekmişti...” dediğimde:
“Evet, hat koptuğunda telefon edilirse modem tekrar aktif hale geçebiliyor” yanıtını verdi.
Öğrenmiştim artık. Bağlantı kesildiğinde bir numara çevirirsem, hatta bir numara çevirmeme bile gerek yoktu, ahizeyi kaldırıp bir kaç kere tıklamak bile yetiyordu birkaç saniye sonra modem aktif hale geçirmeye, bağlantıyı sağlamaya. Tabi bir teknik arıza yoksa.
Haftalardır cebelleştiğim arızaları tuş etmenin yolu numara çevirmekte, birkaç tıklamada yatıyordu. “Vay be...” demeyeyim de kim desin?
Mesele aydınlanmaya başlamıştı. Apaçık ortadaydı, kapasitesi yetersiz kalıyordu ttnet’in. Karşılayamıyordu ihtiyacı. Bir türlü düşmek bilmeyen jetonlarım birer birer düşmeye başlamıştı artık. Aylar önce bir ttnet yetkilisinin yaptığı “İnsanlar interneti kullanmadıklarında modemlerini kapatmıyorlar. Kapatılsa hatlar rahatlayacak...” içerikli açıklamayı da hatırladım.
Her şey öylesine açıktı ki, özellikle hafta sonları internete yükleniliyor, ttnet’in sistemleri ise talebi karşılayamıyor, kullanıcıların bağlantılarında kopmalara sebep oluyordu. Büyük ihtimalle de birkaç dakika veri alıp göndermeyen kullanıcının modemi santral bilgisayarı tarafından otomatik olarak devre dışı bırakılıyor, bu kullanıcıya sunulmuş kapasite sırada bekleyen başkasına veriliyordu. Örneğin birkaç sayfalık bir metni okuma esnasında veri akışı gerçekleşmediğinden bağlantın uçabiliyordu. Hızı iki kata çıkarttırdıktan sonraki hafta sonunda hızın yarıya düşmesi de bu durumla ilgiliydi. Benim 200’den tırtıklanan 100, kurdeşen olan başkalarını sevindirmekte kullanılmıştı.
Saç baş yolduran hafta sonu kesintileri bir de, çok önemli bir devlet konuğunun ziyareti sırasında veya Dünya boyutunda çok sarsıcı bir olay meydana geldiğinde peydahlanıveriyor. Haber ve bilgi alışverişi zirve yapınca çuvallıyor ttnet. Kullanıcılardan telefon yağmaya başlayınca “Modemleri, tesisatı, paralel cihazları kontrol ettirin” talimatları veriliyor hemen görevli personele. Kullanıcılara da duvarları tırmalamak kalıyor.
Haftalardır ilk kez bu hafta sonu hat kopmuyor. Umarım kalıcı ve sevindirici bir haberdir bu. Diğer anlamıyla, dileyelim de ttnet ilave kapasite donanımlarını bağlayarak yetersizlik durumunu ortadan kaldırmış ve hatları rahatlatmış olsun.
Terslik benim göbek adım, o beni bulmazsa ben onu bulurum demiştim.
Yeni sorunsal durumsalım ise bozuk digitürk Plus decoder’ı, yani kod çözücüsü.
Özellikle çok sevenim özellikle çok olduğundan mı kullanmak zorunda bırakılıyorum bozuk decoder’ları, yoksa digitürk’te olağan ve sık karşılaşılan bir durum mudur henüz kestirebilmiş değilim. Çünkü taze aboneyim ve ikinci bozuk decoder’a katlanma ve son getirilen bozuk decoder için bile 60 küsur kayme faturayla karşılaşma ve eğer lütufta bulunup bu bozuk decoder’ı değiştirmek için gelirlerse teknik servise 20.- YTL bayılma durumunda kalıp “Bu seferlik sizden servis ücret almayalım” diyen iyiliksever personelin yüce gönüllüğünü yaşama aşamasındayım.
Taze üyeyim, iki aydır paraları bayılmama, sayısız görüşme yapmama, pek çok sıkıntıya katlanmama rağmen sağlam çalışan bir digitürk Plus’a sahip olmayı başaramadım.
Ben bahtiyar olmayayım da kim olsun? Çalışmayan bir sistem kuruyorlar, sonra arızalı kod çözücü’yü değiştirip yerine daha arızalı bir kod çözücü takıyorlar ve bozuk olanın yerine getirilen daha bozuk olan için 64.- YTL tahsil ediyorlar. Biter mi hiç, haalaa çalıştırmayı başaramadıkları sistemi düzeltmek için tekrar gelirlerse servis ücreti isteyeceklerini üzerine basa basa belirtiliyorlar. Eminim değiştirecek olsalar yeni bozuk kod çözücü için de bir 64.- YTL’yi daha büyük rahatlıkla isteyeceklerdir. Ben sonsuz bahtiyar olmayayım da kim olsun di mi?
Bu yüzden:
TEŞEKKÜR: Sabah 10:00 civarında arayıp adres tarifi aldıktan sonra “15-20 dakika sonra sizdeyim...” deyip yığınla telefon görüşmesinden ve “1 saat sonra” veya “5-6 civarında gibi” sözler almama rağmen 3 gün sonra hiç beklemediğim anda çat kapı karşıma dikildiklerinde, “Günlerce beklettiniz, gelmeden önce niye aramıyorsunuz” tepkisi vermem üzerine “İstemiyorsanız geri gidelim” deme büyüklüğünü gösterebilen ve eskisi sadece durup dururken reset’leyerek dakikalarca yeniden yüklenmesi için bekletmek ve de “Kabloyu taktığınızdan emin misiniz içerikli E 52” arıza mesajı verip yayını ne sihirdir ne keramet yaparak uçururken, günlerdir değiştirilmesini beklediğim getirdikleri şimdiki decoder da durup dururken reset’lemek ve dakikalarca bekletmek ve de “Kabloyu taktığınızdan emin misiniz içerikli E 52” mesajı vermekle kalmayıp tamamen ekranı karartarak öylece beklettiği ve decoderi kapatıp açmadıkça görüntüyü geri getirmediği için digitürk’e ve buradaki teknik servisine sonsuz teşekkürler etmek insanlık borcumdur.
Terslik benim göbek adım ya, yaşamayı becerebilmeliyim tersliklerimle.
Yeni bozuk kod çözücüye katlandım birkaç gün. Çekilir gibi değildi; çözücünün üstündeki ışıklara falan bakılırsa her şey normal ama TV ekranı kapkara, görüntü mörüntü yok. Kod çözücüyü açıp kapayınca görüntü geri geliyor, o arada da kaçan kaçıyor. Hele de ihtiyaç molaları için beklemeye (Pouse) alınıp birkaç dakikalık kayıt yapılmışsa beter oluyor, filmin o kısmı tamamen uçup gidiyor. Aynı durum baş belası kod çözücüler kendini reset’lediğinde de ortaya çıkıyor. Film milm kalmamış, kalk gidelim olmuş...
İlk bozuk decoder/çözücü sadece reset’liyordu, bu ise katmerli arıza sunuyor hizmet olarak. Hem reset’liyor, hem de ekranı karartıyor. Yeme de yanında yat. Daha ne ister insan di mi!
Perşembe aradığımda yarın kesinlikle size gelecekler sözü almama rağmen kimseler gelmeyip aramayınca Pazar akşamı tekrar arıza bildiriminde bulunayım dedim. Yine söz verildi “Pazartesi kesinlikle gelmeleri sağlanacak” diye. Bütün gün ne gelen oldu ne de arayan. Akşam 17:30’da bir telefon. Efendim bilmem kim ustanın işi uzamış da bugün gelemeyeceğini bildirmek için aramışmış telefondaki kızcağız. Gelmediğini bildirmek için aramak nasıl bir zekanın ürünüdür anlayan varsa bir adım öne çıksın lütfen. Özür falan dinlense bir nebze anlayabilir insan, sadece bugün gelemedik demek için arıyor zeka küpleri. Gelmediğin ortada, bunun bildirilmesi mi olur! Bu yaşanandan sonra “Resmen kafa buluyorlar” diye düşünmemek imkansız değilse nedir?
Eksik kalsın, başlamayayım digisine, iptal ettireceğim üyeliği deyip kapattım ve merkez’i arayıp “Bakın böyleyken böyle oldu, bütün gün ağaç ettiler beni ve alay eder gibi bugün gelemedi usta demek için telefon ettiler, bıktım artık, buna daha fazla katlanmak istemiyorum” diye durumu açıklamaya çalışarak üyelik iptali için başvuru yaptım. Bir iki saat sonra Merkez’den bir kızcağız arayıp “Üyeliğinizi iptal edilmesini istemişsiniz, oysa arıza giderilmiş...” demez mi, zaten öfkem burnumda. “Ne giderilmesi, ne gelen oldu ne de giden. Decoder’ın değişmesi gerektiğini sizin teknik birim söylüyor söylemesine de ne gelen oldu ne de kutu getiren, nasıl giderilmiş arıza?” diye öfkeyle konuşmamı karşılıksız bırakmayan telefondaki kızcağız:
“Kampanyadan yararlandığınız için üyelikten çıkarsanız ceza ödemek zorunda kalırsınız!” demez mi?
Ya duymamışlar dünyanın en zengin adamı olduğumu, ya da ciddiye almamışlar duyduklarını; çoktan hazırlamışım kendimi birkaç yüzlüğe. “Ne kadarmış bu ceza” diye diklenip 25.- YTL’yi duyunca epeyce rahatlayarak:
“Canı cehenneme 25,- YTL’nin, bu da benden olsun digitürk’e. Zaten bozuk decoder’ı değiştirip yerine yeni bozuk decoder taktığınızda 64,- YTL fatura etmiştiniz, bunu da öderiz digi’ye, olur biter”
Telefonu kapattım fakat içim rahat değildi. Hem bozuk cihazı kullanmaya mecbur ediliyorum hem de sağlammış gibi kayıtlar oluşturuluyordu. Merkez’i yeniden arayıp hiçbir servis yetkilisinin gelmediğini, arızalı çözücünün kesinlikle değiştirilmediğinin kayıtlara geçilmesini istedim ve üyelik iptali istediğimi tekrar belirttim.
Artık digitürk’ü unutmaya hazırlanıyordum ki Cuma sabahı kapı ziliyle uyandım. Karşımda bir servis elemanı. Öfkelenmemeye ve üyelik iptalini unutmaya çalışarak “Madem gelmiş, düzeltsin bari sorunu” diye düşündüm önce, ancak bir baktım yanında sadece alet çantası var.
Şaşkınlıkla:
“Niye geldiniz? Decoder nerede, getirmediniz mi?”
Elindeki forma bakıp: “Decoder değişeceği belirtilmemiş, yayın bozukmuş. Öyle yazıyor burada” demez mi?
Pazartesi ağaç edip Cuma günü çat kapı geliyor ve dünya yüzünde bilmeyenin kalmadığı arızalı kod çözücü’den bihaber olduğunu söylüyor.
“Çekilin gidin başımdan, sizinle mi uğraşacağım” deyip kapıyı yüzüne kapattım.
Akıllanmıştım artık, merkezi arayıp decoder’sız bir servis yetkilisinin geldiğini ve decoder değişiminin kendilerine bildirilmediğini iddia ettiğini söyledim.
“Nasıl olur, biz onlara bildirmişiz decoder’ın değişeceğini. Ve arızanın giderildiğini birkaç dakika önce bize bildirmişler” yanıtını duymak hiç şaşırtmadı beni.
“Hayır, bu kesinlikle doğru değil, ne decoder getirmişti ne de herhangi bir işlem yaptı. İçeri bile girmedi, nasıl gidermiş arızayı? Neyse, ben sizi arızanın giderilmediğini söylemek için arıyorum. Yine yalan söyleyeceklerini, yanlış bildirimde bulunacaklarını düşündüğüm için haksızlıkla karşılaşma durumuna engel olmak istedim”
Akşam üstü yetikli servisten bir kız aradı “Elemanımızı kapıdan kovmuşsunuz...”
“Yine yalan ve yanlış bildirimde bulunup arıza giderildi demişsiniz merkez’e. Ayrıca kovmadım arkadaşınızı, üyelik iptali istememe rağmen, mademki gelmiş arızalı decoder değiştirilsin bari deyip içeri davet edecektim ki elinde kutu falan görmeyince, niye geldiniz diye sordum. ‘Yayın bozukmuş’ boş laflarıyla uğraşmanın yararsız olduğunu düşünerek ‘Çekilin gidin başımdan, sizinle uğraşamam’ deyip kapıyı kapattım.”
“Arızayı tespit edecekti”
“Laf ebeliği yapmayın. Ne arızasını tespit edecek! Neredeyse dünya yüzünde bilmeyen kalmadı decoder’ın bozuk olduğunu ama sizin elemanınızın haberi yok. Olur, günlerce ağaç ettiniz, lütfedip geldiniz bozuk decoder’ın arızalı olduğunu tespit etmek için, bir de tespit ettiğiniz bozuk decoder’ı değiştirmeniz için yüzyıl daha beklerim. Başka işim yok sizinle mi uğraşacağım”
“Arabada Decoder vardır, gidip alırdı”
“Gelen arkadaşın dili yok mu, o niye söylemedi arabada decoder’ın olduğunu, gidip alabileceğini?”
Konuşmanın tartışmanın kesinlikle yararı yoktu. Tekrar merkezi arayıp abonelik iptali istediğimi tekrar ve üzerine basa basa belirttim.
Son olarak geçen hafta arayan bir bayan “Arızanız giderildi mi?” diye sormaz mı?
“Ne giderilmesi, burnumdan getirdiler!”
“Hemen ilgileneceğim...”
“Hayır hanfendi, kesinlikle ilgilenmeyin. Üyeliğimi iptal edin ve beni rahatsız etmeye son verin. Başlatmayın digitürk’üne...”
Kapattı... O günden sonra arayan falan olmadı, umarım da olmaz.
Ve defalarca “Ben digitürk satın aldım, bilmem hangi ustanın veya teknik servisin hizmetini değil. Muhatabım digitürk’tür, falanca usta, filanca servis beni ne ilgilendirir” diye çıkışmam hiç kimseye kesinlikle hiçbir şey ifade etmedi, birkaç cılız “Haklısınız”dan fazlasıyla karşılaşmadım.
“Benim burada böyleyken böyledir, sizin oralarda digitürk+Plus durumları nasıldır?” diye de soramadım şimdiye dek kimselere.
Bilgisayardan çakmamakta diretmekten başka seçeneğim yoktur.
19 Ağustos / 27 Ekim 2008
Eyüp Şeker
PATLANGOÇ YAPMAK
KUŞBEYİNLİLERİ BEZLEMEK SORUNSALI ÜZERİNE
Bizzat kendim, yani şahsım, yani bendeniz temizlemek zorunda olduğumdan ve de en miniğinden battal boyuna her ferde uygunu üretilirken henüz kuşları düşünen hiçbir girişimcinin çıkmaması yüzünden mahalledeki bütün kuşbeyinlilerin altına “Kuş Boyu Bebek Bezi” bağlayamayacağım gerçeği tüm çıplaklığıyla karşımda dururken, tek çarem, kuşbeyinlilere balkonda yem vermemekti. Bu kararıma ufak tefek kaçamaklar dışında özenle uydum şimdiye kadar.
Ne işim olur kuş pisliği temizlemekle. Seslerini duymak, uçuşup durmalarını seyretmek falan istersem, yüklerim bilgisayarıma en kuşlusundan bir ekran koruyucu, yetmez dersem, kurarım en cikciklisinden, en renkli kuşlusundan bir program, seyrederim istediğim kadar, keyfini sürerim bıkıncaya dek, olur biter. Ne pisliği var, ne kokusu, ne bilmem nesi. Di mi yani!
Birkaç gün önce bir kumru balkondaki asmaya yuva yapmaya başlayınca buna izin vermemeyi ve yuvayı bozmayı bile düşündüm önce. Pisliklerini temizleme meselesi çok düşündürüyordu beni. Bıraktım, derme çatma da olsa yuvayı yaptı, oturmaya başladı. Neredeyse bütün gün oturduğum bilgisayar masasının hemen üç dört metre ötesinde, neredeyse hiç kapatmadığım balkon kapısının tam karşısındaydı yuva, otururken başımı çevirdiğimde görüyordum kıpırtısızca oturan kumrumu. Balkona çıktığımda, yanına yaklaşıp baktığımda bile kılını kıpırdatmıyordu benim şabalak kumru. (Bence şavalak’tan daha sıcak şabalak, bu yüzden yanlış olduğunu bilsem de ben kumrularıma şabalak demeyi sürdüreceğim.) Daha fazla direnemezdim, benim kuşbeyinlinin yemlerinden doldurduğum bir tepsiyi balkona koydum. Yanına da bir su kabı...
İki gün sonra yerde kırılmış yumurtayı görünce üzüldüm. Aslında itiraf etmeliyim ki biraz da rahatladım. Yumurta düşmüştü, başka yumurta da yoktu, yine de oturmaya devam etti Kumru. Belli ki farkında değildi yumurtanın düştüğünün. Sonraki gün ise artık yuvada olmadığını, uçup gittiğini gördüm.
Gelip başkası kurulmasın diye yuvayı bozayım mı düşüncesi bir an aklımdan geçtiyse de pek itibar etmedim. Ve az önce o muydu değil miydi bilemediğim bir kumru geldi yuvayı bozup dağıttı, uçup gitti. Ben bu paragrafı yazarken o mu değil mi bilemediğim bir kumru geldi, yuvanın olduğu yere kondu, bakındı bir müddet, ardından yere indi, yerdeki yuva dallarını yokladı, birini ağzına aldı ve uçup gitti. Çok geçmeden gelip bir başkasını daha aldı... Yuvayı taşıyor gibiydi. Yere dökülmüş yuva dallarına dokunmamaya, öylece bırakmaya karar verdim.
Üç dört gün sonra geri geldi ve yuvayı yeniden yapmaya başladı. Bu kez eşi de yardım ediyordu yuva yapımına. Dişi çoktan kuluçka durumuna geçmiş, hiç yerinden kalkmaksızın oturuyor, dal bulup getiren eşinin gagasından aldığı dalları uygun yerlere yerleştiriyordu. Gözümden kaçmış; yanılmıyorsam bir sonraki gün yumurtladı. Kuluçka süresini takip edebilmek amacıyla “26 veya 27 Temmuz’da yumurtladı” diye not düştüm
1 Ağustos sabahı baktığımda ne kumru vardı ortalıkta ne de yumurtası. Yuva boşalmıştı, nedenini anlamaya çalışırken yerdeki büyük dışkı kalıntısı gözüme ilişti. Yumurtayı çalan arkasında muazzam bir iz bırakmıştı. Neredeyse avuç büyüklüğündeki dışkı suçlunun bir martı olduğunu kuşku bırakmayacak şekilde otaya koyuyordu. Nasıl görmüştü, nereden bulmuştu yuvayı da gelip yumurtayı çalmıştı o martı kuşbeyinlisi anlamak zor doğrusu. Çünkü üst kata uzanan asma dış cepheyi örtüyor, yuva sadece evden görülebiliyor. Bir de dar bir açıdan havadan kısmen görülebilir... Artık nasılsa bir şekilde gözüne ilişmiş ve gelip mideye indirmiş olmalı ben ortalarda yokken.
Kargalar neyse de, martılar burada ne arıyor diye hep şaşırırdım. Sokaktaki büyük arsada bolca ağaç vardı birkaç yıl öncesine kadar ve kuşbeyinli kısmısı çok daha kalabalıktı o günlerde. Epeyce azalsalar da tamamen terk etmediler semti ve ben kuş beyinlisini. Tabi bunda 100 m ötedeki tren yolunun bitki örtüsünün de çok etkisi var. Zaten koca şehirde yeşillik alan diye kala kala bir mezarlıklar bir de bu tren yolu kaldı neredeyse. Buraları da betonla kapladık mı tamamdır işimiz, tam medenileşmişiz demektir. Ne diyordum! Martı kuşbeyinli takımı buraya neden takılıyor diyordum. Birisinden, “Kuş yuvalarındaki yumurtaları çalıyorlar” açıklamasını duyana kadar tabi. Özellikle karga ve martılar birbirlerinin yumurtalarına iş tutmaktaymışlar, sürtüşüp durmaları da bu yüzdenmiş meğer. Bu arada daha küçük kuşbeyinlilerin yumurtalarını da çerez niyetine atıştırmayı ihmal etmedikleri de böylece açıklığa kavuşmuş oldu.
İki yumurtanın hazin sonu taş kalbimi yumuşattı ve daha fazla direnemeyip düzenli olarak yem vermeye başladım kuşbeyinlilere. Serçeler ve şabalak kumrular çabuk öğreniverdi yemi. Verdiğim de Tutsak’ın beğenmeyip yemediği yem kabında kalanlar, bir de ufaladığı kabuklu fıstık parçaları. Çöpe gitmelerine üzülüp duruyordum. Başlarda, üç dört hafta boyunca bir naylon torbada biriktirip dışarı çıktığımda kuşların yiyebileceği uygun bir yerlere, çoğunlukla da tren yolunun kenarına döküyordum bu artıkları. “Niye kirletiyorsun burayı, çöp kutusuna atsana çöplerini” halleriyle tepeme çöken bilmiş laf anlamazlara bir iki kereden fazla katlanamayıp son verdim ve çöpe atmaya başladım bu kırıntıları. Şimdi balkondaki yem servisimden çok mutluyum, süpürüp yıkamak zor gelmiyor. Her şeyden önemlisi bilmiş laf anlamazlar balkonumdan uzaklar.
Belli ki özellikle kabuklu fıstığı çok sevdi serçelerle kumrular. Hele de açgözlü kimi serçelerin yutmakta zorlanacağı büyüklükte fıstık parçasını yutmaya çalışması görülmeye değer. İnsanın aklına neler gelmiyor ki, ya şimdi boğazına takılıp kalırsa, boğulmaya yüz tutarsa ne yapacağım, sırtının nesine vuracağım bit kadar tüy yumağının, göğüs kafesinin neresini bulup sıkacağım. Bilmem hiç boğulanı olmuş mudur, olduysa ne yapılmıştır, ilk yardım kuralları arasında boğulmakta olan serçe kuşbeyinlisine ne yapılacağı yazılı mıdır? Aldık mı başımıza belayı; boğulmakta olan serçe sorunsalı oluverdi en baş sorunsalım.
Eskiden, henüz Tutsak’ı nüfusuma kaydettirmediğim günlerde de zaman zaman yem veriyordum kuşbeyinlilere. Tedbir olarak da sadece balkonda oturduğum sürelerle sınırlı tutuyordum yem verme işini. Oturma faslı bitince yem kabını alıp içeri giriyordum. İyi de oluyordu ama tuvalet terbiyesi almamaları yüzünden diplerine hakim olamamaya dair o durumları yok mu, adamı uyuz ediyor. Şöyle bir havalanıp yarım metre ötede salsalar bahçeye düşecek, hem balkon pislenmeyecek, hem de aşağıdaki ağaçlar çiçekler gübreden nasiplenecekler. Ama nerde o medeniyet kuşbeyinlilerde, illa balkona edecekler. İşin yoksa zırt pırt balkon yıka. Serçelerinki küçük, fazla pislik yaratmıyor ama sıra kumrulara güvercinlere geldiğinde iş karışıyor. Baktım balkonun gübrelenmesi faaliyetleri başa çıkılacak gibi değil, hemen bir su silahı hazırladım ve de serçe dışındakileri uzak tutmaya başladım. Su silahı da neyin nesi demeyin, kuşbeyinliler üzerinde çok etkilidir kendileri. Ne midir? Bir adet plastik enjektördür kendileri. Bir kavanoz suyu yan gelip yattığım plaj sandalyesinin yanına koyduktan sonra bekliyordum şabalak kumruların, kimine göre vakur fakat bence burnundan kıl aldırmaz kasıntı güvercinlerin gelmesini, görür görmez çekiyordum suyu basıyordum Kumru ve de Güvercin kuşbeyinlilerine. Güvercinlerin, müthiş silahımdan çıkan suyu bir kere yemeleri yetiyor, bir daha kolay kolay gözükmüyorlardı, oysa şabalak kumrular ne sıkılan sudan anlıyorlar, ne de nezih sözlerden. Sanki birkaç saniye önce tepesine çökmemişim gibi, şöyle bir havalanıp on onbeş metrelik tur atıyor, gelip yine konuyor. “Ulen az önce sana iş tutmadım mı ben, en basınçlısından su fışkırtmadım mı, niye geldin yine...” girizgahlı sevgi sözcüklerini sıralarken basıyorum tekrardan suyu ama nafile. Ne sudan anlıyorlar, ne de seçmece laftan...
Şaşılacak şeydir kumru kuşbeyinlisinin neslini nasıl sürdürdüğü. Hiçbir tehdit algılaması olmadan nasıl hayatta kalabilmiş, nasıl bugünlere gelebilmiş insanın aklı almıyor. Ne korkuyor, ne tırsıyor, ne de hatırlıyor... Demek ki, şabalaklığı, kumru kuşbeyinlisinin üstün tarafı oluyor. Olası düşmanları “Yahu bunlar korkmadığına göre gizli bir silahları falan olmalı, uzak duralım en iyisi kumrulardan” falan diyor herhalde. Yani şabalaklığı sayesinde neslini sürdürüyor şabalak kumru.
Alışmışlardı, balkona çıktığımdan kısa süre sonra yem için gelmeye başlamışlardı. Tabi sadece yem vermek için balkona çıkmadığımı kestiremiyorlardı ve beni her gördüklerinde hep yem bekliyorlardı.
O günlerde serçelerin eşsiz bir davranışına tanık olmuştum. Baskın olmaya, otorite kurmaya dair dövüşmeye benzer itişmeleri dağarcığıma fazlasıyla yerleştiğinden bu farklı davranışları dikkatimi ilk kez çektiğinde çok şaşırmıştım.
Benim balkon dar ve uzun. Yem kabını korkuluk duvarının üzerine, benden bir buçuk metre kadar uzağa koyuyorum. Özellikle ödlek serçeler korkuluk duvarının bana uzak diğer ucuna konup küçük sıçrayışlarla yavaş yavaş yem kabına yaklaşıyor, epeyce ürkeklikten, uçuşup konmalardan ardından zar zor atıştırmaya başlıyorlar. O arada her zamanki itişip kakışmalar, birbirini kovalamalar falan yaşanıyor. Yani olağan şeyler... Bir keresinde bir de baktım, irice bir serçe daha çelimsiz ufak tefek bir tanesini gagalayarak yem kabına doğru itiyor. Peşi sıra duvarın üzerine dizilmiş üç beş serçe de onları takip ediyor. Her zamanki gibi itişecek olsalar bir iki gagadan sonra uçup gitmesi gerekirdi çelimsiz serçenin... Oysa bu kaçmıyor, yavaş yavaş kaba yaklaşıyordu. Zaten arkasından dürten iri kıyım kuşbeyinli de döver gibi gagalamıyordu. Nihayetinde önce çelimsiz olanı kaba ulaşıp yemeye başladı, peşinden de arkadakiler. Bu davranışa bir kez değil, birçok kez tanık oldum. Resmen yeni yetme çelimsiz tıfılları öne sürüyor semtin dayısı iri kıyım serçeler.
Mayın eşeği kavramı yalnızca insanlarda yok. Serçeler de bu yöntemi kullanıyor.
Neyse, yine günümüze dönelim. Şimdilerde yem kabı sürekli balkonda... Kaderimse çekerim deyip üşenmiyor daha sık süpürüyor, daha çok yıkıyorum.
Yem vermeye başlamamdan on gün bile geçmemişti, müthiş gururlandığım bir ödülle karşılaştım. Bu kısa süre içinde şabalak kumrusundan serçesine hepsinde ortaya çıkan davranış; yem kabından atıştırırken, köşe başını mesken tutmuş mahalle gençleri misali balkon duvarına dizilip bekleşirken, arkalarını bana dönmeleri ve hemen birkaç metre ötelerinde oturan bana değil, dışarıya, sağa sola bakınmalarıydı. Ben mest olmayayım da kim olsun! Tehdit yaratmadığıma ve tehlikenin başka taraflardan geleceğine dair davranışlar sergilemeleri koltuklarımı nasıl kabartıyor sormayın gitsin. Ne iki karpuzu, temizinden dörder tane sığar, hem de hepsi ödüllük Diyarbakırlısından olmak koşuluyla. Öyle yani...
Kuşbeyinlilere yem vermemin hiç aklımdan geçirmediğim bir etkisi ortaya çıktı. Yem kabını doldurmak için balkona çıktığımda şabalak kumruların kaçmadığını gören Tutsak bir sırnaşıyor, bir yalakalaşıyor ki sormayın gitsin. Kumru kuşbeyinlileri korkmuyor, o zaman ben de daha çok seveyim sahibimi falan diyor yani.
Özetle balkondaki pisliğe katlanmamın en büyük ödülü Tutsak’ta ortaya çıktı. Gel de şaşma!
Tutsakla tahta krizi yaşıyoruz. Bir ara dağ bayır dolaşıp dal parçası toplamaya çalıştım kuşbeyinli için. Reçineli dalları sevmiyor. En sevdiği ise, çocukken, çok dayanıksız olması, hemen kırılması yüzünden osuruk ağacı dediğimiz ama aslında yapraklarının kokusu yüzünden böyle bilinen ağaç. Çatır çutur kırıp kemik iliğini yer gibi bir güzel yiyor içini, iyice kemiriyor o kahverengi un helvasını andıran kısmı. Yanlış mı anımsıyorum, Afrika kökenli bir ağaç türü diye biliyorum. Vatan hasreti mi çekiyor, yoksa bir yerlerine kaydedilmiş kültürel bilgiler yüzünden mi hatırlayıverdi osuruk ağacının içindekini bilemicem.
Dayanıksızdır koftur, çabucak kırılır, ne çıkılacak dalı, ne tırmanılacak tepesi vardır, ne de ok yay veya başka oyuncak yapılır beğenmezliğiyle çocukken osuruk ağacı diye küçümsediğimize bakmayın, aynı zamanda değerliydi de gözümüzde. Çünkü patlangoç yapmanın olmazsa olmazıdır osuruk ağacı. “O da neyin nesi!” diyecektir pek çok kişi. Haklılar, çocukluğumuzun oyuncaklarından Patlangoç’u bilmez büyük çoğunluk.
Tabakhane Yöntemi’ni çocukken de kullandığımdan hiçbir zaman doğru dürüst çalıştıramadığım patlangoç şöyle yapılırdı: Uygun kalınlıkta bir bir buçuk karış boyunda düz bir osuruk dalı bulunur ve içi boşaltılıp boru, daha doğrusu namlu haline getirilirdi. Daha sonra bu borunun içine girecek incelikte diğerinden daha uzun düz bir kıvrılıp bükülmeyen erik gibi sert dal bulunurdu. Bu ince dalı rahat tutabilmek için sap olacak tarafına bir şeyler sarılır veya öncekinden daha ince bir başka osuruk dalı parçasına saplanarak kalınca tutma kısmı yapılırdı ve böylece silah yani patlangoç tamamlanmış olurdu. İş kalırdı çitlembik bulmaya. Çitlembik şarttı, o yüzden patlangoç sadece çitlembik zamanında yapılırdı. Çitlembikler toplanıp cebe doldurulduktan sonra çıkılırdı meydana.
Önce içi boşaltılmış osuruk dalından namlunun her iki tarafına birer çitlembik zorla tıkıştırılır ve basınca uygun hale getirilirdi. Daha sonra ince erik dalından çubukla bir taraftaki çitlembiğe olanca gücünle bastırılır ve içerde oluşan basınçlı hava öte uçtaki çitlembiğin büyük bir patlama sesiyle fırlamasını sağlardı. Bu da dost düşman herkese korku salmaya yeterdi.
Patlangoç, silindir ve pistondan ibaret sıkıştırma/patlama tekniğiyle çalışan, yakıtı hava, supapları çitlembik olan basit bir içten yanmalı motordu aslında. Tıpkı dizel motorlu otomobillerimizdeki gibi... Sıkıştır patlat, sıkıştır patlat...
Hem ses, hem fırlayan küçük misket etkili bir silahtı. Korku salmaya yeterdi. Gerçekten de o basınçla hızla fırlayan öndeki çitlembik epey can yakardı.
Biz o zamanlar bile osuruktan tayyare değil, patlangoç yapardık. Çünkü Jet Model’in balsa uçakları vardı. Çıtalar ölçüsünde kesilir, kutudan çıkan plan üzerinde yapıştırılarak birleştirilirdi aşama aşama. Benim ilk Jet Model’im Serçe’ydi. Oturduğumuz ev iki katlıydı daha, çatıya çıkıp lastik tahrikli pervanesini kurduğum Serçe’yi bırakırdım aşağı. Uçtuğu söylenemezdi, bir tarafına yatarak çakılırdı yere. Kısa sürede onarılmaz hale gelmişti.
İlk balsa model olarak doğru seçim değildi benim için büyük gövdeli Serçe. Öncesinde bir iki basit planör yapıp deneyim kazanmam gerekirdi. Yaşıma uygun olmadığı gibi, hiç deneyimim de yoktu ama bir şekilde yapmıştım. Bütün bunlara ek olarak, Tabakhane Yöntemi’nden başka yöntem bilmeyen bir hiperaktif olarak daha iyisini çıkartmam beklenemezdi zaten.
Birkaç Jet Model’im daha oldu peşi sıra ama Serçe ilk göz ağrımdı, çok özel bir yeri vardır bende. Pek çok detayına varıncaya kadar bugün bile hatırlarım planlarını, sanki otursam kafamdan yapacakmışım hissini taşırım. Jet Model’in en büyük uçağı yanılmıyorsam Kartal’dı. Ve ilk tanıştığım anda aşkla tutulmuştum Jet Model’e. Gidip bulmuştum Tünel’deki yerini bile. 65, en çoğu 67 yılı olmalı. İlk defa orada görmüştüm yakıtlı küçük uçak motorlarını. Yanlışa düşebilirim; yakıt motorlu uçağı var mıydı Jet Model’in, Kartal yakıt motorlu muydu, yoksa başka marka modeller için mi satıyorlardı o motorları emin değilim şimdi. Kartal’ı alacak parayı bile denkleyemiyordum, mümkün müydü içten yanmalı uçak motorunu almam. Küçük dükkanın içinde fazla kalamazdık, çıkar vitrinin önünde dikilir “Bak şurası karbüratörü, buradaki de buji...” diye birbirimize gösterirdik arkadaşlarla.
Artık Jet Model yok. Farkında değilim benzeri yerli bir firmanın olup olmadığının.
Artık patlangoç yapmayı da bilmiyor kimse. Hoş istese de yapamaz ya. Nereden bulacak osuruk ağacını, erik dalını, çitlembiği...
Neyle tıpalayacak dibini başını, nasıl tıkayacak her tarafını, çubuğu bir tarafına nasıl sokup bastıracak, nasıl dürtüp nasıl kopartacak gürültünün esaslısını, nasıl ateşlenip fırlayacak peydahlanmış nüve.
Patlangoç yapmayı bilmiyor artık kimse.
Eyüp Şeker
17 Temmuz / 22 Ağustos 2008
Bizzat kendim, yani şahsım, yani bendeniz temizlemek zorunda olduğumdan ve de en miniğinden battal boyuna her ferde uygunu üretilirken henüz kuşları düşünen hiçbir girişimcinin çıkmaması yüzünden mahalledeki bütün kuşbeyinlilerin altına “Kuş Boyu Bebek Bezi” bağlayamayacağım gerçeği tüm çıplaklığıyla karşımda dururken, tek çarem, kuşbeyinlilere balkonda yem vermemekti. Bu kararıma ufak tefek kaçamaklar dışında özenle uydum şimdiye kadar.
Ne işim olur kuş pisliği temizlemekle. Seslerini duymak, uçuşup durmalarını seyretmek falan istersem, yüklerim bilgisayarıma en kuşlusundan bir ekran koruyucu, yetmez dersem, kurarım en cikciklisinden, en renkli kuşlusundan bir program, seyrederim istediğim kadar, keyfini sürerim bıkıncaya dek, olur biter. Ne pisliği var, ne kokusu, ne bilmem nesi. Di mi yani!
Birkaç gün önce bir kumru balkondaki asmaya yuva yapmaya başlayınca buna izin vermemeyi ve yuvayı bozmayı bile düşündüm önce. Pisliklerini temizleme meselesi çok düşündürüyordu beni. Bıraktım, derme çatma da olsa yuvayı yaptı, oturmaya başladı. Neredeyse bütün gün oturduğum bilgisayar masasının hemen üç dört metre ötesinde, neredeyse hiç kapatmadığım balkon kapısının tam karşısındaydı yuva, otururken başımı çevirdiğimde görüyordum kıpırtısızca oturan kumrumu. Balkona çıktığımda, yanına yaklaşıp baktığımda bile kılını kıpırdatmıyordu benim şabalak kumru. (Bence şavalak’tan daha sıcak şabalak, bu yüzden yanlış olduğunu bilsem de ben kumrularıma şabalak demeyi sürdüreceğim.) Daha fazla direnemezdim, benim kuşbeyinlinin yemlerinden doldurduğum bir tepsiyi balkona koydum. Yanına da bir su kabı...
İki gün sonra yerde kırılmış yumurtayı görünce üzüldüm. Aslında itiraf etmeliyim ki biraz da rahatladım. Yumurta düşmüştü, başka yumurta da yoktu, yine de oturmaya devam etti Kumru. Belli ki farkında değildi yumurtanın düştüğünün. Sonraki gün ise artık yuvada olmadığını, uçup gittiğini gördüm.
Gelip başkası kurulmasın diye yuvayı bozayım mı düşüncesi bir an aklımdan geçtiyse de pek itibar etmedim. Ve az önce o muydu değil miydi bilemediğim bir kumru geldi yuvayı bozup dağıttı, uçup gitti. Ben bu paragrafı yazarken o mu değil mi bilemediğim bir kumru geldi, yuvanın olduğu yere kondu, bakındı bir müddet, ardından yere indi, yerdeki yuva dallarını yokladı, birini ağzına aldı ve uçup gitti. Çok geçmeden gelip bir başkasını daha aldı... Yuvayı taşıyor gibiydi. Yere dökülmüş yuva dallarına dokunmamaya, öylece bırakmaya karar verdim.
Üç dört gün sonra geri geldi ve yuvayı yeniden yapmaya başladı. Bu kez eşi de yardım ediyordu yuva yapımına. Dişi çoktan kuluçka durumuna geçmiş, hiç yerinden kalkmaksızın oturuyor, dal bulup getiren eşinin gagasından aldığı dalları uygun yerlere yerleştiriyordu. Gözümden kaçmış; yanılmıyorsam bir sonraki gün yumurtladı. Kuluçka süresini takip edebilmek amacıyla “26 veya 27 Temmuz’da yumurtladı” diye not düştüm
1 Ağustos sabahı baktığımda ne kumru vardı ortalıkta ne de yumurtası. Yuva boşalmıştı, nedenini anlamaya çalışırken yerdeki büyük dışkı kalıntısı gözüme ilişti. Yumurtayı çalan arkasında muazzam bir iz bırakmıştı. Neredeyse avuç büyüklüğündeki dışkı suçlunun bir martı olduğunu kuşku bırakmayacak şekilde otaya koyuyordu. Nasıl görmüştü, nereden bulmuştu yuvayı da gelip yumurtayı çalmıştı o martı kuşbeyinlisi anlamak zor doğrusu. Çünkü üst kata uzanan asma dış cepheyi örtüyor, yuva sadece evden görülebiliyor. Bir de dar bir açıdan havadan kısmen görülebilir... Artık nasılsa bir şekilde gözüne ilişmiş ve gelip mideye indirmiş olmalı ben ortalarda yokken.
Kargalar neyse de, martılar burada ne arıyor diye hep şaşırırdım. Sokaktaki büyük arsada bolca ağaç vardı birkaç yıl öncesine kadar ve kuşbeyinli kısmısı çok daha kalabalıktı o günlerde. Epeyce azalsalar da tamamen terk etmediler semti ve ben kuş beyinlisini. Tabi bunda 100 m ötedeki tren yolunun bitki örtüsünün de çok etkisi var. Zaten koca şehirde yeşillik alan diye kala kala bir mezarlıklar bir de bu tren yolu kaldı neredeyse. Buraları da betonla kapladık mı tamamdır işimiz, tam medenileşmişiz demektir. Ne diyordum! Martı kuşbeyinli takımı buraya neden takılıyor diyordum. Birisinden, “Kuş yuvalarındaki yumurtaları çalıyorlar” açıklamasını duyana kadar tabi. Özellikle karga ve martılar birbirlerinin yumurtalarına iş tutmaktaymışlar, sürtüşüp durmaları da bu yüzdenmiş meğer. Bu arada daha küçük kuşbeyinlilerin yumurtalarını da çerez niyetine atıştırmayı ihmal etmedikleri de böylece açıklığa kavuşmuş oldu.
İki yumurtanın hazin sonu taş kalbimi yumuşattı ve daha fazla direnemeyip düzenli olarak yem vermeye başladım kuşbeyinlilere. Serçeler ve şabalak kumrular çabuk öğreniverdi yemi. Verdiğim de Tutsak’ın beğenmeyip yemediği yem kabında kalanlar, bir de ufaladığı kabuklu fıstık parçaları. Çöpe gitmelerine üzülüp duruyordum. Başlarda, üç dört hafta boyunca bir naylon torbada biriktirip dışarı çıktığımda kuşların yiyebileceği uygun bir yerlere, çoğunlukla da tren yolunun kenarına döküyordum bu artıkları. “Niye kirletiyorsun burayı, çöp kutusuna atsana çöplerini” halleriyle tepeme çöken bilmiş laf anlamazlara bir iki kereden fazla katlanamayıp son verdim ve çöpe atmaya başladım bu kırıntıları. Şimdi balkondaki yem servisimden çok mutluyum, süpürüp yıkamak zor gelmiyor. Her şeyden önemlisi bilmiş laf anlamazlar balkonumdan uzaklar.
Belli ki özellikle kabuklu fıstığı çok sevdi serçelerle kumrular. Hele de açgözlü kimi serçelerin yutmakta zorlanacağı büyüklükte fıstık parçasını yutmaya çalışması görülmeye değer. İnsanın aklına neler gelmiyor ki, ya şimdi boğazına takılıp kalırsa, boğulmaya yüz tutarsa ne yapacağım, sırtının nesine vuracağım bit kadar tüy yumağının, göğüs kafesinin neresini bulup sıkacağım. Bilmem hiç boğulanı olmuş mudur, olduysa ne yapılmıştır, ilk yardım kuralları arasında boğulmakta olan serçe kuşbeyinlisine ne yapılacağı yazılı mıdır? Aldık mı başımıza belayı; boğulmakta olan serçe sorunsalı oluverdi en baş sorunsalım.
Eskiden, henüz Tutsak’ı nüfusuma kaydettirmediğim günlerde de zaman zaman yem veriyordum kuşbeyinlilere. Tedbir olarak da sadece balkonda oturduğum sürelerle sınırlı tutuyordum yem verme işini. Oturma faslı bitince yem kabını alıp içeri giriyordum. İyi de oluyordu ama tuvalet terbiyesi almamaları yüzünden diplerine hakim olamamaya dair o durumları yok mu, adamı uyuz ediyor. Şöyle bir havalanıp yarım metre ötede salsalar bahçeye düşecek, hem balkon pislenmeyecek, hem de aşağıdaki ağaçlar çiçekler gübreden nasiplenecekler. Ama nerde o medeniyet kuşbeyinlilerde, illa balkona edecekler. İşin yoksa zırt pırt balkon yıka. Serçelerinki küçük, fazla pislik yaratmıyor ama sıra kumrulara güvercinlere geldiğinde iş karışıyor. Baktım balkonun gübrelenmesi faaliyetleri başa çıkılacak gibi değil, hemen bir su silahı hazırladım ve de serçe dışındakileri uzak tutmaya başladım. Su silahı da neyin nesi demeyin, kuşbeyinliler üzerinde çok etkilidir kendileri. Ne midir? Bir adet plastik enjektördür kendileri. Bir kavanoz suyu yan gelip yattığım plaj sandalyesinin yanına koyduktan sonra bekliyordum şabalak kumruların, kimine göre vakur fakat bence burnundan kıl aldırmaz kasıntı güvercinlerin gelmesini, görür görmez çekiyordum suyu basıyordum Kumru ve de Güvercin kuşbeyinlilerine. Güvercinlerin, müthiş silahımdan çıkan suyu bir kere yemeleri yetiyor, bir daha kolay kolay gözükmüyorlardı, oysa şabalak kumrular ne sıkılan sudan anlıyorlar, ne de nezih sözlerden. Sanki birkaç saniye önce tepesine çökmemişim gibi, şöyle bir havalanıp on onbeş metrelik tur atıyor, gelip yine konuyor. “Ulen az önce sana iş tutmadım mı ben, en basınçlısından su fışkırtmadım mı, niye geldin yine...” girizgahlı sevgi sözcüklerini sıralarken basıyorum tekrardan suyu ama nafile. Ne sudan anlıyorlar, ne de seçmece laftan...
Şaşılacak şeydir kumru kuşbeyinlisinin neslini nasıl sürdürdüğü. Hiçbir tehdit algılaması olmadan nasıl hayatta kalabilmiş, nasıl bugünlere gelebilmiş insanın aklı almıyor. Ne korkuyor, ne tırsıyor, ne de hatırlıyor... Demek ki, şabalaklığı, kumru kuşbeyinlisinin üstün tarafı oluyor. Olası düşmanları “Yahu bunlar korkmadığına göre gizli bir silahları falan olmalı, uzak duralım en iyisi kumrulardan” falan diyor herhalde. Yani şabalaklığı sayesinde neslini sürdürüyor şabalak kumru.
Alışmışlardı, balkona çıktığımdan kısa süre sonra yem için gelmeye başlamışlardı. Tabi sadece yem vermek için balkona çıkmadığımı kestiremiyorlardı ve beni her gördüklerinde hep yem bekliyorlardı.
O günlerde serçelerin eşsiz bir davranışına tanık olmuştum. Baskın olmaya, otorite kurmaya dair dövüşmeye benzer itişmeleri dağarcığıma fazlasıyla yerleştiğinden bu farklı davranışları dikkatimi ilk kez çektiğinde çok şaşırmıştım.
Benim balkon dar ve uzun. Yem kabını korkuluk duvarının üzerine, benden bir buçuk metre kadar uzağa koyuyorum. Özellikle ödlek serçeler korkuluk duvarının bana uzak diğer ucuna konup küçük sıçrayışlarla yavaş yavaş yem kabına yaklaşıyor, epeyce ürkeklikten, uçuşup konmalardan ardından zar zor atıştırmaya başlıyorlar. O arada her zamanki itişip kakışmalar, birbirini kovalamalar falan yaşanıyor. Yani olağan şeyler... Bir keresinde bir de baktım, irice bir serçe daha çelimsiz ufak tefek bir tanesini gagalayarak yem kabına doğru itiyor. Peşi sıra duvarın üzerine dizilmiş üç beş serçe de onları takip ediyor. Her zamanki gibi itişecek olsalar bir iki gagadan sonra uçup gitmesi gerekirdi çelimsiz serçenin... Oysa bu kaçmıyor, yavaş yavaş kaba yaklaşıyordu. Zaten arkasından dürten iri kıyım kuşbeyinli de döver gibi gagalamıyordu. Nihayetinde önce çelimsiz olanı kaba ulaşıp yemeye başladı, peşinden de arkadakiler. Bu davranışa bir kez değil, birçok kez tanık oldum. Resmen yeni yetme çelimsiz tıfılları öne sürüyor semtin dayısı iri kıyım serçeler.
Mayın eşeği kavramı yalnızca insanlarda yok. Serçeler de bu yöntemi kullanıyor.
Neyse, yine günümüze dönelim. Şimdilerde yem kabı sürekli balkonda... Kaderimse çekerim deyip üşenmiyor daha sık süpürüyor, daha çok yıkıyorum.
Yem vermeye başlamamdan on gün bile geçmemişti, müthiş gururlandığım bir ödülle karşılaştım. Bu kısa süre içinde şabalak kumrusundan serçesine hepsinde ortaya çıkan davranış; yem kabından atıştırırken, köşe başını mesken tutmuş mahalle gençleri misali balkon duvarına dizilip bekleşirken, arkalarını bana dönmeleri ve hemen birkaç metre ötelerinde oturan bana değil, dışarıya, sağa sola bakınmalarıydı. Ben mest olmayayım da kim olsun! Tehdit yaratmadığıma ve tehlikenin başka taraflardan geleceğine dair davranışlar sergilemeleri koltuklarımı nasıl kabartıyor sormayın gitsin. Ne iki karpuzu, temizinden dörder tane sığar, hem de hepsi ödüllük Diyarbakırlısından olmak koşuluyla. Öyle yani...
Kuşbeyinlilere yem vermemin hiç aklımdan geçirmediğim bir etkisi ortaya çıktı. Yem kabını doldurmak için balkona çıktığımda şabalak kumruların kaçmadığını gören Tutsak bir sırnaşıyor, bir yalakalaşıyor ki sormayın gitsin. Kumru kuşbeyinlileri korkmuyor, o zaman ben de daha çok seveyim sahibimi falan diyor yani.
Özetle balkondaki pisliğe katlanmamın en büyük ödülü Tutsak’ta ortaya çıktı. Gel de şaşma!
Tutsakla tahta krizi yaşıyoruz. Bir ara dağ bayır dolaşıp dal parçası toplamaya çalıştım kuşbeyinli için. Reçineli dalları sevmiyor. En sevdiği ise, çocukken, çok dayanıksız olması, hemen kırılması yüzünden osuruk ağacı dediğimiz ama aslında yapraklarının kokusu yüzünden böyle bilinen ağaç. Çatır çutur kırıp kemik iliğini yer gibi bir güzel yiyor içini, iyice kemiriyor o kahverengi un helvasını andıran kısmı. Yanlış mı anımsıyorum, Afrika kökenli bir ağaç türü diye biliyorum. Vatan hasreti mi çekiyor, yoksa bir yerlerine kaydedilmiş kültürel bilgiler yüzünden mi hatırlayıverdi osuruk ağacının içindekini bilemicem.
Dayanıksızdır koftur, çabucak kırılır, ne çıkılacak dalı, ne tırmanılacak tepesi vardır, ne de ok yay veya başka oyuncak yapılır beğenmezliğiyle çocukken osuruk ağacı diye küçümsediğimize bakmayın, aynı zamanda değerliydi de gözümüzde. Çünkü patlangoç yapmanın olmazsa olmazıdır osuruk ağacı. “O da neyin nesi!” diyecektir pek çok kişi. Haklılar, çocukluğumuzun oyuncaklarından Patlangoç’u bilmez büyük çoğunluk.
Tabakhane Yöntemi’ni çocukken de kullandığımdan hiçbir zaman doğru dürüst çalıştıramadığım patlangoç şöyle yapılırdı: Uygun kalınlıkta bir bir buçuk karış boyunda düz bir osuruk dalı bulunur ve içi boşaltılıp boru, daha doğrusu namlu haline getirilirdi. Daha sonra bu borunun içine girecek incelikte diğerinden daha uzun düz bir kıvrılıp bükülmeyen erik gibi sert dal bulunurdu. Bu ince dalı rahat tutabilmek için sap olacak tarafına bir şeyler sarılır veya öncekinden daha ince bir başka osuruk dalı parçasına saplanarak kalınca tutma kısmı yapılırdı ve böylece silah yani patlangoç tamamlanmış olurdu. İş kalırdı çitlembik bulmaya. Çitlembik şarttı, o yüzden patlangoç sadece çitlembik zamanında yapılırdı. Çitlembikler toplanıp cebe doldurulduktan sonra çıkılırdı meydana.
Önce içi boşaltılmış osuruk dalından namlunun her iki tarafına birer çitlembik zorla tıkıştırılır ve basınca uygun hale getirilirdi. Daha sonra ince erik dalından çubukla bir taraftaki çitlembiğe olanca gücünle bastırılır ve içerde oluşan basınçlı hava öte uçtaki çitlembiğin büyük bir patlama sesiyle fırlamasını sağlardı. Bu da dost düşman herkese korku salmaya yeterdi.
Patlangoç, silindir ve pistondan ibaret sıkıştırma/patlama tekniğiyle çalışan, yakıtı hava, supapları çitlembik olan basit bir içten yanmalı motordu aslında. Tıpkı dizel motorlu otomobillerimizdeki gibi... Sıkıştır patlat, sıkıştır patlat...
Hem ses, hem fırlayan küçük misket etkili bir silahtı. Korku salmaya yeterdi. Gerçekten de o basınçla hızla fırlayan öndeki çitlembik epey can yakardı.
Biz o zamanlar bile osuruktan tayyare değil, patlangoç yapardık. Çünkü Jet Model’in balsa uçakları vardı. Çıtalar ölçüsünde kesilir, kutudan çıkan plan üzerinde yapıştırılarak birleştirilirdi aşama aşama. Benim ilk Jet Model’im Serçe’ydi. Oturduğumuz ev iki katlıydı daha, çatıya çıkıp lastik tahrikli pervanesini kurduğum Serçe’yi bırakırdım aşağı. Uçtuğu söylenemezdi, bir tarafına yatarak çakılırdı yere. Kısa sürede onarılmaz hale gelmişti.
İlk balsa model olarak doğru seçim değildi benim için büyük gövdeli Serçe. Öncesinde bir iki basit planör yapıp deneyim kazanmam gerekirdi. Yaşıma uygun olmadığı gibi, hiç deneyimim de yoktu ama bir şekilde yapmıştım. Bütün bunlara ek olarak, Tabakhane Yöntemi’nden başka yöntem bilmeyen bir hiperaktif olarak daha iyisini çıkartmam beklenemezdi zaten.
Birkaç Jet Model’im daha oldu peşi sıra ama Serçe ilk göz ağrımdı, çok özel bir yeri vardır bende. Pek çok detayına varıncaya kadar bugün bile hatırlarım planlarını, sanki otursam kafamdan yapacakmışım hissini taşırım. Jet Model’in en büyük uçağı yanılmıyorsam Kartal’dı. Ve ilk tanıştığım anda aşkla tutulmuştum Jet Model’e. Gidip bulmuştum Tünel’deki yerini bile. 65, en çoğu 67 yılı olmalı. İlk defa orada görmüştüm yakıtlı küçük uçak motorlarını. Yanlışa düşebilirim; yakıt motorlu uçağı var mıydı Jet Model’in, Kartal yakıt motorlu muydu, yoksa başka marka modeller için mi satıyorlardı o motorları emin değilim şimdi. Kartal’ı alacak parayı bile denkleyemiyordum, mümkün müydü içten yanmalı uçak motorunu almam. Küçük dükkanın içinde fazla kalamazdık, çıkar vitrinin önünde dikilir “Bak şurası karbüratörü, buradaki de buji...” diye birbirimize gösterirdik arkadaşlarla.
Artık Jet Model yok. Farkında değilim benzeri yerli bir firmanın olup olmadığının.
Artık patlangoç yapmayı da bilmiyor kimse. Hoş istese de yapamaz ya. Nereden bulacak osuruk ağacını, erik dalını, çitlembiği...
Neyle tıpalayacak dibini başını, nasıl tıkayacak her tarafını, çubuğu bir tarafına nasıl sokup bastıracak, nasıl dürtüp nasıl kopartacak gürültünün esaslısını, nasıl ateşlenip fırlayacak peydahlanmış nüve.
Patlangoç yapmayı bilmiyor artık kimse.
Eyüp Şeker
17 Temmuz / 22 Ağustos 2008
DYAAS’DAN MESAJ VAR
ÜÇ VAKTE KADAR DEPREM OLACAK
Tutsak’a bakılırsa bir yerler sallanacak ama kesinlikle Marmara değil. Birkaç gündür gergin, diken üstünde ve kulağı kirişte; her geçen gün de biraz daha gerginleşiyor. O kadar ki, bugün, ne sabah, ne gün boyunca, ne de akşam dokundu bana. Hep uzak durdu, hatta kaçtı benden. Zaten dün de zoraki bir gagalaşma yaşayabilmiştik hazretle. Önceki sabah o muhteşem canhıraş çığlıklarından bir miktar sundu. Bu sabah duymadım; o mu bağırmadı yoksa ben mi kaçırdım farkında değilim.
Kısacası kulağı kirişte, yani DYAAS’ta. Her kulak verişten sonra biraz daha heyheyleniyor, biraz daha delleniyor.
Yani deprem olacak diyor, ama yakınlarda değil, uzakta ancak ölümcül değil, ya da çok uzakta ölümcül bir afet.
Marmara’da deprem gözükmüyor, çünkü Tutsak ortalığı inletmiyor. Kafesi eşelemiyor, sağı solu kemirmiyor... Ayrıca havada doğru dürüst elektrik bile yok.
Üç ihtimal var:
1. Ya 500-600 km uzağımızda 5-6 civarında.
2. Ya son Güneş tutulması bandının Asya bölümünde 6-7 civarında çok büyük afet olmayan boyutta.
3. Ya da Tutulma bandının Alaska-Kanada bölümünde çok ölümcül büyük bir afet meydana gelecek birkaç gün içinde.
Kısacası, tehdit ya ölümcül değil, ya da çok çok uzakta.
Falcılara benzediğimin ve sallar gibi gözüktüğümün farkındayım. Zaten çevreye ve doğaya bakıp bundan fazlası söylenemez, daha ötesi elden gelmez. En fazla, karıncaların topraktan dışarı çıkması, binaları terk etmesi gibi yerel hareketliliklere bakılarak biraz daha dayanaklı öngörülerde bulunabilir.
Bilim devreye girip bilimsel yöntemlerle elde ettiği sonuçları sunmadıkça, benimkiler gibi falcılığı andıran “Üç vakte kadar, zayıf mı desem, yoksa uzun mu desem, para mı desem, hediye mi desem...” gibi her yere çekilebilecek, her şeye yorulabilecek laflar edilebilir.
Ne zaman ki gaz çıkışı gibi, yeraltı sularındaki aşırı ani değişimler gibi veya yakın zaman önce NASA’nın açıkladığı yöntemle elde edilen belli bir noktadaki elektrik birikmesi gibi verilerle konuşulur, o zaman iş falcılıktan çıkıp gerçek tespite dönüşür.
Vahşi hayvan davranışları, bilimsel veri elde edilmesi için harekete geçilmesini veya bu doğrultudaki çalışmaların artırılmasını/hızlandırılmasını sağlayabilir ancak.
Evet bağırıp çağırıyor benim kuşbeyinli ve çok huzursuz, çok ürkek, diğerleri de öyle ama bunlar tek başına hiçbir şey ifade etmiyor. Tutup Asya Afrika Avrupa’nın, yani eski kıtaların bir yerlerinde deprem olacaktan başka şey söyleyemiyorum, söyleyemem de. Zaten öngörüde bulunmak bile yersiz, hatta budalaca; bu koca coğrafyada muhakkak deprem oluyor ve her zaman da olacak. Yarın güneş doğacak demekten ne farkı vardır bunun? Hep olanın öngörüsü mü olurmuş!
DYAAS’a bakılırsa Tutsak deprem olacak diyor, ya bilim ne diyor?
Eyüp Şeker
10.08.2008
Tutsak’a bakılırsa bir yerler sallanacak ama kesinlikle Marmara değil. Birkaç gündür gergin, diken üstünde ve kulağı kirişte; her geçen gün de biraz daha gerginleşiyor. O kadar ki, bugün, ne sabah, ne gün boyunca, ne de akşam dokundu bana. Hep uzak durdu, hatta kaçtı benden. Zaten dün de zoraki bir gagalaşma yaşayabilmiştik hazretle. Önceki sabah o muhteşem canhıraş çığlıklarından bir miktar sundu. Bu sabah duymadım; o mu bağırmadı yoksa ben mi kaçırdım farkında değilim.
Kısacası kulağı kirişte, yani DYAAS’ta. Her kulak verişten sonra biraz daha heyheyleniyor, biraz daha delleniyor.
Yani deprem olacak diyor, ama yakınlarda değil, uzakta ancak ölümcül değil, ya da çok uzakta ölümcül bir afet.
Marmara’da deprem gözükmüyor, çünkü Tutsak ortalığı inletmiyor. Kafesi eşelemiyor, sağı solu kemirmiyor... Ayrıca havada doğru dürüst elektrik bile yok.
Üç ihtimal var:
1. Ya 500-600 km uzağımızda 5-6 civarında.
2. Ya son Güneş tutulması bandının Asya bölümünde 6-7 civarında çok büyük afet olmayan boyutta.
3. Ya da Tutulma bandının Alaska-Kanada bölümünde çok ölümcül büyük bir afet meydana gelecek birkaç gün içinde.
Kısacası, tehdit ya ölümcül değil, ya da çok çok uzakta.
Falcılara benzediğimin ve sallar gibi gözüktüğümün farkındayım. Zaten çevreye ve doğaya bakıp bundan fazlası söylenemez, daha ötesi elden gelmez. En fazla, karıncaların topraktan dışarı çıkması, binaları terk etmesi gibi yerel hareketliliklere bakılarak biraz daha dayanaklı öngörülerde bulunabilir.
Bilim devreye girip bilimsel yöntemlerle elde ettiği sonuçları sunmadıkça, benimkiler gibi falcılığı andıran “Üç vakte kadar, zayıf mı desem, yoksa uzun mu desem, para mı desem, hediye mi desem...” gibi her yere çekilebilecek, her şeye yorulabilecek laflar edilebilir.
Ne zaman ki gaz çıkışı gibi, yeraltı sularındaki aşırı ani değişimler gibi veya yakın zaman önce NASA’nın açıkladığı yöntemle elde edilen belli bir noktadaki elektrik birikmesi gibi verilerle konuşulur, o zaman iş falcılıktan çıkıp gerçek tespite dönüşür.
Vahşi hayvan davranışları, bilimsel veri elde edilmesi için harekete geçilmesini veya bu doğrultudaki çalışmaların artırılmasını/hızlandırılmasını sağlayabilir ancak.
Evet bağırıp çağırıyor benim kuşbeyinli ve çok huzursuz, çok ürkek, diğerleri de öyle ama bunlar tek başına hiçbir şey ifade etmiyor. Tutup Asya Afrika Avrupa’nın, yani eski kıtaların bir yerlerinde deprem olacaktan başka şey söyleyemiyorum, söyleyemem de. Zaten öngörüde bulunmak bile yersiz, hatta budalaca; bu koca coğrafyada muhakkak deprem oluyor ve her zaman da olacak. Yarın güneş doğacak demekten ne farkı vardır bunun? Hep olanın öngörüsü mü olurmuş!
DYAAS’a bakılırsa Tutsak deprem olacak diyor, ya bilim ne diyor?
Eyüp Şeker
10.08.2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)